Sosyalizm ve yapıştırma bıyık

22/06/2015 Pazartesi
Sosyalizm ve yapıştırma bıyık

Türk sağı, isteyen küçüğünü ve büyüğünü de ekleyerek “Türk burjuvazisi” diye tamamlayabilir, gerçekten hırsız, hain ve inanılmaz boyutlarda ahlaksızdır. Kimse alınmasın, peki, bu adamların naturası böyle, çünkü askerliğini yaptıkları sermayenin naturası böyle: Türk sağı her şeyi, bu arada Soğuk Savaş’ta “buldumcuk olduğu” yeni tanrısı demokrasi üzerinden her değerli unsuru, sola bulaşarak çürütmeyi başarmıştır.

Örnek mi yok?

Biri, Tanpınar. Bu ülkede solla ilgili her değeri paramparça etmeye yeminli Türk kültür endüstrisinin, daha doğrusu “Belge’li Birikim Gericiliği” denilen ucuz bataklığın, o biçimsiz ürünleri aracılığıyla solun elinden alma başarısı gösterdiği Ahmet Hamdi Tanpınar’dan söz ediyoruz.

Türkiye sosyalist hareketinin yakın akrabası, hatta onun utangaç bir parçası saymamız gereken, derinliği konusunda hâlâ eline kolay kolay su dökülemeyecek bu Ahmet Hamdi Tanpınar, ölümünden biraz önce ve 27 Mayıs’ın hemen ardından kaleme aldığı yazılarda Demokrat Parti diktatörlüğünü Abdülhamid istibdadı ve Hitler ile karşılaştırmaktan kaçınmamıştı. 27 Mayıs’ı selamlıyor, cumhuriyetin kurtarıldığına inanıyordu. Yazıları 50 yıl sonra okunduğunda, sanki AKP diktatörlüğünü anlatıyordu. Aslında bu yazıları sayesinde, bizdeki ucuz ve kirli sol liberalizmi de içeren tüm Türk sağı ile arasına kalın bir çizgi çekmiş oluyordu. Ama Türk sağı, özellikle sol liberal versiyonları değersiz ve hırsız olduğu için, bu 27 Mayıs hayranı Tanpınar’ı “tecahül etmeyi” ve gizlemeyi görev bildi. Bu maskeyi Selahattin Hilav’ın unutulmaz uyarısına rağmen indiremeyen devrimci hareketimiz gerçekten eksiklidir. Düşünün, “Huzur” romanı, on yıllarca Tercüman ve Dergah gibi “zır gerici” yayınevlerinin listesinden rahatça okura ulaşabildi. Tanpınar, şimdi de banka yayınevlerinden veya silah tacirlerinin parasıyla kurulan sol liberal bir yayınevinin ve onun yakın akrabası yayıncıların listesinden ortalığa saçılıyor. Neyse...

Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk sağının, demokrasi tanrısı üzerinden sosyalist hareketin başına sardığı hırsızlık ve ahlaksızlığın somut bir “konusu”, daha doğrusu hazinesiydi. Tekrar olsun: Böyle bir düşünürü on yıllarca sağın çeperlerine sıkıştırmayı başardıysa Türk sağı, bunda bizim, Türkiye sosyalist hareketinin de payı vardır. 1960’lardaki büyük entelektüel yükselişin, dönemin dergici devrimci gençliğinin (Evrim, Dönem, Devinim 60, Dönüşüm, hatta Yordam, Yeni Eylem, Halkın Dostları vs.) böyle bir zenginliğin üzerinden kolayca atlaması, yaralı doğuma bir örnek kabul edilebilir. Ama bu da önemli değil.

Şu: 20’li yaşlarındayken İstanbul’da komünist Aydınlık çevresinin toplantılarına katılmasını, ölümünden önce de, özellikle 1950’lerdeki Fransız komünist hareketinin nüfuzundan  nasiplenerek olmalı, kendisine demokratik sosyalist bir köşe ayırmaya çalışmasını başka türlü yorumlayamayız: Her gerçekten büyük fikir adamı, özellikle bizim ülkemizde, mutlaka solun sınırlarındadır. Değersiz ve solculuk oynayanları burada görmek zorunda değiliz. Tanpınar hâlâ aşılamamış büyük bir değerdir, ama, kusura bakmasınlar, Oğuz Demiralp veya Murat Belge ya da Nurdan Gürbilek’in, ki Tanpınar pazarlamacısı bu liste çok uzundur, herhangi bir değerleri yoktur. Bunlar ve bunların solun içine sızmış liberal hayranları, en fazla birer “yapıştırma bıyık” değeri taşırlar.

İşte bu Tanpınar, “bir cürümden öbürüne sürat katarı hızı ile, bütün ara istasyonları yakarak adeta” uçan Bayar-Menderes diktatörlüğüyle hesaplaşırken, bunların neden cezalandırılması gerektiğine de değinmiş ve orada “adaletin insanın içinden konuşması halinde güçlü olacağına“ dikkat çekmişti.  Buradan bize bir yol var.

Sosyalizmi nihai bir sınıf adaleti olarak özetlersek, sosyalizmin insanın içinden konuşması halinde güçlü olacağını şu son sandık komedisinden sonra iyice anladık. Geniş bir hat içinde Türkiye solu, kendimizi de parçası saydığımız bir kavgacı ve yaratıcı müfreze dışında, sosyalizmi her şeyle değiştokuş edilebilecek bir yapıştırma bıyık gibi algılamıştı. Türkiye sosyalist hareketinin, en azından liderleri düzeyinde, kendi kendisini tasfiyeye meraklı bir kolaycılar topluluğu olduğunu, partili sosyalist mücadelenin ne anlama geldiğini hiç kavrayamadığını gördük. Devrimci olmayanların eteğine yapışma, devrimci partiyi kapatmaktan daha önemliydi... “Tebdil-i mekânda ferahlık vardı”: Kendi kendilerini tasfiyede sınır tanımıyorlardı.

Yeni görevlerin eşiğindeyiz, kapatmak için ve bu mücadelenin mütevazı bir tanığı olarak gördüğümüzü söyleyelim: 7 Haziran’daki sandıktan, bir tek parti ve bir tek sol çıktı. Bire kadar kıramadıklarını yüzlerine haykırmış olduk. Bir süre sol satıcıların veya “satılık solcuların” hedefi haline geleceğimiz anlaşılıyor. Ama bu da üzülecek bir şey değil.

Sandığa bulaşmış, “yamanmış sol” kimliğiyle ondan kurtuluş bekleyen herkes ve her “akım”, sermayenin yapıştırma bıyığından daha fazlasına layık olmadığını kanıtladı.

İki yıl önceki Haziran’dan sonra, asıl hayırlı çıkış da bu oldu.

Şimdi tüm “sol gruplar” ağır bir krizden geçiyor; solculuğu içselleştirmiş  olan devrimciler tasfiyecilere tepki gösteriyor. Çünkü bu tasfiyenin şişede veya sandıkta durur gibi durmayacağını anlamaya başlıyorlar. Sandığa tıkıştırılan, ki isteyen Pandora’nın Kutusu diye de bakabilir, bütün iyilikler ve kötülüklerin sahneye fırladığına tanık oluyoruz.

Galiba asıl şimdi yeni, yepyeni bir devrimci genç kuşak çıkacak. İki Haziran’ın yağmurlarıyla yıkanmış, belki çelikleşmiş, zaaflarını görmüş, aklı bilenmiş bir genç kuşak... Bir koyup hepsini alamayacağını, mirasçısı olduğu devrimci değerleri satışa çıkaramayacağını, en önemlisi bu topraklarda milliyetçi ve dinci tavizlerle hiçbir yere varılamayacağını bilen bir genç dünyanın ışıklarını duyumsuyoruz. Kendi mücadele geçmişine ve gelecek projeksiyonuna güvenenlerden söz ediyoruz.

Sadakat ile yaratıcılığı iç içe geliştirebilmiş, her yere ve her olaya örgütlü aklı taşıma kararlılığını bir daralma ve nobranlık olarak görmeyecek kadar sermayenin tasallutunu parçalayabilmiş, kendi mücadelesine saygıyı yaratıcı yeniliklere açıklıkla birleştirebilmiş bir derinliğin işaretleri bunlar.

Sosyalizm, insanların içinden konuşuyorsa güçlüdür. Pazarlanamayacak, ayrıştırılamayacak bir bütünlük bu.