Nur Serter vakasından nerelere gittik!

23/02/2012 Perşembe
Nur Serter vakasından nerelere gittik!

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin mağduru ve de mazlumu oynaması, iyi düşünülmüş bir stratejinin parçasıydı. Türkiye tarihini sınıfsal ve ideolojik çelişkilerden arındıran, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen ilişkisini çarpıtarak yeniden kuran bu söylemin yerleşmesi, marksizmle bağlarını yıllar önce koparmış ama bir dizi nedenle “sosyalist” olmaya devam etmekte fayda gören çok sayıda aydının yardımına muhtaçtı. Yardım esirgenmediği gibi, bazı parti ve oluşumlardan örgütlü destek de geldi. 12 Eylül’le hesaplaşmak için sayısız gerekçesi olan “sol”u, 1980’in gizli güçlerin kardeşi kardeşe vurdurmasından ibaret olduğunu kabullenme noktasına getiriverdiler.

Bu koşullarda, AKP’nin, güçlü bir siyasi aktör olsa da, topluma ezilenlerin isyanı olarak lanse edilmesi kolaylaştı.

Hiç kuşkusuz AKP’nin imajı bundan ibaret değildi. Mağdur ve mazlum, aynı zamanda makûldü de... 10 yıl boyunca insanların birbirlerine ve kendi kendilerine “yok canım, o kadar da değil” diyerek alıştırdıkları ve alıştıkları AKP gerçeği, sürekli olarak manevra yaparak, kendini inkar ederek, yol aldı. Takiyeci suçlaması, Milli Görüş’ten bu yana üzerlerine yapışıp kalmıştı ancak mesele bu kadar basit değildi.

12 Eylül ahlakına, yani adaletsizliği erdem saymaya, köşe dönücülüğe ve iş bitiriciliğe yeni boyutlar getiren bir siyasal davranış kalıbı yaratılmıştı.

Halk diline zeytinyağı gibi üste çıkmak, pireyi deve yapmak, hem suçlu hem güçlü olmak, sinekten yağ çıkarmak gibi veciz sözlerle yansıyan bu yaklaşımın en büyük olumsuzluğu, siyasi iktidarın iş bitirici, tüccar karakterinin onu aynı zamanda pragmatik ve uzlaşmacı yaptığına ilişkin yaygın bir inanca yol açmasıydı.

AKP kendi bindiği dalı kesmezdi bu yaklaşıma göre...

Oysa AKP’nin bindiği dal, demagoji sanatının şahikalarında inanılmaz bir esneklik taşıyordu, asla kırılmazdı...

Bu siyasal davranış kalıbı, kısa süre içinde siyasi iktidarın üzerinde yükseldiği muazzam çıkar ortaklığına bütünüyle hakim hale geldi. Toplumun önemli bir kesimi “sinekten yağ çıkarmayı” en büyük marifet sanıyordu, buradan “zeytinyağı gibi üste çıkmaya” geçmekte bir sakınca görmedi.

Biz buna haklı olarak toplumsal çürüme diyorduk, saptamanın barındırdığı riskleri göze alarak...

Ancak bununla mücadelenin toplumsal planda verilmesinin sınırları var. Evet, AKP, 12 Eylül darbesiyle kötürümleştirilmiş bir topluma seslendi. Ancak bugün gelinen noktada çürümenin motor gücünün siyaset alanı olduğunu bilerek hareket etmek ve çürümeyle hesaplaşmayı temel olarak siyasal araçlarla yürütüp, toplumsal düzlemde bir “ahlaki” karşı karşıya gelişten uzak durmak gerekiyor. Nihayetinde çürümenin ekonomik nedenleri de var...

Sürekli olarak yaptığının arkasında durmayanlar, sözünü yalayıp yutanlar, ben onu kastetmemiştim diye kıvırtanlar haber oluyorsa bu memlekette, en geniş anlamıyla siyaset alanında yapılacaklar, yapılması gerekenler tükenmemiş demektir.

CHP milletvekili Nur Serter’i aklınca aşağılamaya kalktıktan sonra “harfler karışmış” diye buyuran yapımcı, parlamentodan sıkılıp televizyon yorumculuğuna dönerek paracıklarına kavuştuktan sonra konuyla ilgili tutarsız açıklamalar yapıp, iktidar partisini birbirine düşüren Hakan Şükür, “yanlış anlaşıldım” diyen bakanlar, valiler, okul müdürleri iktidarın hiyerarşik düzeni içinde, yine iktidarın davranış kalıplarına uygun bir biçimde siyaset yapmaktadırlar.

İşin gerçeği, bugünkü egemenlik aygıtı her şeyi ama her şeyiyle “yalan dünya”dan medet ummaktadır.

Halbuki sınıflı toplumlarda egemen sınıf her zaman yalanı kontrol etmeye çalışmış ve en temel gerçek olan sömürü mekanizmalarını gizleyebilmek için onu sarmalayan başka bir “gerçeklik” kurmaya özen göstermiştir.

Kapitalizm artık bunu becerebilme yeteneğini kaybediyor... Hemen her yerde...

Türkiye’de ise “yalan”dan ibaret bir siyasal yapının sermaye egemenliğine yeteceğini, toplumu denetim altında tutabileceğini düşünen bir zihniyet işbaşında.

Sol, halkı bu zihniyetle ahlaki bir kopuşa zorlayarak ya da özendirerek büyüyemez. Bu fırsat kaçmış ya da bu yol bunca yıldan sonra kapanmıştır. Sol riyadan arınmış bir siyaset tarzını sürekli geliştirip, ne yazık ki sola da sızan yalanı-dolanı, sahteciliği mahkum ederek farklı bir siyaset kültürünü yaygınlaştırırken, emekçi kitlelerle bugünkü düzen arasındaki çıkar karşıtlığını en hızlı, en kestirme ve en etkili biçimde su yüzüne çıkaracak bir tarz geliştirmek durumundadır. Bu çaba, Türkiye’ye yerleştirilen ahlaki iklimi bir süre veri almak, onu fazla kafaya takmamak durumundadır.

Çürümeyle mücadelenin başlangıç noktası geniş halk yığınları değildir. İhtiyacımız olan mücadeleci, dayanışmacı, paylaşımcı bir toplumsal kültürse, bu önce kendi çıkarlarını savunmayı öğrenmekten geçiyor. “Bireycilik” ve “hesapçılık”, hesabın artık yetemediği bir noktada yoksul kitlelerin düzenle ipleri koparmasını engellemekte yetersiz kalabilir.

Yalancıların siyasetiyle hesaplaşma ise büyük ölçüde siyaset, kültür ve düşünce alanında gerçekleşmeli, Türkiye solu kendisini de yok edecek “yalan dünya”nın parçası olmamalı, sanatçı eserini hilafsız savunmalı, akademisyen emek hırsızı meslekdaşına sırf muktedir diye yaranmaktan vazgeçmeli, ozan gerektiğinde “g.te g..” demeyi bilmelidir.