Necip Fazıl ve 'Kublay'ın kesik başı'

1930'lar modern Türkiye tarihi açısından "gizemli" bir on yıl olmayı sürdürüyor. Özellikle düşünce tarihi açısından… 1930'lar kemalizmini yekpare bir bütün olarak görmeyi tercih edenlerin, onu tutarlı ve bütünlüklü bir düşünce akımı olarak görenlerin, 1930'ları bir çeşit "altın çağ", bir tür "asr-ı saadet" olarak anlayanların bugün geldiğimiz noktayı ve bu noktanın tam da o yıllardaki köklerini kavrayabilmeleri mümkün değil.
Aytek Soner Alpan
Cumartesi, 24 Aralık 2016 19:11

23 Aralık yıl dönümüydü…

Eskiden okullarda ders konusu olarak işlenirdi. Herhalde artık okutulmuyordur. Derslerde bir yer veriliyor olsa dahi, vesayete karşı şanlı bir kıyam, bir zafer olarak sunuluyor olma ihtimalini oldukça yüksek görüyorum.

1930'da vuku bulan ve "Menemen Hadisesi" diye geçen olaydan bahsediyorum. Biz, tarihimizde adlandırmaktan kaçındığımız, üzerine tartışılmaz damgası vurduğumuz tarihsel gelişmelere "hadise" ya da aynı anlama gelmek üzere "olay" deriz: 1915 Olayları, Menemen Hadisesi, Sivas Olayları, yakın zamanda anaakım medyanın deyişiyle Gezi Olayları…

Menemen Hadisesi, artık reklamları televizyonda kamu spotu olarak gösterilen Nakşibendi tarikatına mensup, mehdilik iddiasındaki Derviş Mehmet ve peşine taktığı kendi gibi "kafaları dumanlanmış"(1) karanlık avanesinin şeriatçı bir "kalkışma girişimi"nde bulunması ve bu esnada Asteğmen Mehmet Kubilay'ın başını keserek katletmeleri olayıdır. Bir yerden bakıldığında oldukça yerel ve aslında kendisinden önceki "gerici ayaklanmalar" ile kıyaslandığında oldukça küçük çaplı olan, 28 Aralık'ta Mustafa Kemal, ordu için bir başsağlığı mesajı yazana değin basının dahi fazla gündemine gelmeyen bir "olay"dır.

"İsyan" desen değildir, "katliam" desen değildir, "olay"dır işte. Olmuştur ve bitmiştir. Barbar, vahşi ve gerici bir kolektif eylemdir… Türkiye'yi dışarıdan takip edenler de, özellikle İngiliz ve Fransız basını, olan bitene ve 1930 yılı boyunca oldukça bunalan hükümetin yüksek tepkisine pek anlam veremeyerek, "bunu olsa olsa Kemal ve İsmet kafa kafaya verip planlamıştır" yollu yorumlarda bulunmuştur. 

Amacımız bu küçük çaplı ve lokal "hadise"nin siyasi sonuçları itibariyle nasıl olup da "tek parti rejimi" olarak adlandırılan dönemin başlamasına vesile olduğunu tartışmak değil.

Bu yazıyı bir çeşit giriş yazısı, geniş bir tartışmaya giriş malzemesi olarak okumak gerekir. Yani, Menemen Hadisesi'nin yıl dönümünü bir vesile olarak görüyoruz.

1930'lar modern Türkiye tarihi açısından "gizemli" bir on yıl olmayı sürdürüyor. Özellikle düşünce tarihi açısından… 1930'lar kemalizmini yekpare bir bütün olarak görmeyi tercih edenlerin, onu tutarlı ve bütünlüklü bir düşünce akımı olarak görenlerin, 1930'ları bir çeşit "altın çağ", bir tür "asr-ı saadet" olarak anlayanların bugün geldiğimiz noktayı ve bu noktanın tam da o yıllardaki köklerini kavrayabilmeleri mümkün değil.

Üzerinde belki de en fazla kalem oynatılan konulardan olan "Kadro Hareketi" başlığında dahi benzer bir sorunla karşı karşıyayız. 1920'lerin ikinci yarısından başlayarak ama esas olarak 1930'larla birlikte kemalizmin içindeki çatallanmalar, 1923 Cumhuriyeti'nin neden ortadan kalktığının anlaşılabilmesi için hayati önemdedir.

Burada yer verdiğimiz iki metin Türkiye'de siyasal islamcılığın istisnasız en önemli entelektüeli olan Necip Fazıl'a ait pek bilinmeyen metinlerdir. Metinlerden ilki 1 Ocak, diğeri 5 Ocak 1931 tarihinde CHP'nin ve hükümetin (yarı-)resmi yayın organı olan Hakimiyet-i Milliye'de yayımlanmıştır. 5 Ocak tarihli metin, Necip Fazıl'ın Türk Ocağı'nda Kubilay anısına düzenlenen törende yaptığı konuşmadır.

Hem yazı hem de konuşma metni Kubilay'ın öldürülmesinin neden önemsendiğini, Menemen'e neden özel, ölçeğiyle uyumsuz yahut ölçeğinden bağımsız bir anlam yüklendiğini çok iyi anlatıyor.

İnanması zor ama, bu satırlar Necip Fazıl tarafından kaleme alınmıştır: 

Vatanımızın kalbimize en yakın bir köşesinde, daha dün düşman bayrağından temizlediğimiz bir meydanı, bugün “inna fetahnaleke” [Fetih suresinin ilk ayetinden... ASA] yazılı zift ruhlu bir irtica aleminden temizliyoruz.

Düşman bir kılıçtır. Bu kılıç şakırtıyla çekilir, vızıltıyla savrulur, aydınlıkta saplanır. İrtica, yatağımızın başucundaki bir bardak suya karıştırılan zehirdir.

"İrtica yılanı"nın kendisine gösterildiği delikte durmadığını belirten Necip Fazıl Bey, bu yılanın artık kendilerine şunu dediğini iddia ediyor: "Beni taşla ezmedikçe, gazla yakmadıkça, külümü yele vermedikçe sana rahat haram olsun…"

Necip Fazıl, Türk Ocağı'nda toplanan gençlere şahlanmalarını ve "Softanın ucuna Kublay’ın kafasını bağlayarak şaklattığı bu kırbaç sinirlerinde bir kıyamet uyandırmıyorsa" hayatta olup olmadıklarından şüphe etmelerini tavsiye ederken hadisenin ölçeği konusunda şunu söylemektedir:

Menemen hükümet meydanının sahne olduğu haile hakkında bir hüküm vermek ve onun hudutlarını tayin etmek istiyorsak elimize bir metre alıp facia meydanını ölçmiyelim, dökülen kanın kaç litre olduğunu hesaplamıyalım. Ne 31 mart, ne Şeyh Sait İsyanı, ne Ağrı hareketi mahiyet ve ruh olarak Menemen hadisesile boy ölçüşemez.

Aşağıda tamamını aktardığımız ateşli nutukta Necip Fazıl, Menemen'i kimlerin yaptığını şöyle anlatıyor:

Binaenaleyh mesul kimdir? Mesul Derviş Mehmet ve avenesi değildir. İrtica Bahrimuhitteki buz dağları gibi suyun yüzüne sivri bir uç çıkardı, mesul bu uç değildir. Buz dağının heyeti mecmuasıdır. Bu uçu tepelemekle, suyun yüzünde ondan hiç bir nişane bırakmamakla dağı kaldırmış olmayız. O dağı tuzla buz etmek lazım. Mesuller suyun yüzüne çıkmıyanlar, çıkan birkaç kişiye cemiyet hayatı içinde sinsi sinsi omuz verenlerdir. 

Mesul kasketinin güneşliğini, kasketlikten çıksın diye arkasına getirendir. Mesul, elleri cübbesinin cebinde yüzümüze bakmaktan korkarak, niyeti meydana çıkmasın diye telaşlı telaşlı yürüyendir.

İnkılabın zayıf tutulması halinde "Kublay'ın kesik başında" memleketin geleceğinin görülmesi gerektiğini savunan Necip Fazıl Bey, "Türkiye nüfus kütüklerindeki softa ve mürteciin yeşil kanını kurutacaksın bu kadar" demektedir.

Genellikle bu satırlar ve Menemen Olayı'na dönük hükümetin tepkisi 1930'larda açılan "laik parantez" ile ilişkilendirilir. Peki bu satırları yazan Necip Fazıl, nasıl olup da siyasal islamcılığın gurusu haline gelmiştir?

Bunda Necip Fazıl'ın hayatı boyunca sergilediği para-mevki düşkünlüğü, iktidara yaranma düşkünlüğü gibi kişisel (bir ölçüde de dönemin aydınlarının özellikle Necip Fazıl'ın içinde bulunduğu bohem aydın grubunun kolektif) zaaflarını bir kenara bırakalım…

GERİCİLİĞİN GÜZERGAHININ KABA BİR KROKİSİ

Nakşi Şeyhi Mehmet'e öfkesinden yola çıkarak "nüfus kütüklerindeki softa ve mürteciin yeşil kanını kurutacaksın" diyen Necip Fazıl'dan hayatındaki en büyük övüncün Nakşi olmak olduğunu söyleyen Necip Fazıl'a nasıl ulaşılmıştır?

Bu siyasi ve entelektüel dönüşümü ve onun bugüne nasıl bağlandığının haritasını olmasa da, kaba bir krokisini vermeye çalışalım.

Necip Fazıl'a 1930'larda kapıların açan ve kendisine CHP etrafında "büyük düşünür" unvanını kazandıran esas fırsat Nazım Hikmet'in varlığı olmuştur. Nazım'ın estetik kabiliyetinin, entelektüel kapasitesinin, "putları yıkan" ideolojik canlılık ve şiddetinin karşısına yerleştirilecek bir isim gerekmektedir. Nazım'a dört koldan yöneltilen saldırılara ek olarak "piyasa"yı kızıştıracak böyle bir isim aranmaktır. "Üstat" Necip Fazıl, esas olarak bu boşluğa doğmuştur. Necip Fazıl, bu isim olmuş; Nazım'a karşı yürütülecek kampanyanın reklam yüzü seçilmiştir. Necip Fazıl'ın başına devlet kuşu böylece konmuştur.

Nazım demek, uzatmadan söyleyelim, "komünistlik" demektir. Nazım'ın karşıya alınmasının en önemli sebebi budur. Dolayısıyla, ideolojik bir öz gerekmektedir. Öncesinin Beyza Hanım'lı (2) hovarda alemlerinden başını pek de kaldırmayan "bohem" Necip Fazıl'dan ideolog da bu sayede çıkmaktadır.

Bana kalırsa bu noktada ilham kaynağı bellidir: Necip Fazıl'ın liseden öğretmeni ve içli dışlı olduğu Türk Ocağı çevresinin en önde gelen ismi Hamdullah Suphi. Hamdullah Suphi, kemalizmin en laik olduğu dönemde bile onun Türkçülüğünün kızıl tehlikeye karşı mutlaka ama mutlaka din ile takviye edilmesini savunan ve bunu en yüksek sesle dile getiren isimdir.

Necip Fazıl, kemalizm limanından kopana kadar bu ikili arasındaki rabıta oldukça sıkıdır. Sonrasında Necip Fazıl, Hamdullah Suphi'ye yazılarında "Tanrıövmez" sıfatını layık görecektir.

Bu bağlantının pek işaret edilmemesine, genel olarak Hamdullah Suphi'nin kemalizmin mutlak anlamda antikomünist bir yorumunun ortaya çıkması ve Soğuk Savaş dönemi kemalizminin şekillenmesindeki rolünün azımsanmasına hep hayret etmişimdir.

1930'ların ikinci yarısında Necip Fazıl'ın çıkardığı ve dönemin düşünsel atmosferine uygun miktarda İslam sosu ve mistisizm enjekte etmeyi amaçlayan Ağaç dergisinin kökleri bana kalırsa, Hamdullah Suphi'nin açtığı yoldadır. Bu bağlamda, Hamdullah Suphi'nin Dağ Yolu adını verdiği konuşma ve yazılarının derlendiği kitaptan küçük bir pasaj aktaralım. Bu satırlar 15 Kasım 1930 tarihindeki, yani Menemen Hadisesi'nden, dolayısıyla Necip Fazıl'ın burada ele aldığımız konuşmasından kısa süre önce Hamdullah Suphi Bey'in Türk Ocakları Merkezi'ndeki konuşmasından alınmıştır:

Türk halkının muhtelif sınıfları arasında yavaş yavaş inkişafına çalışılan Bolşevizme karşı ilk defa itiraz sedasını yükselten bir makale bir buçuk sene evvel İstanbul'da benim imzamla intişar etti. Halbuki dört senedir Bu çok tehlikeli cereyan hakkında sözle ve yazı nazarı ile dikkati celbetmekten uzak kalmıyorum.

Kızıl Rusya tehlikesinden bahsettikten sonra "amerikanizm"i dinleyicilerine tanıtır Hamdullah Suphi: "Amerikanizm'in esasları azami istihsal (üretim), azami refahtır. Burada bütün dünya için örnek diye gösterilebilecek bir demokrasi hayatı vardır."

Şeriatçılık ve din arasında bir ayrım yapan Hamdullah Suphi, şeriat konusunda eskisi kadar önemli bir tehdit olmadığı iddiasındadır. Şeriatçılık eski ve küçülmekte olan tehdittir, yeni ve büyümekte olan tehdit ise bolşevizmdir. Buna karşı da faşizm namı ile tanıtılan bir milliyetperverlik çeşidi gelişmiştir ki örnek alınmalıdır.

Menemen sonrasında Hamdullah Suphi'nin Necip Fazıl ile birlikte Türk Ocağı'nda yaptığı konuşmada da aynı vurgu vardır. Böylesi bir gündemde dahi Hamdullah Suphi'nin gördüğü öncelikli tehlike bolşevizmdir. 

1930'ların başlarında henüz toy bir halde, faşizm/nazizm ilhamlı, Amerikancı, din soslu antikomünizmin temelleri buradadır. Necip Fazıl'ın hedonist bir kalem erbabı olarak çıktığı yolculukta 1936'da diktiği Ağaç ile geldiği nokta şudur:

Bunları [komünistler kastediliyor - ASA] artık fikir­le, nazariyeyle, mantıkla durdurmaya imkan yok. Onu aynı cinsten bir pratik jenisile, aynı ateşle yanan bir hayat ve iman hamlesile önlemek mümkündür. 

Bu dergide bir yandan İslam mistisizmi üzerine yazılar çıkmakta, Mevlevilik ve Yunus Emre pazarlanmaktadır. Bugünkü deyişle şeriatçılığa karşı ılımlı, uyumlu bir gerçek İslam yorumu türetilmekte ve özellikle kemalist entelektüellere enjekte edilmektedir.

2. Savaş sonrası, bu duruş hemen dönemin koşullarına uyarlanır. Kemalist bir dergi olarak yayına 1943'te başlayan Büyük Doğu, Soğuk Savaş'ın adı konmamış yıllarında milliyetçi - mukaddesatçı bir kimliğe bürünür. 1940'ta CHP'ye yaptığı vekillik başvurusu reddedilen Necip Fazıl'ın, bu yıllarda münafıklıktan muhalifliğe geçerken ne kadar etkili bir isim olduğu ilk kez 1945 yılında Tan Gazetesi'nin basılması ve yağmalanması ile görülmüştür. Zira gazetede "karargah kuran komünizme" karşı gençliği baskına çağıran Necip Fazıl'dır.

Konumuza dönelim: 1960'ların başından itibaren cumhuriyetin kuruluş yıllarına dönük tarihi yeniden yazma girişimi hız kazanır. Menemen Olayı söz konusu olduğunda Necip Fazıl Kısakürek ve Cevat Rıfat Atilhan isimleri ön plana çıkmaktadır. Aralarındaki mesafe de hiç uzak değildir. Cevat Rıfat, 1940'ların sonundan itibaren Necip Fazıl adıyla anılan Büyük Doğu çevresinde yer almış ve Türkiye'de antisemitizmin ve ırkçılığın en nadide eserlerini vermiştir. Kendisinin namı yurt sınırlarını aşmış, Batı'da "Ortadoğu'nun Hitleri" olarak anılmıştır.

1960 sonrasında Menemen Olayı'nı ele alan ilk kitap çalışması Atilhan'dan gelir. Menemen Hadisesinin İç Yüzü kitabında Atilhan, olayın müslümanlara karşı girişilmiş bir Yahudi-mason komplosu olduğunu iddia eder. İşin benim açımdan en enteresan tarafı, Atilhan'ın bu iddialarını Yunanistan Komünist Partisi'nin en önemli isimlerinden olan Apostolos Grozos'un Eylül 1949'da yazdığını iddia ettiği makalelere dayandırmasıdır. Grozos'un Yunan İç Savaşı'nın son günlerinde, komünistlerin ölüm kalım savaşı verdiği bir dönemde Kubilay üzerine beş makale yazmış olması zaten inandırıcı gelmese de Atilhan'ın aktardığı haliyle makalelerin tamamen uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Makalelerin orijinal halinin ne olabileceğine, var olup olmadığına dair araştırmalarım sürüyor. Umuyorum bir gün sonuç verirse, soL'da bu bulguları paylaşırız. Atilhan'ın Grozos'un ağzına tıkıştırdığı senaryo şöyledir:

Tarih 20 Aralık 1930... Siyono-anarşist Trentef-Josef ve diğer akrobatlarla yüzlerce dönme ve binlerce saf, cahil, ücretli ajanlar «Nakşibendî» tarikatının dervişlerinden Manisalı «Derviş Mehmed»i de içlerine alıp bir bir köylere uğrayarak İzmir istikametine doğru yol alıyorlar. 23 Aralık 1930'da MENEMEN kısmen Derviş Mehmedin hâkimiyeti altına giriyor. Hâdiseleri idrâkden âciz, cahil ve ücretli ajanlar, Menemen'i istirdada teşebbüs ettiklerinde, vazifesinden farklı bir şey düşünmeyen KUBÎLÂY, farmason ve dönme ajanların ayaklandırdığı zümre tarafından üç-dört jandarma eri ile birlikte feci bir şekilde öldürülüyor.

Grozos'un "İnönizm" başlığını taşıyan bu hayali makalesi güya şöyle bitmektedir. Makalenin ne kadar uydurma olduğunu buradan anlayabilirsiniz:

Biz komünistler müdhiş din düşmanıyız. İmkân hasıl oldukça, din adamlarını kitleler halinde imha etmekte asla tereddüt etmeyiz. Fakat bizim bu icraatımız alenîdir ve mürettep vak'alara asla lüzum görmeyiz. İnönünizm bize bu cihetten muarızdır.

Necip Fazıl da 1931'de "Kublay" için yazıp söylediklerini elbette tersine çevirir. 1969 yılında basılan Son Devrin Din Mazlumları'nda 1930'larda "yılan" ve "başucumuzdaki suya karıştırılan zehir" diye adlandırdığı türlü kişi ve olay anlatılmakta ve bunlar kitabın başlığından da anlaşılabileceği gibi mazlum ilan edilmektedir. Necip Fazıl, Menemen Hadisesi'ne dair daha inandırıcı bir senaryo içinde, esas olarak Nakşibendiliğin rolünü aklamaya çalışır.

1970'lerle birlikte hem Atilhan'ın hem Necip Fazıl'ın argümanları Yeniden Milli Mücadele gibi popüler siyasal islamcı yayınlar aracılığıyla yaygınlaşmıştır. Bu tezleri bugüne bağlayan tabii ki Maraş dondurmacılığından terk meczuplar ve onların çıraklarıdır.

Yakın tarihe kadar Cemaat'in kadrolu tarihçisi olan ancak AKP saflarına geçen Mustafa Armağan bu ve benzeri tezleri bıkmadan usanmadan yazmaktadır. Bu işi yapmaya, alternatif bir mitoloji yaratmak uğruna ısrarla söylenen yalanların gerçek kadar etkili olacağı beklentisiyle devam ediyorlar. Armağan yakın zamanda daha önce de söylediğimiz gibi "Ortadoğu'nun Hitleri" olarak adlandırılan Cevat Rıfat Atilhan'ın Filistin-Suriye Cephesi’nde Kahramanlar ve Hainler kitapçığını yeniden yayımlamış ve Atilhan'ı şöyle tanıtmıştır:

Atilhan’ın, beğenin veya beğenmeyin, bir davası vardı ve yanlış yazılan tarihi düzeltmek de davasının ilkeleri arasındaydı. Davasını savunurken açık ve dürüst olmak ve şahsi bir çıkar hesabı gözetmeden bunları yapmak onun şiarıydı. Yahudilere takıntılıydı kabul, ama bu tutumu, diğer konularda yazdıklarını, hele elinizdeki kitap gibi içinde yaşadığı olaylar hakkındaki neredeyse hatıralarını görmezden gelmeye sebep olmamalıydı.

Menemen Hadisesi ve Necip Fazıl üzerinden gericiliğin bugüne uzanan entelektüel gelişimini çok kaba hatlarla göstermeye çalıştık. Yazının başında da söylediğimiz gibi 1930'lardaki kemalizm-içi çatallanmalardan bugüne kadar gelen hatları takip etmek bugünün ideolojik konumlanışları açısından anlamlı sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Düzenin çürümesinde, bu kaba takibin de gösterdiği üzere, antikomünizm en önemli etken olarak karşımıza çıkıyor.


  1. Derviş Mehmet ve arkadaşlarının aslında "esrarkeş" olmaları hem kemalist tarihyazımı hem de dinciler tarafından bir sapma olarak anlatılır ki şaşırmamak elde değildir. Zira, şeyh ve müritlerinin "dumanlı kafaları" sapma değil, normdur. Çok detayına girmeden bunun bölge dillerine girmiş iki örneğini  vermek şimdilik yeterli: Türkçe'de, malum, "afyonu patlamak" deyişi, afyon müptelası dervişlerin sahurdan önce koyun bağırsağına sarıp yuttukları ve oruçluyken gün içinde patlayarak kanlarına karışan afyondan gelmektedir. İkinci örnek Yunanca'dan. Yunanca'da bugün hala "tekke" sözcüğü esrar içilen "underground" mekanlar için kullanılmaktadır.
  1. Kokain

Hakimiyet-i Milliye (1 Ocak 1931)

KUBLAY’IN BAŞI

Vatanımızın kalbimize en yakın bir köşesinde, daha dün düşman bayrağından temizlediğimiz bir meydanı, bugün “inna fetahnaleke” yazılı zift ruhlu bir irtica aleminden temizliyoruz.

Düşman bir kılıçtır. Bu kılıç şakırtıyla çekilir, vızıltıyla savrulur, aydınlıkta saplanır. İrtica, yatağımızın başucundaki bir bardak suya karıştırılan zehirdir.

Kublay’ın katili derviş Mehmed’in, Menemen kapılarına sokuluşu gibi, uykumuzu bekler ve ayaklarının ucuna basa basa gelir.

Menemen kasabasının meydanından ne soralım?

Sekiz sene evelki hatıralarını ne çabuk unuttuğunu mu?

Üstünde nöbet bekliyen üniformanın kesik başını nasıl alkışlıyabildiğini mi?

Bunu sormasakta olur.

Belki meydan, etleri softa çimdiklerile didik didik oyulan Hallaç Mansur’un üstünde can çekiştiği topraktan daha çok yandı. Kolunu omuz başına kadar ateşe sokup “bir asil yalan söylemez” diyen Roma’lıdan, bir kaç lanetlinin el çırpmasile daha ağır bir iftiraya uğradı.

Menemen hükümet meydanında toplanan ister üç kişi, ister üç milyon kişi olsun. Üç yaylım ateşle dumanlara kırışan vaka ister bir cam kırılışı kadar ufak, ister Nuh tufanı kadar büyük olsun. Dökülen kan ister bir yüksüğü, ister bir sarnıcı doldursun. Bu hadisenin mana ve derecesi, dışımızdaki hesap ve mikyasların hükmünden çıkıyor. Bu hadisenin şeklile ruhu arasındaki fark, Kublay’ın diri ve ehemmiyetsiz başile ölü ve ebedi başı arasındaki farka müsavidir. Bu farkı meydana, Kublay’ın kesik başı çıkardı.

Tesadüf bunca insan arasında, mürtecilerin çıkacağı yere muallim Kublay’ı gönderdi. Vazife bunca namzedi içinde irticaı tepelemeye zabit Kublay’ı yolladı ve mefküre bunca serden geçtisi arasında, fedakarlılık damgasını vurmak için Kublay’ın başını seçti.

Ona icap ettiği kadar yanmak ve ruhuna paye vermek elimizde değil.

Fakat bir muallim ve zabit başını yuttuktan sonra sinsi sinsi deliğine çekilen kanı yılan şöyle ıslık çalıyor.

Bana, tabii ömrün ne kadarsa burada bitirip geber, diye bir delik gösterdin. Ben bu delikte duramıyorum. Beni taşla ezmedikçe, gazla yakmadıkça, külümü yele vermedikçe sana rahat haram olsun...

Onun bu son isteğini yerine getirmek elimizdedir.

Necip FAZIL


Hakimiyet-i Milliye (5 Ocak 1931)

NECİP FAZIL BEYİN NUTKU

Karşımızda küçük bir hadise, büyük bir baş var. Dünya kuruldu kurulalı bu kadar küçük bir hadise bu kadar büyük bir baş doğurmadı. Hadise küçüktür. Eğer kendisine nisbet ederseniz, hadise büyük ve müthiştir. Eğer Kublay’ın kesik kafasına nisbet ederseniz, Menemen hükümet meydanının sahne olduğu haile hakkında bir hüküm vermek ve onun hudutlarını tayin etmek istiyorsak elimize bir metre alıp facia meydanını ölçmiyelim, dökülen kanın kaç litre olduğunu hesaplamıyalım. Ne 31 mart, ne Şeyh Sait İsyanı, ne Ağrı hareketi mahiyet ve ruh olarak Menemen hadisesile boy ölçüşemez. Halbuki bunlarda daha çok kan aktı. Hiyanet daha geniş bir sahada ayaklandı. Boy ölçüşemez, zira bunlar irticanın basit, adi bir kalkışmasından, kötü bir fırsatçılık hareketile bir tali dönüşünden başka bir şey değildir. Bu defa böyle olmuyor, meyus, betbin, çürük, hamlesiz zan ettiğimiz irtica, mikyas ve kitlesine sığdırmadığı kast ve gayzini bir gencin kesilen başına sığdırabiliyor. Belki Ağrı dağında bir münevverin kafasını hatta tenekesile kesen bir mürteci bulunmuştur. Bunun ne ehemmiyeti var. İki taraf boğuşurken bu boğuşmanın verdiği hayvani İnsiyaklarla böyle bir şey olursa onun değeri ve manası yoktur. Halbuki bu defa bir kaza merkezinin göbeyinde, hükümet konağının, hükümet otoritesinin telkin ettiği bir meydanın ortasında, müfrezesini bırakan kolumu sallaya sallaya bir başına mürtecilerin üzerine yürüyen ve gençliği hocalığı askerliği bütün bir mefküreyi temsil eden bir genç, halkın, askerinin, bütün dünyanın gözü önünde evela tabanca ile vuruluyor. Sonra kafası bıçakla kesiliyor. Ve sonra başı alcimle irtica mızrağına takılıyor. Buna ne diyorsun. Bunun manasını anlıyor musun? Mürteci, memleket gençliğine, memleket fikrine beslediği kastin, gayzın kinin, melun hırsın derecesini Kublay’ın başında açıkca soğuk kanlılıkla irade ediyor. Kublay’ın başı kesilmeseydi iradeyi bulamıyacaktık: Bu vakayı benzerlerinden ayıracaktır. Eğer Kubilay bir kahramansa bu farkı meydana çıkardığı içindir. Hem de hiç benzer bir vakanın zayıf şeraiti içinde çıkarabildiği içindir.

Binaenaleyh mesul kimdir? Mesul Derviş Mehmet ve avenesi değildir. İrtica Bahrimuhitteki buz dağları gibi suyun yüzüne sivri bir uç çıkardı, mesul bu uç değildir. Buz dağının heyeti mecmuasıdır. Bu uçu tepelemekle, suyun yüzünde ondan hiç bir nişane bırakmamakla dağı kaldırmış olmayız. O dağı tuzla buz etmek lazım. Mesuller suyun yüzüne çıkmıyanlar, çıkan birkaç kişiye cemiyet hayatı içinde sinsi sinsi omuz verenlerdir.

Mesul kasketinin güneşliğini, kasketlikten çıksın diye arkasına getirendir. Mesul, elleri cübbesinin cebinde yüzümüze bakmaktan korkarak, niyeti meydana çıkmasın diye telaşlı telaşlı yürüyendir.

Mesul bir gençlik, bir hayat bir fikir hamlesinin önünde ağlar gibi yüzünü buruşturan ve hiç bir mücadele kabul etmeden çekilip giden, mağşeri hayatımıza, mahşeri yeisimize, mahşeri neşemize iştirak etmiyen ve uzletinin içinde gebereceğine her gün kendisini kin ve kastile besliyen, kuvvetlendirendir. Onu tarife hacet yok. Onu tanırız. Yürüyüşünden, duruşundan, bakışından, kaçışından tanırız. O zaten kendisini gizlemiyor. Dün başına sarık sarıyordu. Bugün giydiği, kanun nazarında şapka, hüsnü nazarında gene sarıktır. Bugünün sarıklısı dünkünden daha çok, daha yezittir. Mesul bunlardır. İsterlerse bizim haberimiz yok, kuvvetimiz yok, teşebbüsümüz yok, desinler. İsterse dedikleri hakikaten doğru olsun. Manen toplanan, bir araya gelen, düşünen, karar veren, bunlardır. İrtica düşünüyor. Biz onun düşündüğünü bilmiyoruz. Tüfenği bunlar doldurdu, zehirli kurşunu bunlar namluya koydu ve bize çevirdi. Bize, gençe, uyanık adama. Zamanın akışını sezenlere, ilerlemek, ihtirasın, hayat mefkuresinin fedaisine. Silah patladı, kurşun Kublaya isabet etti. Kublay hepimiz namına, teker teker hepimiz için, kaç bin, kaç milyonsak hepimiz hesabına can veren insandır.

Onun içindir ki, onda tekasüf eden şerci ve kıymet mecmuumuza müsavidir. Bu başı azizleştirelim. Bu başı günü kati vakalarının akibetinden kurtaralım. Bu da suni tedbirlerle olmaz. Kanı, edebiyat ve teşbihle değil bilfiil avuç avuç içilen bu başın manasını anlamakla olur. O başın ıstırabını sinirlerimize ve manasını beynimize bağlamakla olur.

Vakanın bugüne kadar doğurduğu tezahürler içinde Kublay için bazı temenniler arzular ve teklifler görüyorum. Kimi Menemen ismi Kublay olsun. Kimi ona yapılacak mezarın eşi olmasın diyor. Güzel fakat hayır. Annemizin öldüğü gün yapacağımız iş mezarcıya gidip taş ısmarlamak değildir. Istırabımız o gün böyle souğ kanlı bir hesaba müsaade etmez. Kublay için bugün düşündüğümüz, bir netice olmalıdır. Bütün bunlar samimi bir kaynayışın bir ıstırap ve heyecanın inkilap edeceği son zümreler, son hatıralardır. Bunun birincisini yapmak lazım. Istırabını çekmek, heyecanını duymak, aksulamelini, kıyamını yapmak lazım.

Genç ve uyanık adam. Heyecanından emin olabilirsin. Damarlarındaki kanın deveran süratile ölçecek hiç bir alet yok. Beni böyle oturduğun yerde dinlemiyeceksin. Karışacaksın, dalgalanacaksın, sokaklarda döküleceksin. Onunla taş, masa, iskemle ne çıkarsa üstüne çıkıp bağıracaksın. Nasıl bir kudretmenbat nasıl bir aksülamel huceyresi nasıl bir cümlei asabiye olduğunu göstereceksin. Şahlan. Softanın ucuna Kublay’ın kafasını bağlayarak şaklattığı bu kırbaç sinirlerinde bir kıyamet uyandırmıyorsa hayatiyetten şüphe edebilirsin.

Gözüme görünen şeyi açıkça kaidesiz, tertipsiz ve imasız söyliyorum. Eğer inkilabı zayıf tutarsan, eğer inkilabın yüreğini, hassasiyetini ve sinirlerini temsil etmezsen, bıçağın ters tarafı ile yirmi dakikada kesilen Kublayın kafasında sana tevcih edilen akibeti seyredebilirsin.

Türkiye nüfus kütüklerindeki softa ve mürteciin yeşil kanını kurutacaksın bu kadar.

NOT: Yazılarda gazetenin kullandığı imla esas alınmıştır. Mümkün olduğunca değişikliğe gidilmemiştir.