Devrimin ne olduğunu hatırlayan var mı?

31/01/2015 Cumartesi
Devrimin ne olduğunu hatırlayan var mı?

İnsanların devrimin ne olduğunu unuttuğunu ilk “Arap Baharı” esnasında fark etmiştim.

2011’de Hillary Clinton Kahire’nin Tahrir meydanını ziyaret ediyor, “özgürlük ve demokrasi” getiren halk ayaklanmasını selamlıyordu. Mısır’da bir devrim yaşandığını söyleyenlere, -ki bunların içinde Türkiye’den ve yurt dışından sol partilerin üyeleri de vardı- nasıl oluyor da Clinton devrim meydanına gitmeye cesaret ediyor veya gittiğinde tutuklanmıyor, diye sorduğumda bir şaşkınlık yaşanıyordu.

Kolay değil, Türkiye’deki son devrim olan 1923’ün üzerinden 90 yıldan fazla zaman geçti. Dünyanın bir çok yerinde devrimlere yol açan İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı kasırga ise Türkiye’ye uğramıyor, gericileşen burjuva düzeninin istikrarında yaprak kımıldamıyordu.

Dünyaya şöyle bir baksak ve Küba Devrimi’ni son devrim kabul etsek aradan 55 yıl geçmiş.

Uzun bir dönemi ise karşı devrim rüzgarı altında yaşadığımızı düşünün. 1980’de doğan çocuk hiç ışık görmeden otuz beşine geldi.

Devrimi hayal etmek, çapını, şiddetlenen sınıf mücadelesini, ölçeğini, dönüşümün niteliğini kafada canlandırmak kolay değil, ama özellikle Türkiye’de.

Şöyle bir zihin egzersizi yapalım:

Yunanistan’da seçim yoklamaları SYRİZA’ya değil de, Yunanistan Komünist Partisi(YKP)’ne işaret etseydi, nasıl bir tablo ile karşı karşılaşırdık?

Bir kere bu seçim asla yapılamazdı. Karşı devrimci bir iç savaş örgütü olan NATO harekete geçmiş olur, devrim ve karşı devrim cephesi arasında iç savaş başlardı.

Zaten seçmene değil, işçi sınıfının öncülüğünde halkın örgütlü güçlerine dayanan YKP bu iç savaşı öngörmüş ve hazırlanmış olurdu.

Altıncı Filo soluğu Yunanistan karasularında alırdı.

AHİM ve İnsan Hakları İzleme Raporu gibi cicim bicimler arasında gezinen AB, gaddar yüzünü gösterir ve en seçme katillerden oluşan Acil Müdahale Birliği koşar adım paraşütlerini kuşanıp uçaklara doluşurdu.

Türkiye’de iş adamları SYRİZA’nın seçim zaferinin karşısında olduğu gibi “Türkiye ve Yunanistan arasında ticaret hacmi artacak” diye mutluluktan uçmazlar, burjuva diktatörlüğünü sürdüren hangi hükümet olursa olsun, ordu tedirgin edici şekilde Yunanistan sınırına yığınak yapar, azınlıkların karşı devrim cephesinde yer alması için beşinci kol faaliyetine hız verilirdi.

Seçim sonuçları ile önce düşen, şimdi yükselişe geçen Yunan borsası, artık insanlara gökyüzü kadar doğal gelen ve sermayenin bayrağı olan borsa, ortadan kalkardı.

ABD emperyalizminin sözcülüğünü yapan gazeteci Aslı Aydıntaşbaş, SYRİZA çadırından mutluluk içinde  “Sosyalizm asık suratlı olmak zorunda mı? Burası vur patlasın durumunda” diye yayın yapmaz, büyük olasılıkla Yunanistan’a hiç gitmez, hatta biraz sonra bahsedeceğim nedenlerle Türkiye’de de durmaz ve uçuş tarifelerine bakar olurdu.

Zihinsel bir egzersizle yarattığımız bu tablonun tarihsel bir arka planı olduğunu hatırlatalım. İkinci Dünya Savaşı esnasında İtalyan ve Nazi işgaline karşı YKP öncülüğünde kurulan Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu ülkenin %90’ını kurtarmıştı ve bu durum doğal haline bırakılsa sosyalist devrimle sonlanacaktı. İngiliz emperyalizminin çıkarma yapması, faşist çeteleri desteklemesi, bir terör dönemini açması ile başlayan iç savaş yıllarca sürdü. Ödenen bedeller bugün devrimci bir komünist partisi olan YKP’nin hangi meşruiyetle bu topraklarda devrimini aradığına işaret ediyor.

Evet, Yunanistan sosyalist bir devrimi korumak için küçük bir ülkedir, bu yüzden devrim sadece öncünün kararlığının ve örgütlülüğünün değil, emperyalist sistemin uluslararası bunalımları, çatlakları, zayıf halkaları, farklı ülkelerin devrimleri ile bezenmiş daha karmaşık bir denklemin ürünü olacaktır.

Bu nedenle sadece YKP ile KP kardeş değildir, Yunanistan devrimi ile Türkiye devrimi de kardeştir.

En fazla kafasını kuma gömenler, en reformistler, en oportünistler bile devrimin ne olduğunu hatırlayacaklar. Sadece öncülerin kararlılığından değil, ömrünü tamamlamış dökülen bir düzende hızla yaklaşan fırtınanın nesnelliği nedeniyle de.

Yakında …