Musul, Misak-ı Milli ve Şeytan

16/10/2016 Pazar
Musul, Misak-ı Milli ve Şeytan

Şimdi, Abdülhamit desem, nereden esti diyeceksiniz. Dedim… Şuradan esti: Abdülhamit gayet gerçekçi bir padişahtır ve bu yanıyla Mustafa Kemal Paşa ona en çok benzeyendir. Şöyle; Çar ordusu Şıpka Geçidi’nden sonra Trakya Ovası’nı aşıp, Ayastefanos, şimdi Yeşilköy diyoruz, önlerine geldiğinde, 93 Harbi (1877-78) onun İstanbul’a girmesini önleyecek tek gücün çıkarları kör-topal Osmanlının yaşamasından yana olan İngiltere olacağını biliyordu Abdülhamit. Atılan savaşa devam hamaset çığlıklarına kulaklarını kapattı. Çünkü ordunun halini göremeyecek kadar saftirik değildi. Koltuğunun altına aldığı “Kıbrıs”la Grandük Nikolay’a koştu. İlkin Ruslarla imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nı iptal ettirdi sonra eh biraz daha ehveni şer, Berlin Antlaşması’na imza koyarken buna ön ayak olan İngiltere’ye Kıbrıs’ı hediye etti. Rüşvet diyebilirsiniz. Doğruya doğru, ordunun perişanlığının farkındaydı Abdülhamit. Grandük Nikolay’ın İstanbul’a girip Çırağan’a kurulmasını engelleyecek hiçbir gücün olmadığını gördü. Gerçekçiydi… Osmanlının başkente epeyce uzak coğrafyasındaki; Kars, Ardahan, Batum’u terk edip Balkanlarda da geri basmıştı ama mülkün başkentini kurtarmıştı… Al Kıbrıs’ı ver İstanbul’u!

Peki, Mustafa Kemal mi?

Gayet gerçekçidir. Lozan’da barış görüşmeleri başladığında İstanbul halen işgal altındaydı. Rehin olarak tutulduğunu söyleyebiliriz. Kilidi açacak olan İngiliz anahtarının petrol yatağı Musul olduğunu biliyordu Sarı Paşa. Nitekim İstanbul’da işgale son verilmesi Musul’suz Lozan’ın imzalanması ve onaylanmasından (23 Ağustos 1923) sonradır. Lozan imzalanır kilit açılır. Türk tarafı 6 Ekim 1923’te, beş yıldır işgal altında olan İstanbul’a girer… Şimdi ben buları yazıyorum ya, şeytanın dürteceği tuttu: Ver Musul’u al İstanbul’u!

Biraz başa dönsek diyorum:

Erzurum Kongresi’ni (Temmuz 1919) başlangıç olarak almayı öneriyorum. Erzurum Kongresi’nde “vatan” olarak tariflenen toprakları sınırlandıran hat, 30 Ekim 1918 Mondros silah bırakışmasında silahların sustuğu anda Türk ordusunun tuttuğu cephe hattının içinde kalan topraklardır. Musul her ne kadar on gün sonra, 10 kasım 1918 günü Ali İhsan (Sabis) Paşa tarafından İngilizlere savaşılmadan teslim edilmiş olsa da, çok açık, tariflenen hat içinde kalmaktadır.

Sivas Kongresi’nde (Eylül 1919) Erzurum’da alınan kararlar geliştirilerek daha da pekiştirilir. “Ateşkesin imzalandığı gün nüfus çoğunluğu Müslüman Türklerden oluşan bölgelerin milli sınırlar içinde olduğu” ilan edilir. Musul’un yanı sıra Kerkük ve Süleymaniye Misak-ı Milli’ye dahil edilir. Burası küçük bir notu hak ediyor: “Müslüman Türk” tanımı Lozan’da İsmet Paşa’nın başını hayli ağrıtacaktır. Zira Kürtsüz Türkün nüfusu, Musul’da çoğunluk olmaya yetmemektedir. “Et-tırnak” o günün icadıdır.

Musul’un, Sivas Kongresi’nden üç ay sonra Aralık 1919 ve Ocak 1920 günleri arasında yapılan seçimlerin ertesinde oluşturulan Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Ankara yanlısı olarak kurulan Meclis Grubu, Felâh-ı Vatan Grubu ile Mustafa Kemal arasında gerileme neden olduğunu Nutuk’tan öğreniyoruz. Biliniyor, Ankara tarafından dikte ettirilen Misak-ı Milli, Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 4 Şubat 1920’de kabul edilip dünyaya ilan ediliyor. 6 Şubat günü kabul edilen metni Felâh-ı Vatan Grubu başkanı, daha sonra Ankara Meclisi’nde başbakan olacak olan Rauf Orbay, Mustafa Kemal Paşa’ya gönderiyor. 7 Şubat’ta Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği cevap “Musul”ludur. Paşa, Osmanlı Mebusan Meclisi’nin Misak-ı Milli’sinin birinci maddesine itiraz eder. İlkin itiraz ettiği maddenin ilgili bölümünün mealini Rauf Orbay’ın hatıralarından  aktarıyorum:

“30 Ekim 1918 Silah Bırakışması’nda mütareke hattı içinde ve dışında din ve ırk olarak aynı olup, aynı amaç etrafında toplanmış Osmanlı İslam ahalisinin tümü ayrılmaz bir bütündür. (Arap ahali hariç) Hiçbir nedenle birbirlerinden ayrılması kabul edilemez.” (Siyasi Hatıralar, Örgün Yayınevi, 2003, s.428)

Burada itiraz tek bir sözcüğe olur: “Dışında”

Bırakışmanın gerçeklediği anda “mütareke hattının dışında” kalanlar Kerkük ve Süleymaniye Kürtleridir. Bunların Musul Kürtlerinden ayrı tutulamayacağını ileri süren Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kararına, başka bir değişle bunların  mütareke hattının “içinde” gösterilmesine itiraz eder. Rauf Orbay’ın yanıtı sadedir: “Umumi heyetin ısrarı…"

Mustafa Kemal Paşa gerçekçidir. İngilizlerin savaşının petrol savaşı olduğunu bunun göbeğinde de Musul’un olduğunu bilen Mustafa Kemal bir de Kerkük ve Süleymaniye "derdini" başına almak istemez.

Her yol Musul’a çıkar…  

Musul tartışmaları Lozan’da İsmet Paşa’yı bir de “Kürtçü” yapmaz mı! Yapar ve Rıza Nur işte buna yanar! Türk delegasyonundan Rıza Nur, konuşmalarına sıkça “Biz Türkler ve Kürtler” diye başlayan İsmet Paşa’ya çatar dizlerini dövüp çırpınarak lafı Çerkes/Abaza milletine kadar sündürür. Bana göre gelmiş geçmiş en sevimsiz adamdır Rıza Nur ve hatıralarında şöyle yazar: “ (…) Demek İsmet Kürt’tür… Hem koyu Kürt…Türk değilmiş ha!... Biz bu heyetin başından Abaza diye Rauf’u (Orbay) attırdık. Türk diye bir halis Kürt getirmişiz, vah yazık…” (Rıza Nur İnönü Kavgası, İşaret Y.,s.235)

Musul’da neler çekmedi İsmet Paşa. Ama Lord Curzon’dan çektiği, diyelim üçse, Rıza Nur’un hatıralarını okuduğumuzda anlıyoruz ki hazretten çektiği on,belki daha fazla!

Musul bitmez ve geldik bugüne.

Değerli Hocamız Yalçın Küçük’ün yenilerde söylediği bir söz var:

“Musul’u çok kolay verdik, Hatay’ı çok kolay aldık!”

Hocamızı kırmayalım, cümlenin ikinci bölümüne katılalım ama birincisine katılamayız. Musul başka. Meclis Gizli Zabıtları (İş Bankası Y.1985), Türk Parlamento Tarihi (TBMM Vakfı, 1993) ve döneme ilişkin çok sayıda hatırat yayınlandı. Bir de sizin yazdıklarınız. Okuyor, görüyor, anlıyoruz.

Şimdi biz bizeyiz. Hak yemek olmaz… Lozan seferinde İsmet Paşa yaman cenk etti. “Ben Mondros’tan değil Mudanya’dan geliyorum” diyerek başta Lord Curzon, İtilafçılara diklenişini kimse yadsıyamaz ama söz konusu Musul olunca çaresiz kaldı. Çünkü Musul’un diplomatik değil askeri mesele olduğunu Lord Curzon ona güzelcene anlattı. Kendi vaziyetini bilen bir komutan olarak anlatılanların hangi anlama geldiğini de gayet iyi anladı İsmet Paşa. Bu bir kenarda dursun… Esas ve esaslı cenk içerde yapıldı… Meclis’te.

Özet geçmeme izin verin: Musul’un şiddeti, bir başbakan devirdi, Rauf Orbay… Zamanı gelmediği ve “ulusal ant’a” aykırı olduğu bilindiği halde seçimlerin yenilenmesine neden oldu; son işgal askeri ülkeden kovuluncaya kadar görev yapacak olan meclis, İstanbul ve Trakya işgal altında olduğu halde seçimlere gitti. Koskoca Mustafa Kemal’in  Meclis’te sille tokat kavgaya tutuşmasına handiyse neden olacaktı Musul… Bir mebus kafası aldı, Ali Şükrü Bey…Mustafa Kemal’in kimilerine göre çarşafa bürünüp Çankaya Köşkü’nden kaçmasına neden oldu. Yine Mustafa Kemal’in özel muhafızının, Topal Osman, delik deşik edildikten sonra ayaklarından asılmasına neden oldu… İki Kürt isyanın da ebesi oldu… Özetçe, Mustafa Kemal’in bir mecburiyet olarak ta baştan beri aklının yatmasına karşın, Musul kan –ter içinde verildi.

Yalçın Küçük’ün sözlerine uyup, “kolay verdiğimize göre kolayca da alırız” zehabına düşenler olabilir. Tavsiyem, düşmesinler. Hoca’nın “Şeytanlığı” mahkeme zabıtlarına geçmiştir. Şeytan heveskâr kulları dürtebilir. Dürttürtmeyin… En son duyduğum koalisyon güçlerine başvuracaklarmış birlikte girmek istediklerini. Olmazsa “B” ve “C” planlarını devreye  sokacaklarmış. Ne olabileceğini düşünüyor insan. Benim aklıma “Peşmerge” geldi. Peşmerge kılığına girip peşlerinden gidebilirler. Olmadı mı o zaman keçe. Şöyle oluyor, ses çıkmasın diye ayaklarına keçe bağlayıp artları sıra yola pusarak, sinerek koyuluyorsun. Aniden dönüp bakacakları tutarsa hiçbir şey olmamış gibi başını havaya kaldırıp ıslık çalıyorsun. Yerlerse senin de Musul’a girme ihtimalin doğmuş oluyor. “B”ve C”planları bu olmalı. Başka ne olabilir ki kendini yerden yere atıp ağlamayacaksan.  

Mustafa Kemal bir yana madem fikrine, zikrine, edasına hayransınız bari Abdülhamit gibi olun, Gerçekçi demek istiyorum. Boyunuzu, posunuzu, sıkletinizi bilin, El alem ne der çevrenize bakın, ölçün biçin…“Musul’u almayan Diyarbakır’ı verir” sözü “Şeytan”ın  sözüdür. Şeytan da bir melektir, bazen böyle şeyler söyler. Uymayın. Musul’u alacağız derken Diyarbakır’dan olmayın. Vesselam!