Ali Rıza Aydın'la YSK'nın aldığı 'mühürsüz zarf' kararı üzerine: Katmerli hukuksuzluk

Anayasa Mahkemesi eski raportörü Ali Rıza Aydın, YSK'nın almış olduğu "mühürsüz zarf" kararını soL'a değerlendirdi. Aydın, "Hangi sandıkta hangi zarf ya da pusulanın mühürsüz olduğu, kaç tane mühürsüz yani yasaya uymayan zarf ya da pusula olduğu saptanmadan “mühürsüzler” geçerlidir demek toptancılıktır. Bu toptancılıktaki hukuksuzluk da katmerlidir" dedi.
Ali Ufuk Arikan
Cuma, 21 Nisan 2017 08:42

Referandumun ardından büyüyen şaibe tartışmaları sürerken, Anayasa Mahkemesi eski raportörü Ali Rıza Aydın yaşananlara ilişkin soL'un sorularını yanıtladı.

Haftalık Boyun Eğme'nin bugün dolaşıma çıkan sayısında referandum sürecine ilişkin YSK'nın almış olduğu karara dair oldukça ilginç bir değerlendirme yapıyor ve YSK'nın "toptancı" yaklaşımının hukuksuz olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Seçim hakkı, seçme hakkı kavramlarının öznesi, tarihsel akışı boyunca birey, hukuksal deyimle yurttaş olmuştur. Seçimlere katılma hakkı yurttaşındır ve her yurttaş “bir oy” kullanır. Seçim için yurttaş ile oy buluşması gerekir. Karşıtından örneklersek, toplu oy kullanımı, bir örgüt ya da parti adına oy kullanımı olmaz. 

Devamında, oylar da tek tek sayılır ve toplanır. Seçim sistemi dediğimiz şey, anayasal ve yasal güvence altında, bu işin yapılmasını ve örgütlenmesini düzenler.

Anayasal ve yasal güvence, yalnızca kurallardan oluşmaz. Seçimin yönetiminin ve denetiminin bağımsız yargıya teslim edilmesi de güvencenin parçası, hem de önemli parçasıdır. YSK, seçim yönetimi ve denetiminin nihai sorumlusudur.

Sorunuzun yanıtı, seçmen-oy-sayım üçgeninin yönetimi ve denetiminde… Yani “bir seçmenin bir oyu”nun kullanılması ve “bir oy”un “bir oy” ile toplanmasının yönetim ve denetimidir söz konusu olan. Buna bağlı olarak da seçim yolsuzlukları, hukuksuzlukları, diğer yan işlerle birlikte bu “bir” üzerine kurulu. Güncel konudaki mühürsüz zarf ve pusula konulu hukuksuzlukları da “bir” üzerinden denetlemek gerekir. Nitekim seçim yasası da her zarf ve pusulanın tek tek mühürlü olmasını öngörür. Hangi sandıkta hangi zarf ya da pusulanın mühürsüz olduğu, kaç tane mühürsüz yani yasaya uymayan zarf ya da pusula olduğu saptanmadan “mühürsüzler” geçerlidir demek toptancılıktır. Bu toptancılıktaki hukuksuzluk da katmerlidir: Mühürsüzleri geçerli kılmak ve sandık sandık, zarf ve pusula saymadan bunu soyut olarak ilan etmek…    

Referandumun meşruiyeti sorgulanırken mühürsüz pusula ve zarflara odaklanıldı. Halbuki referandum günü ve öncesinde sayısız ihlal söz konusu. Bunlar üzerine çok yazılıp çizildi ama tekrar sormak istiyoruz, belli başlı ihlaller neler ve bunların yaptırımı ne olmalı?

Evet, mühür sorunu öne çıktı. Halkoylamasının birbirine yakın oylarına bakıldığında, sonucu etkileyecek derecede önemli olduğu için bu konuya yüklenildi. Haklılık payı yüksek, çünkü evet ya da hayır oyları toplamları arasındaki fark değil esas olan, yüzde elliyi geçen sayı… Yuvarlayarak örneklersek fark 1.400.000 ise 700.001 ve üstündeki oy hayırı öne geçirmeye yeter. Toptancılık bu nedenle de hukuksuzdur.

Diğer yandan, bu halkoylaması, seçmen sayısı ve adreslerde farklı isimlerin yazılı olması ön hukuksuzluklarla birlikte burada sayamayacağımız çeşitlilikte ihlallerle dolu. Hızlı bir basın taraması dahi ihlallerin çeşitliliğini ve boyutunu görmeye yeter. Fakat asıl sorun, devletin ve başındaki tarafsız cumhurbaşkanının iki seçenek içinde “evet” yanlı tutum, tavır, söylem ve eylemleridir. Cumhurbaşkanı ve devlet, bir parti gibi, AKP gibi, AKP/MHP ortaklığı gibi davranmıştır. Bu evet tavrıyla kalınmamış, hayırcılar üzerinde de devlet engellemesi, baskısı ve şiddet kullanılmıştır. Polis “evet”in polisi olmuş; savcı, vali, kaymakam, belediye başkanı “evet” adına itham ve tehdir etmiştir.

YSK’nin toptancılığından önce devletin toptancılığı söz konusudur. Bu halkoylaması, “hayır” oylarının “evet”e karşı olduğu kadar devlete karşı olmasıyla da tarihe geçecektir. Devletin propaganda da taraf olması anayasal suçtur, “hayırcılara” tehdit, baskı ve şiddet uygulaması anayasal suçtur. Bunu, halkoylaması öncesinde, sırasında ve sonrasında meşruiyetsizlik olarak tanımlayabiliriz. Bir de YSK’nin saydığı 10 siyasi parti dışına kalan siyasi partilere getirilen engelleme var ki “pes” dedirtecek cinsten. 

YSK bazı partilerin başvurusunu reddetti. Dolayısıyla hukuki süreçte bir düzlem aşıldı. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi var. Bu süreç nasıl işleyecek ve sonuçları ne olabilir?

Yaptırım, hukuksal olarak devlet organları içindeki siyasal sorumlular ile üst düzey kamu görevlilerinin statülerine göre Yüce Divan’da ve mahkemelerde yargılanmasıdır. Siyasal ve toplumsal yaptırım ise, “kazandıklarını ilan etikleri” halkoylamasının tanınmaması, yok sayılmasıdır. 

Hukuksal yaptırımı anayasal organlara ve yollara havale edersek, hemen YSK’nin hukuksuzluğunu sorabilirsiniz. Ama mahkemelerin, özellikle de seçme ve siyasi faaliyette bulunma hakları yönlerinden bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesinin, eşzamanlı olarak İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin önünün dosyalarla yığılması da ihmal edilmemelidir. Haklarında en çok dava açılan siyasiler ve devlet yetkilileri olarak tarihe geçirmek bile yaptırımdır.

Siyasal ve toplumsal yaptırımı uygulayacak olan ise halktır. Bu da örgütlülükle, örgütlü direnişle yaşama geçer.

Yanıtı şöyle özetleyebiliriz: Bir ya da birkaç mahkemede dava açmak, sonra da kaybetmek ve kaybedildiği için kabullenmek değil mesele… Mesele bu olsaydı, zaten kararları kesin olan YSK’nin görüşüne uymak ve susmak gerekirdi. Mesele ve hedef kabullenmemek, halkoylamasını tanımamak...  Hatta birinci sorunuzda sözünü ettiğiniz Boyun Eğme Dergisindeki değerlendirmemizde de belirttiğimiz gibi bu reddiyeyi, diğer deyişle tanımazlığı anayasa değişikliklerinin Meclis’e teklifindeki hukuksuzluğa kadar taşımak gerekir. Yani AKP’li milletvekilleri Anayasa gereği değiştirilemez hükümleri değiştirmek istemişler ve değiştirilmesi yönünde teklifte bulunarak, kaynağını Anayasadan almayan yetki kullanmışlardır. Değişikliklerin meşruiyet  sorunu orada başlamıştır. Bu hukuksuzluğun denetimi yapılmamıştır. O zaman bu denetim de halka kalmıştır. 

Kabullenmeme ve direniş, bu hukuksuzluğun toplumsal denetimidir. Halkın, Anayasa tanımayanları anayasanın içine çekmesi, girmiyorlarsa gereğini yapması kadar da meşrudur. Anayasayı korumak ve kollamakla görevli ve yetkili organlar tersini yapıyorsa, koruma ve kollama egemenliğin sahibi halka düşer.

YSK'nın bu kararı ile birlikte Türkiye'de bundan sonra seçimlerde mühürsüz bir pusula ya da zarfın "geçersiz" sayılması mümkün olabilir mi?

Yürürlükteki Anayasa ve yasalara göre “mühürsüz” zarf ve “pusula” geçersizdir. YSK kararı yasa yerine geçemez. Ama malum siyasetin, hukuku hukuksuzluk için kullandığı düşünüldüğünde, konuya “mühür” zorunluluğu getiren hükümleri yürürlükten kaldırarak çözüm bulması sürpriz olmaz.  Olaya ve zamana göre istediğini yapan iktidarlar, hukuku da yargıyı da buna uyduruyor. Keyfiliğin sınırı yok.   

Türkiye Komünist Partisi'nin seçimlerdeki adaletsizliğe ve hileye zemin hazırlayan koşullara karşı bir çalışması olacak mı?

Elbette… Seçimleri işçi sınıfının mücadele zeminlerinden biri olarak görüyoruz ve bu mevziyi terk etmeyeceğiz.  Kaldı ki, adaletsizlik ve hile sömürü düzeninin araçları ve bundan en çok zarar gören de işçiler, emekçiler… Türkiye Komünist Partisi, dikta özlemcilerinin ve sömürü düzeninin karşısına, emeğin, aydınlığın, özürlüğün, adaletin, eşitliğin Türkiye’si için çıkarken tüm hukuksuzlukların ve adaletsizliklerin de karşısında olacak.

Bu arada Türkiye Komünist Partisi siyaset sahnesine döndü ve yaygın bir çalışma yürütüyor. Referandum ve öncesinde ne tür zorluklarla karşılaşıldı hukuki olarak?

Türkiye Komünist Partisi, siyaset sahnesine, yayınlarıyla, eylemleriyle, örgütsel büyümesiyle deyim yerindeyse gümbür gümbür döndü. Bir yandan da AKP’nin yarattığı birçok krizle birlikte, cumhuriyeti, devleti, anayasayı, hukuku altüst edecek anayasa değişikliğiyle karşılaştı. “Hayır” tavrı netti ama yeterli görmedi, “yetmez ama hayır” diyerek içi dolu bir “hayır” kampanyası yürüttü. Boyun eğmeyen halkı yalnız bırakmadı. Ancak ilk engel, seçim işlerini 10 partiyle sınırlayan YSK’den geldi. Toplantıları, bildiri dağıtımları engellenmek istendi. Üyeleri gözaltına alındı, para cezasına çarptırıldı. Söylemleri cumhurbaşkanına hakarete sokuldu. Son olarak İstanbul mitingi yasaklandı. Dahası, hayır kampanyası yapmaması için başka “hayır”cılardan uyarı bile aldı. Yılmadı, mücadeleyi bırakmadı. “Başkanlık, Türkiye kapitalizminin yönelimleri ve emperyalist dünyanın çelişkileri üzerine güncel tezler ve görevlerimiz” konulu tezlerinin gereğini yerine getirdi. Türkiye işçi sınıfının partisi olarak da getirmeye devam ediyor.

Türkiye Komünist Partisi'nin siyaset sahnesine dönmesinin ardından özellikle son günlerde bir grubun TKP adını kullandığı, basın açıklaması yaptığı, hatta bir kişinin kendisini TKP Genel Başkanı diye tanıttığı gözleniyor. TKP siyaseten ve hukuken her tür belirsizlik ortadan kalkmıştır açıklaması yapmıştı. Söz konusu grubun açıklamalarına ilişkin bir adım atılacak mı?

Gülünüp geçilecek, üzerinde durulmayacak kadar cılız konular bunlar. Ama bir yandan da bir komünist olarak kendi adıma, genel olarak da devrimci ahlak adına “ciddiye almamak” gibi esnekliğim, susmak gibi bir tavizim olamaz. 

Siyaseten bir tane Türkiye Komünist Partisi var. Hukuken ve Yargıtay kayıtlarına göre de bir tane Türkiye Komünist Partisi var. Yine hukuken, Siyasi Partiler Kanuna “Türkiye Komünist Partisi” adının, “TKP” kısa adının ve “çark, çekiç, yıldız”dan oluşan amblemin başka partiler tarafından kullanılması yasak. Bu yasak, yan kuruluşları da kapsıyor. Örneğin parti tüzüğü gereği oluşturacak bir yan kuruluş, diyelim ki platform varsa, bu platformun kısa adı da “TKP” olamaz. Nitekim Yargıtay Başsavcılığının da bu konuda kararları var. Uymayan partiler için Anayasa Mahkemesi ihtar veriyor.

Siyasi Partiler Kanunu, “siyasi parti siciline kayıtlı bulunan siyasi partilerin isimleri”nin, “amblemleri, rumuzları, rozetleri ve benzeri işaretleri aynen veya iltibasa mahal verecek şekilde başka bir siyasi partice kullanılmayacağı”nı buyuruyor. 

Sorunuza iki yanıt vereyim kısaca. Birincisi, bir siyasinin ya da parti başkanının, bizden örnek verirsek, kendini TKP başkanıyım diye tanıtması, bu unvanla toplantılara katılıp ortalarda dolaşması, o kişiliğin sorunudur, TKP’nin değil. Sözcük bulamıyorum ama böyle bir davranış saçmalık, uğraşılacak konu değil. İkincisi, bir siyasi parti hukuksal olarak adımızı, kısa adımızı ve amblemimizi, kendisi ya da yan örgütleri olarak kullanıyorsa, buna izin veremeyiz, hukuk da izin vermiyor. O zaman biz de TKP olarak haklarımızı korumak için başvurumuzu yaparız, yapacağız.

Aslında, ulu orta TKP adı kullanmanın ya da başkanlık dayatmalarının yukarıda sorduğunuz soruların kaynaklandığı kaotik ortamdan ve genel yozlaşmadan farkı yok. Yani hukuksuz yani keyfi… Üzücü olan da bu hukuksuzluğu ve keyfiliği kendilerine komünist diyenlerin yapıyor olması. Hak arama hukuksal yol… Ama asıl sorun ise etik… Halkı yanıltmak etik olamaz.

Genel bir birey ya da toplum ahlakından söz etmiyorum; “devrimci ahlak”tan, akılcı ve doğru tavırdan söz ediyorum. Emperyalist, kapitalist, gerici dünya ile mücadele etmek varken, gücünü başkalarının emeğine ve mücadelesine dayandırmanın devrimci ahlak olmayacağından söz ediyorum. İşçi sınıfının partisi olmaktan, devrimci partiden ve bu partinin emeğine saygıdan söz ediyorum. Hukuksal hak aramanın yanında esas hak arama da buradan işçi sınıfından gelecektir.