Sanatta muhafazakarlık ve ilericilik (Mehmet Yılmaz )

Pazartesi, 04 Haziran 2012 09:52

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, edebiyatçı Prof. Mustafa İsen’in "muhafazakâr estetik ve sanat normlarının oluşturulması gerektiği”ni söylediğinden beri, gerek medyada gerek sanat ve kültür çevrelerinde “muhafazakâr sanat olur mu, olmaz mı” türünden tartışmaların yapılmakta olduğu hepimizin malumu.

Konuyla ilgili olarak 2004-2008 arasında çalıştığım Cin.s.el Şeyler ama özellikle de ondan doğan Sakıncalı, Çünkü Edepsiz adlı dizilerim geldi aklıma. Sakıncalı, Çünkü Edepsiz sergimle eşzamanlı, aynı adla bir de kitap yayımlamış, ‘Durum ve Çağrı’ bölümünü şöyle bağlamıştım:

“Her türlü uyuşturucu inanç ve davranışı sorgulayan, eleştiren ve çomak sokanlar öteden beri iktidarlar tarafından sakıncalı sayıldı, sayılıyor. O halde, sakıncalı olmanın zamanıdır. Amerikan dostu iktidar bir yandan bireyleri dinî ve ahlakî hassasiyetler motifleriyle süslü bir örtünün altına sokmaya çalışıyor bir yandan da ruh sağlığını bozmadan tecavüz eden din bezirgânlarına ortam hazırlıyor. Kendisi gibi düşünmeyenlere, eleştirenlere ‘edepli ol edepli!’ ya da ‘artistlik yapma lan!’ diyor hatta açıkça tehdit ediyor. Kendi eğilimindeki belediyeler alkol satanları ulu orta dövüyor içenleri ahlâksızlıkla suçluyor. O halde, artistlik yapmanın, edepsiz olmanın zamanıdır. Evet, Picasso’nun dediği gibi: “Sanat asla edepli olmamıştır. Zaten edepli olsaydı sanat olmazdı.”

Sakıncalı, Çünkü Edepsiz dizisi, kısmen daha edepli sayılan İkizler dizisini doğurdu. Bir yıldır bu diziye yoğunlaşmış olduğumdan, ‘muhafazakâr sanat’ tartışmalarına uzak kalmıştım. Konuya değinmeye karar verdim.

Muhafazakâr sanat ve sanatçı olur mu, olmaz mı olursa nasıl olur? Muhafazakâr biri, ilerici bir sanat yaratabilir mi? Ya da tersten bakarsak, kendini ilerici sayan bir sanatçının eseri, ille de ilerici mi olur? Sanatta muhafazakârlığın ve ilericiliğin herkesi tatmin edecek ölçütleri var mıdır varsa nedir?
Medyada bu sorunlar tartışmaya açıldığında, bilindiği üzere, Türkiye sanat ortamından önemli bir kitle “muhafazakâr sanat da olmaz, sanatçı da” dedi. İlginç olan, siyasal anlamda kendini muhafazakâr sayanlardan bazılarının da benzer beyanlarda bulunmasıydı.

Bu tartışmaya neden olanların niyetlerini, kafalarının nasıl çalıştığını kestirmek zor değil. Ülkenin genel gidişatı ortada. Ama yine de bu tip tartışmaların yararlı olduğunu düşünenlerdenim. Ülkemizdeki tartışmaya daha sonra dönmek üzere, gelin önce muhafazakârlık kavramına kısaca bakalım:

Muhafazakârlığı sistemli bir düşünce olarak ilk savunan kişi, İngiliz devlet adamı, siyaset felsefecisi ve estetik kuramcısı Edmund Burke’dir (1729-1797). Burke, 1789 Fransız Devrimi zamanında yaşamış, devrime karşı çıkan bir düşünürdü. O yıllarda İngiliz devlet adamları arasında Fransız Devrimi'nin İngiltere'ye yayılacağı endişesi yaygındı. Burke, keskin ve ani toplumsal dönüşümlerin yarardan çok zarar getireceği iddiasıyla, Fransız Devrimi'ne karşı sistemli bir ideoloji oluşturmuştu. Ona göre, Aydınlanma düşünürlerinin insan aklını yüceltmeleri hayra alamet değildi. Akıl, güvenilir bir yol gösterici olamazdı. Estetik alanındaysa, Yüce ve Güzel Üstüne Düşüncelerimizin Kökenine İlişkin Felsefî Bir Araştırma adlı çalışmasıyla Denis Didero, Immanuel Kant ve G. E. Lessing’in dikkatini çekmeyi başarmıştı. Burke bu çalışmasında, John Locke’un duyumcu ruhbilimi kuramı çerçevesinde, güzel-lik ve yüce-lik kavramlarını ele almış bunların gücünün, korkuyla karışık bir şekilde, dinden ve siyasetten kaynaklandığını iddia etmişti.

Bekir Berat Özipek’in muhafazakârlık tanımı da Burke’yle örtüşmektedir. Ona göre, “muhafazakârlık, insanın akıl, bilgi ve birikim bakımından sınırlılığına inanan, bir toplumun tarihsel olarak sahip olduğu aile, gelenek ve din gibi değer ve kurumlarını temel alan, radikal değişimleri ifade eden sağ ve sol siyasi projeleri reddederek ılımlı ve tedrici değişimi savunan ve siyaseti, bu değer ve kurumları sarsmayacak bir çerçeve içinde sınırlı bir etkinlik alanı olarak gören bir düşünce stili, bir fikir geleneği ve bir siyasi ideolojidir.

Gerek Batı’da gerek bizde muhafazakârların en çok dillendirdikleri ve savundukları kavramlar, görüldüğü üzere, başta din olmak üzere, ahlâk, toplumun değer yargıları, gelenekler, ailenin mahremiyeti, büyüklere saygı, maneviyat gibi kavramlardır. “Biz büyüklerimizden böyle gördük, böyle isteriz” sözü, belirgin bir muhafazakârlık göstergesidir. Yine, dünyanın her yerinde, açık ya da örtülü, muhafazakâr partilerin dinsel, ahlakî ve manevî kavramlarla harmanlanmış bir söylemle siyaset yaptıkları görülmektedir.

Kendini solda görenlere, özellikle muhalefette olanlara göre, işte tam da bu yüzden, muhafazakârlık bir sağ ideolojidir. Akla şüpheyle yaklaştığı ve devrimsel dönüşümlere direndiği için, kabul edilemez. Onlara göre, muhafazakârlık, tam anlamıyla gericilik demek olmasa da, onunla birinci dereceden akrabadır mücadele edilmelidir.

İşin doğrusu şu ki, herkes kendi durduğu yerden tanımlamaktadır muhafazakârlığı. Kendini liberal ya da sağda gören bazılarına göre, örneğin, eski Doğu Bloku ülkelerinin Marksist yönetimleri değişime ayak uyduramadıkları için, yani muhafazakârlaştıkları için yıkılmışlardır. Yine, Kemalizmin de benzer açıdan belli çevrelerce eleştirildiği bilinmektedir. Görünüşe göre herkes ‘değişim’den yana ancak, bu kavramın içini kendine göre dolduruyor.
Meseleyi sanata çekersek: Genel yargılardan ziyade örneklerle ilerlemek istiyorum. Çünkü bir tek istisna bile, genellemeleri delmeye yeter. İstisnalar önemlidir – hele de o istisna ‘görmezden gelinemeyecek’ cinstense.

‘Muhafazakâr sanat olur mu olmaz mı’ sorununa daha sonra dönmek üzere, önce ‘muhafazakâr sanatçı’ konusunu ele almak istiyorum. Konuyla ilgili, ilk olarak ünlü Fransız romancı Honoré de Balzac (1799 - 1850) geldi aklıma. Balzac bir soylu olduğundan, tıpkı Burke gibi, 1789 Fransız Devrimine karşıydı. Manevî değerlerle arası nasıldı bilmiyorum ama siyasal anlamda tam bir muhafazakârdı Balzac. Çünkü kral ve soyluların egemen olduğu zamanları özlüyordu. Burjuvazi 1789’da eşitlik, özgürlük ve kardeşlik adına bir devrim gerçekleştirmiş ama para, zevk ve gücün temel amaca dönüştüğü, soylu inceliklerden yoksun bir düzen yaratmıştı. Burjuvaziye duyduğu işte bu aristokratça nefret, Balzac’ı doğmakta olan kapitalizmin iç yüzünü açığa çıkarmaya itmişti. Eşitlik, saçma bir düştü ve dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zamanında gerçekleşmemişti onun gözünde. Yani, ‘siyasal tutuculuk’ ile ‘sanatsal ‘ilericiliğin’ buluştuğu bir şahsiyetti Balzac. Görüşlerini inşa ederken, düşünce, ideoloji ve ekonomik yaşam arasındaki karmaşık ilişkiye dikkat etmişti. Özetle, roman ve eleştirilerinde “bir düşüncenin ideolojik olma özelliğini, Marx’tan önce, Marx’ın da kabul edeceği bir biçimde” bulgulayan biriydi Balzac.

Resim alanındaysa, örnek olarak modern sanatın köşe taşlarından Vasili Kandinski’yi vermek istiyorum. Gerek Sanatta Manevilik Üzerine adlı kitabını okuyanlar gerek daha etraflıca inceleyenler, onun koyu bir dindar (Hıristiyan) olduğunu, modern bilimin temeli sayılan pozitivizme açıkça karşı çıktığını anımsayacaklardır.

Peki, dinsel anlamda manevî değerlere bağlı biri olarak, Kandinski’nin sanatına muhafazakâr diyebilir miyiz? Ne haddimize! Tam tersine, Kandinski sanatta gerçek bir ilericiydi, devrimciydi. Peki, muhafazakâr birinin devrimci bir sanat yapması nasıl mümkün olmuştur?

Kuşkusuz, zamanın ruhunu sezmişti sanatçı. 20. yüzyıl başlarında sanatın doğasını, resmin iç siyasetini, gidişatını derinden hissettiği içindir ki, gözlerini geçmişe değil geleceğe dikmişti asıl ilhamını geçmişten değil, gelecekten almıştı Kandinski. ‘Öz kültür’ ya da ‘halkın değer ve beklentilerine saygı’ adına, örneğin, dinsel ikonaları modernleştirmek gibi, yüzeysel ve sınırlayıcı bir tutumun tuzağına düşmemişti.

Biliyorsunuz, yüzyıllardan beri süregelen temsil geleneğinin dışına çıkmak için 20. yüzyılın başlarında bazı sanatçılar doğayı çağrıştıran her türlü nesne görüntüsünden mümkün mertebe uzaklaşmayı hedeflemişlerdi. Kandinski’nin şansı, tarihin garip bir cilvesi olarak, gerçeğin fizikötesi, manevî bir şey olduğu yolundaki dinsel inancın, o süreçteki sanatsal eğilimle buluşmuş, örtüşmüş olmasıdır.

İşin püf noktası burada yatmaktadır: Çağın ruhunu, resmin iç siyasetini kavrayan Kandinski, eleştirel bir tavırla, yüzyıllardır süregelen temsil geleneğine (yani, halkın alıştığı resmetme tarzına) başkaldırmıştır. İşte, Kandinski dâhil, bütün büyük sanatçıları ateşleyen, yeni yollar açmaları konusunda ilham veren kavramlardır eleştiri ve başkaldırı. Bizim muhafazakârların anlayamadığı, göremediği (ya da görmek istemediği) tutumdur bu. Sanatta ille de bir gelenekten bahsedilecekse, bu, olsa olsa eleştiri ve başkaldırı geleneği olabilir.

Gerçek şu ki, sanat özü itibariyle anarşisttir. Gerçek sanatçı otorite ve gelenekleri eleştirmekten, yaramazlık yapmaktan, hatta saldırmaktan çocukça bir keyif alır eski köye yeni adet getirir. Bu, sanatın kendi ahlâkıdır. Sanatın ahlâkı, bir çeşit anarşizmdir. Sanat tarihi defalarca göstermiştir ki, tıkanıklığı aşmanın, yaratıcılığın başlıca yolu, sanatsal anarşizmden geçmektedir.

Hangi partiye oy verirse versinler, hangi siyasal sistemde yaşamış olursa olsunlar, sanat söz konusu olduğunda, bütün büyük sanatçılar anarşistçe davranmış geleneksel anlatım biçimlerine sığınmamış, içine fırlatıldığı geleneği sürdürmemiş tam tersine, yeni biçimler yaratmış, yeni yollar açmış gelecek kuşaklara ilham vermişlerdir. İşte, Picasso’nun “Sanat asla edepli olmamıştır. Zaten edepli olsaydı sanat olmazdı” sözünün gerçek anlamını da burada aramak gerek kanımca.

Eleştiri ve başkaldırıdan nasiplenmemiş birine, olsa olsa, başkasının açtığı yolda ilerleyen usta denebilir. Sanat ve zanaat arasındaki ince ayrım da burada yatmaktadır. Biri yaratır, diğeri geleneği sürdürür. Biat kültürüne bağlı olanların bunu anlaması zor, hatta olanaksızdır. Zaten, yaratma sözcüğünden rahatsız oldukları çoğumuzun malumudur.

İktidar çevresinin muhafazakâr bir sanat isteme nedenlerine gelince görünürde başlıca iki olasılık var: Ya sanatın doğasından bihaberler ya da biat kültürünü daha da yaygınlaştırmak, rahatça sürdürmek istiyorlar. Sizce hangisi?

Her durumda, ben Picasso’nun sözünü aklımda tutmaktan yanayım.

Mehmet Yılmaz

1) Mehmet Yılmaz, Sakıncalı, Çünkü Edepsiz, Ütopya Yayınevi, 2011: 106.
2) Güçlü, B., E. Uzun, H. Yolsal (haz.), Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, 2002: 268-69.
3) http://www.muhafazakar.com/box.asp?do=shw&k=1
4) Arnold Hauser, Sanatın Toplumsal Tarihi, çev. Yıldız Gölünü, 1984: 233-250 Mehmet Yılmaz, a.g.e., s: 94.
5) Kandinski, Vassili, Sanatta Manevilik Üstüne, çev. A. Necati Bigalı, Özden Ofset, İzmir, 1981 Nazan İpşiroğlu, Kandinsky’nin sanatı tinsel mi zihinsel mi?, http://ceviribilim.com/?p=5291
6) Mondrian’ın sanatsal macerası da buna benzer bir süreçte biçimlenmiştir.