Liberal soldan Ekim Devrimi yorumları (Ahmet Şahin)

-
Pazar, 11 Kasım 2012 09:09

7 Kasım Çarşamba günü Ferdan Ergut’un, Turnusol isimli internet sitesinde “Ekimi Yorumlamak” başlığıyla bir yazısı yayınlandı. Ergut yazısına Ekim Devrimi’nin son derece önemli bir tarihsel olay olduğunu ve solda siyaset yapanlar açısından da özel bir yeri olduğunu belirterek başlıyor. Ama ona göre Ekim’in bu ölçüde önemli olması 3 temel sorun yaratmıştır.

“Birincisi, belirli tarihsel ve mekânsal koşulların ürünü olan bir devrim evrenselleştirildi ve neredeyse devrimlerin genel yasası olarak sunuldu. Bununla bağlantılı ikincisi, başka coğrafyalarda ve başka zamanlarda farklı haksızlıklara karşı farklı biçimlerde mücadeleler vermiş milyonların tarihsel tecrübesine göreli bir duyarsızlık peyda oldu. Ve nihayet üçüncüsü, kendi mücadelelerimizde bu anlatı bize doğru bir rehberlik yapmadı. Oysa başka bir anlatı mümkündü”…

Yazara göre Lenin’in ve Bolşeviklerin Ekim Devrimi’nin gerçekleşmesindeki rolleri devrimi yapan kitlelerin aleyhinde abartıldı.

“Batı’nın anti-komünist tarihçiliği iktidar hırsıyla yanıp tutuşan maceracı bir Lenin portresi çizerken, Sovyetlerin resmi tarihçileri bu algıyı tersinden yeniden üretiyordu. Bu grup için de sonuçta Ekim Devrimi, Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin dâhiyane stratejileri üzerinden açıklanıyordu. Her iki tarihçiliğin görmezden geldiği kısım, Ekim Devrimi’nin “aşağıdan yukarı” tarihiydi.”

Elbette tarihte hiçbir olay yeniden yaşanmaz ve Ekim Devrimi de yaşanmayacaktır. Bu anlamda o dönemde ortaya çıkan tüm kurumların yeni devrim süreçlerinde de ortaya çıkmasını beklemek, aynı konular etrafında, aynı saflaşmaların yaşanacağını sanmak, Marksizm’den hiçbir şey anlamamayı gerektirir. Ama yazar bu anlamda bir evrenselleştirmeden söz ediyor olamaz, çünkü solda bu ölçüde çocukça düşler kuran hiçbir akım bulunmuyor. Marksistler, Ekim Devrimi’nden ve Lenin’den modelleri ve şablonları değil, yöntemi öğrendiler. Eşitsiz gelişimi, öncülük teorisini ve işçi sınıfı partisinin ideolojik bağımsızlığının önemli olduğunu öğrendiler örneğin. Ve eğer bu öğrenilenler evrenselleştirilmezse, Ekim Devrimi’nin neden önemli ve değerli olduğu sorusunu yanıtlamak çok zor olur. Elbette Ekim’in derslerini hayata geçirmek her coğrafyada ve tarihsel bağlamda yeniden analiz yapmayı gerektirir. Buna literatürde somut durumun somut tahlili dendiğini bilmeyen bir sosyalistin var olduğunu sanmıyorum. Öyleyse yazar neden böyle bir iddia öne sürüyor? Yazarın karşı olduğu, Ekim Devrimi’nin yalnızca biçimsel olarak değil, yöntemsel olarak evrenselleştirilmesidir de. Lenin’de evrenselleştirilmesini kabul edebildiği tek özellik, aşağıda göstereceğim gibi aslında hiç var olmayan bir özelliktir. Bence söylenmek istenilen şu: Ekim devrimi tarihte saygın bir yeri hak etmekle birlikte ondan çok şey öğrenemeyiz. O, tarih sayfalarındaki saygın yerinde kalsın, ama biz bugün bildiğimizi yapalım. Ekim, ayağımıza dolanmasın. Çünkü eğer Ekim devriminin ve Lenin’in yöntemi evrenselleştirilirse liberal solun, solun sınırları içinde tanımlanmasının olanağı kalmaz. Amaç kuramdan özgürleşmektir. Aslında yazarın temsil ettiği liberal sol çizgi, Marksist kuramdan özgürlüğünü yıllar önce ilan etti. Sosyalist hareketten koptu ve kopuşunu sosyalist hareketin tarihine yönelik engin bir aşağılama ve küfür literatürü ortaya koyarak pekiştirdi. Ama ilginç olan şu ki, devrimciliğin kamuoyu nezdinde bir türlü yok edilemeyen prestijinden ekmek yeme çabasını bir türlü bırakmadı. Ergut iddialarını daha sonra Birikim’de yazacağı bir yazıda tarihsel verilerle destekleyeceğini söylüyor. Evet desteklemelidir. Ekim Devrimi hangi örneklerde gereğinden fazla evrensel kabul edilmiş? Marksistler nasıl işçi sınıfının devrimdeki rolünü hafifsemişler ve nerede ne zaman kitlelerin mücadele deneyimlerine duyarsız kalmışlar? Bunları hep nesnel verilerle kanıtlamalı. Ama kıyıda köşede kalmış değil de baskın eğilimin kendi anlattığı gibi olduğunu kanıtlayacak önemli örnekler seçmeli.

"Ekim Devrimi’nin, Bolşevikleri merkeze alan “yukardan aşağı” anlatılarında pek de vurgulanmayan o işçiler, 1905’deki kitlesel grevleriyle nelere kadir olduklarını hem Çara hem de devrimcilere gösteriyorlardı.”

Okuduğum, Marksistler tarafından yazılmış hiçbir metinde işçi sınıfının gücünün ve devrimdeki rolünün vurgulanmadığına şahit olmadım. Umarım yazar Birikim’de, tam olarak hangi tarih metinlerinden söz ettiğini de açıklar. Yukarıdaki alıntıdan şunu anlıyoruz ki, 1905’ten önce devrimciler, işçi sınıfının nelere kadir olduğunu bilmiyorlarmış… Bu koskoca bir yalandır. Lenin’in ve diğer Marksistlerin 1905’ten önce yazdıkları biraz okunursa yalan olduğu açıkça ortaya çıkacağından, herhangi bir alıntı verip yazıyı uzatmaya gerek duymuyorum. Ferdan Ergut herhalde “Halkın Dostları”nı, “Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi”ni ve “Ne Yapmalı”yı okumuştur. Ama belli ki unutmuş. Unutmuş ki, yazının devamında, Lenin’den öğrenebileceğimiz tek şeyin kitle kuyrukçuluğu olduğunu okuyoruz.

“Aslında Bolşevikleri ve Lenin’i diğerlerinden ayıran unsur, kitlelerin taleplerini çok iyi bir şekilde analiz edip o talepleri sahiplenmeleri olmuştu. Kent yoksulları ekmek istiyordu işçiler daha fazla ücret daha az çalışma saatleri istiyordu toplumun yüzde 80’ini oluşturan köylüler toprak istiyordu. Hepsi birlikte ise savaşın bitmesini, yani barış istiyordu.

Bolşeviklerin sloganı “Ekmek, Barış, Toprak” bu dönemde müthiş bir kitleselleşme sağladı.”

“Kitleselleşmeyi sağlayan bu sloganın hiçbir sözcüğü Bolşeviklerin icadı değildi. Lenin’in tek yaptığı kitleyi izlemekti.”

Kimse Leninist olmak zorunda değil. İsteyen liberal de olabilir, her ne istiyorsa onu da olabilir. Lenin ağzıyla söylersek, “herkes bataklığa gitmekte özgürdür” ama bunu yaparken Lenin’in yakası bırakılmalıdır. Her isteyenin kendine göre bir Mustafa Kemal yarattığı gibi, ihtiyaca göre bir Lenin yaratmak olmaz. Lenin’in iç tutarlılığı yüksektir ve insanı utandırır.

“Yığın hareketinin çok önemli bir olay olduğu tartışma götürmez. Ama sorunun özü yığınsal işçi sınıfı hareketinin ‘görevleri belirleyeceği’ sözünün nasıl anlaşılacağındadır. Bu iki biçimde yorumlanabilir. Bu ya bu hareketin kendiliğindenliği önünde boyun eğmek yani sosyal demokrasinin rolünü işçi sınıfı hareketine tabi duruma indirgemektir (ki ‘Raboçaya Mysıl’, öz-kurtuluş grubu ve öteki ekonomistler bunu böyle yorumlamaktadırlar) ya da bu yığın hareketinin karşımıza yeni teorik, siyasal ve örgütsel görevler, yığın hareketinin ortaya çıkmasından önceki dönemde bizim için doyurucu olabileceklerden çok daha karmaşık görevler çıkardığı anlamına gelmektedir.” (Lenin Ne Yapmalı?)

“Raboçeye Dyelo, dünyasal bilgeliğin bu büyük kuralını bile genelleştiriyor ve ‘İskra ile Zarya’yı ‘programlarını şekilsiz kaos üzerinde dolaşan bir ruh gibi, hareketin karşısına çıkarmakla’ suçluyor. Ama sosyal-demokrasinin işlevi, kendiliğinden hareketin üzerinde dolaşan bir “ruh” olmak ve bununla yetinmeyip bu hareketi ‘kendi programı’ düzeyine yükseltmek değil de nedir? Bu işlev, herhalde hareketin kuyruğunda sürüklenmek olamaz…” (Lenin Ne Yapmalı?)

Lenin “Ne Yapmalı”da kaç yerde işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürmekten söz eder? Ve kaç yerde, kendiliğindenliğin önünde boyun eğmekten? Ferdan Ergut gençliğinde okuduğu kitapları sonra da arada bir karıştırsaydı keşke. Bunları söyleyen Lenin’in tek yaptığı kitleleri izlemek demek… Yazar Bolşeviklerin devrimden sonra, programda olmamasına rağmen toprağın kolektifleştirilmeden köylülere dağıtılmasına izin vermesini örnek gösteriyor. Bu, iktidarı almanın ve iktidarda tutunabilmenin, köylülerle yapılan ittifaka bağlı olmasındandı diye biliyorduk. Ama şimdi öğreniyoruz ki, Lenin’in halkı izlemesinden, halk ne derse onu yapmasındanmış. Lenin elbette emekçi kitleleri çok yakından izliyor, onların istemlerini biliyordu. Ve söylemini onlara en hızlı ulaşabileceği şekilde kuruyordu. Ama programı ve tarihsel hedeflerini ortalama anlayışlara göre değil, Marksist birikime göre belirliyordu. Zaten devrimci siyaset, sınıfın güncel talepleriyle tarihsel görevleri arasındaki bağı kurma işi değil midir? “Ne Yapmalı”da, Kautsky’den şu pasajı aktarıyor:

“Elbette bir öğreti olarak sosyalizmin kökleri tıpkı proletaryanın sınıf savaşımı gibi modern ekonomik ilişkilerde bulunmaktadır ve sosyalizm ikincisi gibi kapitalizmin yığınlarda yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı savaşımdan ortaya çıkar. Ama sosyalizm ve sınıf savaşımı yan yana doğar, birbirinden değil her biri farklı koşullarda ortaya çıkar. Modern sosyalist bilinç, yalnızca derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de, modern iktisat bilimi, diyelim modern teknoloji kadar, sosyalist üretim için bir koşuldur ve proletarya, ne denli isterse istesin, ne birini ne de ötekini yaratabilir her ikisi de modern toplumsal süreçten ortaya çıkar. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın katmandır. Modern sosyalizm bu katmanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır ve bunu entelektüel olarak daha gelişmiş olan ve koşulların elverdiği yerlerde modern sosyalizmi, proleter sınıf savaşımına sokan, proleterlere iletenler de bunlar olmuştur. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç proleter sınıf savaşımına dışardan verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden çıkan bir şey değildir.” (Lenin Ne Yapmalı?)

Böyle düşünen birinden ne kadar zorlarsanız zorlayın, bir liberal solcu çıkartamazsınız. Ergut bunu yapmaya, en azından Lenin’de onun yönteminde kendi pratiğine kapı açacak bir yan bulmaya çalışıyor. Bulamayınca da kendi kafasından bir Lenin yaratmaya girişiyor. Ve tarihi kendi liberal bakış açısına göre yorumluyor, hatta yeniden yazıyor. Bu anlayışa göre “Aşağıdan”, “Taban”dan gelen her şey kutsaldır. İşlenmiş, bütünlüklü ve gelişkin kuram sevilmez. Aşağıdan olana romantik bir olumluluk yüklenir. Aşağıdan oluştuğu varsayılan düşüncelerin, gelişkin kuramlardan daha çok ideolojik süreçlere tabi olduğu ve manipülasyona daha açık olduğu göz ardı edilir. Ve tabi “Taban”a daima liberal solcuların tercih ettiği görüşler atfedilir. O Taban nedense hep demokrasiden ve özgürlüklerden yanadır. Ve liberal solcu aydınlar, nerede ve ne zaman olduğu bilinmez ama hep halkla iç içedir. Liberal solculuk, çocukça saflıkla hinoğlu hinliğin özgün bir karışımıdır. Şöyle diyor yazar:

“Fransız Devrimini Jakobenler üzerinden, Rus Devrimini Bolşevikler üzerinden açıklamak o devrimleri azımsamaktan başka bir anlama gelmez. Fransa’nın her yerinde binlerce köylü 1789’da ayaklanarak, şatoları ve içlerindeki vergi ve borç kayıtlarını yakmak suretiyle feodalizmi fiilen ilga ederlerken Jakoben nedir, Jironden nedir zerre bilgileri yoktu…”

Evet yoktu. Tam da bu nedenle jakobenler vardı. Ferdan Ergut tarihi insanın bilinçli eyleminden ve devrimi devrimcilerden arındırmaya çalışıyor. Fransız Devrimini Jakobenler, Ekim Devrimini Bolşevikler olmadan açıklayabilse çok mutlu olurdu. Marksist öncülükten yoksun bir kitle hareketi, tüm özverisine, kararlılığına ve hatta tüm gücüne rağmen, modern toplumsal formasyonun karmaşık ideolojik aygıtlarıyla, düzenin örgütlülüğüyle ve bilinçliliğiyle başa çıkamaz. Üretim ilişkilerini ve tüm üstyapı kurumlarını dönüşüme uğratıp yerlerine yenisini koyamaz. Bu karmaşık görevlerin üstesinden gelmek için Marksizm’in sağlayacağı düşünsel araçlara ve tarihsel perspektife ihtiyaç duyar. Gelişkin kuram ve tarihsel perspektif, günlük yaşam pratiklerinden çıkmıyor. Tarih boyunca kanıtlanan bu olgu, en son “Arap Baharı”nda yeniden kanıtlanmadı mı? Liberal sol, tam da bütünlüklü kuramları küçümsediği için, tarihi ve toplumu anlama yeteneğinden yoksundur ve her zaman ortalama görüşlerin bir karışımını savunur. Her zaman kolay anlaşılanı seçer, sloganlar ve duygusal çağrışımlar aracılığıyla düşünür. Yine “Ne Yapmalı?”dan, bu son söylediklerimi tamamlayan bir alıntıyla bitiriyorum:

“Böylece, görüyoruz ki, düşünce kemikleşmesine vb. karşı üst perdeden söylenen sözler, teorik düşüncenin gelişmesi konusundaki ilgisizliği ve çaresizliği gizlemektedir. Rus sosyal-demokratlarının durumu, genel olarak Avrupa’daki (çok önceleri alman Marksist’leri tarafından da belirtilen) bir olguyu, yani o pek övülen eleştiri özgürlüğünün bir teorinin yerine bir başkasının konması demek olmayıp, her türden bütünleşmiş ve işlenmiş teoriden özgür olmak anlamına geldiğini, seçmecilik ve ilke yoksunluğu anlamına geldiğini açıkça göstermektedir.” (Lenin Ne Yapmalı?)