Yanlış düşman, yanlış dost …

27/09/2017 Çarşamba
Yanlış düşman, yanlış dost …

Dış politikada yanlış düşman gibi, yanlış dost edinmemek de marifettir. İktidar ikisini de başardı! İlki Putin, ikincisi Barzani.

İktidar, Rusya’nın uçağını düşürmeye değmez bir durumda düşürerek yanlış düşman edinmişti. Buradan çıkış oldukça maliyetli oldu; halen de ağır bedel ödeniyor. Putin istediğini dikte ettiriyor. Hatta öyle bir duruma geldi ki, NATO silahlarından şüphelenen iktidar, Rusya’dan S 400 füze savunma sistemi alıp, kendini NATO silahlarına karşı korumaya çalıştığı izlenimi veriyor. Doğruysa eğer, S 400’ler önce Ankara’ya yerleştirilecekmiş...

Ne tuhaf değil mi? NATO patronajı altında komünizmle mücadele derneklerinden iktidara yükselenler bugün NATO’ya karşı temkinli olma ihtiyacı duyuyorlar. Emperyalizm herkesle, her şeyle oynar. İktidar NATO’nun koruduğu kapitalist sisteme karşı değil, emperyalistlerin kendilerinden daha kullanışlı aktör bulduğu zaman at değiştireceğini bildikleri için temkinli. Ne iktidar NATO’dan, ne de NATO iktidardan henüz vazgeçmiş değil. Aralarındaki simbiyotik ilişki sürmektedir.  

Son yaşananlar iktidarın yanlış dost edindiğini kanıtlar nitelikte. Hani şu “kadir bilmez”, iktidarın memur maaşlarını ödemek için kredi açtığı IKBY başkanı, çokça yazılıp söylendiği için tekrara lüzum olmayan “parti kongresine davetli”, “ticaret ortağı”, “eski dost” vd.

İktidar bir anda yanlış dost edindiğini anlamış! Referandum yapacağını bütün dünyaya söyleyip, iktidara söylemediği için mi? Yoksa söylediği halde iktidarın bunu kavrayamamasından mı? Kadirşinaslığından mı? Bilinmez! Önemi de yok zaten. Gerçek o ki, iktidar Barzani’nin yanlış dost olduğunu bütün dürüstlüğü ve açıklığı ile itiraf etti. “Kadir bilmezler” dedi, bir zamanlar Gülen cemaatine “ne istediniz de vermedik” dediğinden daha temkinli bir dille.

Yalnızca iktidar mı? Muhalefet partileri ve basının büyük çoğunluğu neye, niçin karşı olduklarını veya niçin desteklediklerini tanımlamakta zorlanıyorlar.

IKBY’nin bağımsızlık ilanı için referandum yapmasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu ağız birliği etmişçesine söyleyip durdular. Öte yandan bunun bir hak olduğunu savunlar var.

İktidar ve muhalefet birbirini gazlayıp Lozan 1923, Ankara 1926, 1946 ve 1983 anlaşmalarının Türkiye’ye müdahale hakkı verdiğini dillendirmeye çalıştılar. Kamuoyunun kafası karıştı, hangisi doğru?

Bakalım bunlara sırasıyla. Uluslararası hukuka aykırılık en çok vurgulanan nokta. Tuhaf olan, uluslararası hukukta bir topluluğun bağımsızlık ilanını önleyen bir madde söz konusu değil. Çılgınca siyasi hata yapanlara hatırlatmakta fayda var: 2008’de Kosova’da bağımsızlık ilan edildiğinde alkış tutanlar, bugün IKBY’nin yaptığını uluslararası hukuka aykırı olduğunu ileri sürüyorlar. Lafı çok uzatmadan şu kısa öyküye bakmalarını öneririm. Kosova’da bağımsızlık ilan edildikten sonra Sırbistan Cumhuriyeti konuyu Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna (BMGK) taşıdı,  burası konuyu Uluslararası Adalet Divanı’na yönlendirdi. Uluslararası Adalet Divanı ise oy çokluğu ile “uluslararası hukukta bağımsızlığı önleyen bir durum bulunmadığını, bu nedenle de Kosova’da ilan edilen bağımsızlığın hukuka aykırı bulunmadığına” karar verdi. Elbette bu tavsiye kararıdır, bağlayıcı değildir, fakat şu soru ortada. Uluslararası hukuk Kosova’da bir türlü, burada başka türlü mü yorumlanır? (Evet diyenleri sadede davet ediyorum. Saçmalığın da bir sınırı var.)

Bu durumda referandumun uluslararası hukuka aykırı olduğu tezini ileri sürüp durmanın bir anlamı yok. Referandum iç hukuk bakımından sorunludur; Irak merkezi yönetimi bunu kabul edilemez buldu. Irak Anayasa Mahkemesi IKBY’nin aldığı referandum kararını geçersiz saymıştır, bu nedenle iç hukuk bakımından Referandumun yapılması yasal değildir. İç hukuk bakımından illegal olan bir durum dış aktörlere müdahale hakkını ancak BMGK kararı olursa verir. Diğer türlü tek taraflı yapılacak müdahaleler uluslararası hukuka aykırı olur.

Bütün bunlar bilindiği için uluslararası hukuka aykırılık bahsinin kısa süre içinde bir kenara bırakılacağını tahmin etmek mümkündür.

Lozan ve Ankara anlaşmalarının sınıra ilişkin ve azınlık hakları, mal mülk meselesi konularında yaptığı göndermeler önemli olmakla birlikte müdahaleye cevaz veren bir maddesi mevcut değildir. Zorlanarak üretilen kanılar tersine de çalıştırılabilir. Kamuoyunu yanlış bilgilendirip, hamasi duruşları daha fazla şişirmeye yaramaktan başka bir işe yaramaz. Bunun tehlikesini kavramak için âlim olmaya gerek yok.

1946 ve 1983 tarihli anlaşmalar ise terörist takibi bakımından sıcak takip yapmaya cevaz vermenin ötesinde bir müdahaleye cevaz vermez.

İktidar bunları bildiği için Irak merkezi yönetimi ile ortak güç gösterisinde bulunmayı planladığı anlaşılmaktadır. Sınırdaki askeri manevralar ve Irak merkezi yönetiminden subayların yer alması bunlara işaret etmektedir.

İktidar müdahale yapmak istiyor, ancak nasıl yapacağını bilmiyor, hazırlıklı gözükmüyor. Müdahale nasıl yapılacak, sınırları, amacı gibi sorular henüz netleşmediği, hatta oluşum sürecinde olduğu için somut verilere dayalı bir analiz yapmak henüz mümkün değil.

Fakat bilinen somut durum şu: iktidar yanlış dost edinmiş, şimdi eski hasmıyla yanlış dosta karşı ortak pozisyon almaya çalışıyor. Irak merkezi yönetimi de Türkiye’ye birkaç subay gönderip, ortak müdahale görünümü ile Barzani’nin burnunu Türkiye’ye sürttürmek istiyor. Anlaşıldığı kadarı ile iktidar bir taşla iki kuş vuracağını hesaplıyor: hem Barzani’yi köşeye sıkıştırmak hem de YPG/PYD’ye gözdağı vermek istiyor. Başarılı olursa ABD yönetimine dahi gözdağı verdiğini söylemek isteyecektir.

Nasıl mı? Habur’dan Kerkük’e uzanacak yeni koridor oluşturarak bunu yapmak istiyor. Bu güzergâhta ticareti kontrol ederek, tamamen kesmeden, Barzani’yi köşeye sıkıştırabileceğini varsayıyor. Uluslararası hukuka aykırı düşmemek için eski hasım ile dost olmak gerekti. İki tarafta hızlı çark ettiler. Uzun süre devam eder mi? Şii milis güçlerin Kerkük’te atacağı adıma bağlı. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak da olasılık dâhilinde. Yine de teslim edelim hakkını, en olumsuz durumda dahi durumdan yararlanıp istediği kanıyı halka ulaştırma konusunda oldukça başarılı bir iktidar var. Bir anda en hızlı Türk milliyetçisi olabilir, eski söylemleri yok sayarak. Bir başka durumda yanlış dost ile müzakere masasına da oturabilir mi? Mümkün değildir denemez. Tahmin edilemez bir aktör değil, her şeyi istediği amaç uğruna kullanabilir. Burada bir tutarlılık var.

Amaç ne? Barzani’yi kendine muhtaç kılmak mı? Bununla tehdit etse de etrafta başkalarının olduğunu biliyor, İsrail bayrakları boşuna dolaşmıyor bölgede. Barzani’nin arkasında İsrail ve sahne gerisinde ABD ve Rusya olduğu biliniyor. Her biri çıkarını tanımlamış durumda. ABD ve Rusya arada bir hırlaşmakla birlikte fiili bir çatışmaya girmeden bölgede çizgiyi aşanlara hadlerini bölgenin diğer aktörleri tarafından bildirilmesini sağlamak konusunda maharetliler. Barzani’nin burnu sürtülürken Şii Sünni gerginliği yeniden ön plana çıkmayacak mı? Birilerinin burnu tam da bu tür dinsel ve etnik kimlikler üzerinden sürtülebilir, emperyalizmin elinde malzeme bol. Aktörler iktidarlarını emperyalizme bağladıkları ölçüde bu durumdan kurtulamazlar.

Barzani umudunu İsrail, ABD ve Rusya’nın müdahil olma durumuna bağlarken,  (eğer Avrupa garanti verseydi onlar da müdahil olacaktı) Irak merkezi yönetimi Türkiye ve İran’ın müdahil olmasını öngören bir politika izliyor. Buradan büyük güçler arası askeri çatışmalar çıkmaz, fakat uzun süreli yerel, bölgesel çatışmalar çıkar ve çevrelenebilir kalıcı istikrarsızlık sürdürülebilir kılınır. Emperyalizm yine dört ayağının üstüne düşer, fakat üstesinden gelemeyecek aşamaya gelmeyeceğinin garantisi yok.

İktidar kendi bekasını bölgesel istikrarsızlıkların sunacağı fırsatlara endekslediği için yaşanan gerginlikleri bulunmaz nimet olarak görüyor. Bölge dinamikleri buna imkân sunacak nitelikte. İç politika bu doğrultuda olgunlaştırıldı. Tezkere bu olgunlaşmaya yeterince hizmet etti. Kadir bilmezlere karşı kamuoyu hazırlandı. Kadir bilmezler iktidarı besledi, muhalefeti sorgulamaz kıldı. Emperyalizm bundan daha fazlasını ister mi? Evet ister; açgözlüdür emperyalizm, doymak bilmez. Artı değer aktarımının sürdürülebilir kılınması için herkesi iliğine kadar sömürüp, pestilini çıkarana kadar kullanmak ister.

Barzani’nin liberal değerlere dayalı ulusların kendi kaderini tayin hakkını emperyalizmin inayetine bırakması bu nedenle yanlıştır. Wilson’ın öngördüğü self determinasyon prensibi daha küçük parçalara ayrılmayı öngördü, böylece kendisine yeni alan açıldı, bu nedenle bu prensibi savundu.  Hâlbuki Lenin’in savunduğu self determinasyon prensibi emperyalizme karşı olmayı ilke edinir. Barzani’nin neye hizmet ettiği açık değil mi?

Unutmayalım, emperyalistler sorunları çözmez, sorunları dönüştürüp yeniden üretilmesini sağlayacak denklemler kurar. Emperyalizmden beslenen veya ona endekslenen iktidarlar da sorun çözmek yerine onu dönüştürerek emperyalizm ile bağını yeniden kurar. Böylece iktidarlar kalıcılığını sürdürülebilir kılmak isterler. Barzani dâhil, bölgedeki iktidarların hepsi bu durumda. Marifet, bu oyuna düşmemek, bu döngüyü ortadan kaldırmaktır. Emperyalistlerden çare umanlar bu döngüyü değiştiremezler. Bu durum, kişilerin donanımsız oluşu ile sınırlı bir sorun değil, sistem meselesidir. Kapitalist-emperyalist sistem içi çözüm arama denemeleri sorun üretmenin dışında ne sundular? Yakın tarih bunu yeterince anlatıyor. Marifet düzgün okumakta.