Çin Nereye?

30/03/2009 Pazartesi
Çin Nereye?

Uluslararası bunalımla birlikte Çin'in önemi arttı dünyanın gidişatı üzerinde daha çok "ahkâm kesmeye" başladı sözü daha çok dinlenir oldu. 21. yüzyılın "Çin'in yüzyılı" olacağına ilişkin senaryolar daha ciddiye alınmaya başladı.

Bu saptamanın dayanaklarını kısaca gözden geçirelim.

***

Önce, 2007-2008 bunalımının öncesindeki dünya dengelerine bakalım: Amerikan ekonomisi her yıl artan miktarlarda dış açıklar vermektedir. Bu açıklar sonunda öylesine artmıştır ki, bunların kapatlılması için, özellikle 1998 sonrasında azgelişmiş çevre ekonomilerinin de dış fazlalarına gereksinim doğmuştur. Bu ortama çevre ekonomilerinin bir bölümü yavaşlayıp dış fazla yaratarak ayak uydurdular. Orta Doğulular ise, petrol fiyatlarındaki artışlardan kaynaklanan cari işlem fazlalarını başta ABD olmak üzere Batı borsalarına ve gayrimenkul piyasalarına aktardılar. Çevre ekonomileri içinde sadece Çin çok yüksek büyüme ile sürekli ve artan dış fazlayı birleştiren tek örnek olmuştur. Bu ülke 1994-2007 arasında istisnasız her yıl dış fazla vermiş ortalama büyüme hızı ise yüzde 10 dolaylarında seyretmiştir. Çin'e en çok benzetilen Hindistan'ın aynı yıllarda ortalama büyüme hızı yüzde 7'ye yakındır ancak, bu dönemin tümünde ılımlı (milli gelirinin yüzde 1'i dolaylarında seyreden) cari işlem açıkları gerçekleşmiştir.

Son onbeş yılın "Çin mucizesi", böylece, belli bir anlamdaki ekonomik bağımsızlığı çok yüksek büyüme hızlarıyla birleşmesinden oluşmuştuır.

***

Sorabilirsiniz: "Geçmiş büyüme hızları bir yana, Çin de bunalımın darbesini yemedi mi?" Elbette bunalım Çin ekonomisini de sarstı. Yirmi milyon civarında "göçmen" emekçinin işsiz kaldığı çoğunun köylerine döndüğü anlaşılıyor. Ancak, bu, küçülerek değil büyüme hızı aşağıya çekilerek gerçekleşiyor. 2009'un resmî büyüme hedefi yüzde 8'dir. Çin yöneticilerine göre işsizliği artırmayacak en düşük büyüme hızı budur. IMF ise, bu yıl için yüzde 6.7'lik büyüme öngörmektedir.

Kısacası, dış pazarların daralması, Çin'i "küçülterek değil, yavaşlatarak" etkilemiştir. Ancak, kriz ortamına yüksek dış fazla ve astronomik rezervlerle giren Çin, iç talebin genişlemesine (yaklaşık 500 milyar dolarlık ek kamu harcamasına) dayalı bir "telâfi" politikası izleyebilecek esnekliğe sahipti. Bizim gibi, "yüksek dış borç, yüksek dış açık" konumunda krizle karşılaşanlar bu esneklikten yoksundur.

Dahası, yüzde 7-8'lik büyüme, metropol ekonomilerinden her birinin küçüldüğü bir yılda gerçekleşmektedir. Bu, 2009'da ve sonrasında Çin ile Batı arasındaki farkın daha da kapatılması anlamına gelecektir. Somut bir örnek: Şu anda dolarla hesaplanan millî gelir düzeyi bakımından dünya ekonomisinin üçüncü büyük ekonomisi (ABD ve Japonya'nın ardından) Çin'dir. 2007'de Çin'in millî geliri Japonya'nın dörtte üçü düzeyindedir. İki ülke arasında son iki yılda gerçekleşen büyüme hızı farkları, sonraki üç yılda da sürecek olursa, 2012'de Çin, millî gelir düzeyi bakımından Japonya'yı aşacak dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelecektir.

***

Amerikan ekonomisi giderek Çin'e bağımlı hale gelmiştir. 2008'de Amerika Çin'e karşı 266 milyar dolar dış ticaret açığı vermiştir. Çin'in ABD devletinden (rezervlerindeki ABD hazine bonolarından oluşan) 740 milyar dolar alacağı vardır. 2 trilyon (iki bin milyon) dolarlık Çin rezervlerinin ilave bir bölümü de dolarlı varlıklardan oluşuyor. Dahası, Amerikan hazinesi önümüzdeki dönemde 787 milyar dolarlık ek harcamayı borçlanarak yapacaktır ve ihraç edeceği borç senetlerinin büyük bölümünün Çin tarafından alınması umulmaktadır.

Hal böyle olunca Çin Başbakanı Wen Jiabao'nun şu "tepeden bakan" demeci doğal karşılanmalı değil midir? "Amerika'ya çok fazla borç verdik. Doğrusu, biraz endişeliyim. ABD'nin itibarını korumasını, ahde vefa göstermesini ve alacaklarımızın güvenliğini sağlamasını isteriz." Hemen ardından Çin Merkez Bankası Başkanı, doların, dünyanın tek rezerv parası olmasına son verilmesini talep etti "ABD'yle bağlantısı olmayan uluslar arası bir rezerv para yaratma" gereksinimini G-20'ler toplantısının gündemine taşıdı.

Beyaz Saray sözcüsü ise, bu çıkışları, "Başkan Obama, kriz geçer geçmez maliye politikasını sıkılaştıracaktır, merak etmeyin Amerika'ya yatırım çok güvenlidir" diye yanıtladı. Bu, emperyalist sistemin patronuna değil borç tuzağı içinde debelenen tipik bir Üçüncü Dünya ülkesine yakışan bir üslup değil midir?

***

İçe dönerek krizle mücadele eden Çin, sosyalizmin kazanımlarına dönüşü gündeme getirerek başkalarına da ışık tutabilecek midir? İleride tartışmak beklentisiyle...