Bir Haber Okuması (Alperen İbrahimoğlu)

Salı, 07 Eylül 2010 12:35

Bu yazı Radikal Gazetesi’nin 5 Eylül 2010 tarihli sayısının arka kapağında yer alan manşetten yola çıkılarak yazılmıştır.

Radikal Gazetesi okuyanları ya da bir dönem onun haberleri ele alış şeklini “en azından zarar vermiyor” bakışıyla takip eden insanları çokça biliyorum. Yazılı ve görsel medya kanallarının hemen hemen hepsinde ele alınan bu haberi, tek bir iletişim aracı üzerinden çözümleyerek bir taşla iki kuş vurmak niyetindeyim.

Manşet “Yeni Osmanlı kadınları bunlar!” diye atılmış. Cümlenin sonundaki ünlem içimize ufak bir serinleme yaratsa da, haber başından sonuna kadar bambaşka şeyler anlatıyor. Bir İtalyan gazetesi, (Corriere della Sera) farklı iş dallarından beş Türk kadınla röportajlar yaparak, dönem Türkiye siyasetine, edebiyatına, medyasına, mimarisine, sanatçı algısına bir çözümleme getirmeye çalışıyor. Haberde ilk olarak Güler Sabancı ele alınıyor. En güçlü beşinci kadın alt başlıklı değerlendirmeyi yorumsuz aktarıyorum: “2004’ten bu yana 58 bin çalışanı olan bir imparatorluğun yöneticisi. Fortune dergisine göre dünyanın en güçlü beşinci kadını. Öteden beri Türkiye’nin AB üyeliğinin destekçisi’ cümleleriyle tanıtılan Sabancı’nın, “Pek yakında, bizim Avrupa’ya muhtaç olmamızdan ziyade, Avrupa bize muhtaç olacak. Biz temizlik işini Avrupa’dan önce yaptık: Finans sistemimiz saydam, 5 yıllık sağlıklı bir büyümenin ve yaygınlaşan yeni zenginliğin meyvelerini devşiriyoruz.”

Güler Hanım’ın hangi sınıfı temsil ettiğini herkes bilir. Onun için değerlendirmeye günümüz dünyası hakkındaki fikirlerinden başlayalım: Hanımefendi hem bir AB destekçisi hem de yaptığı harikulade çözümlemeyle yakında Avrupa’nın bize muhtaç olacağını, ekonominin tıkırında olduğunu ve bunun yeni kurulan bir ekonomik yapılanmayla yaratıldığını anlatıyor. AB’de, sosyalizmin dünyadaki hüzünlü yenilgisinden sonra uygulanmaya başlanan ekonomik yaptırımlar, bütün emekçi sınıflarının tarihle harmanlayarak bugünlere getirdikleri kazanımlarını ellerinden aldı. Yunanistan bir tatil köyüne, Almanya artık Alman vatandaşlarının bile standartlarını koruyamadığı ekonomik bir buhrana, İngiltere – tarihin en büyük politika devleti – kendi iç hareketlerini yönetemeyecek ve bunun sonucunda dünyayı daha acımasızca sömüren bir yapıya sürüklendi. Avrupa’nın bize muhtaç olacağı günleri görmek içten içe Türk halkını ve Türk kavramını gururlandırsa da, bunun hiçbir gerçekliğe oturmadığı aşikar. En güçlü hanımefendi, ikinci olarak, son beş yılda ekonominin saydam ve sağlıklı bir büyüme yaşadığından bahsediyor. Yedi senedir bu ülke topraklarında tek bir üretim alanı açılmamış, açık olan fabrikalar fahiş fiyatlarla sağa sola dağıtılmış ve üstüne üretim ya da ihracat yapan herkes işini kaybetmiş ithalat yapanlar ise köşeyi dönmüştür. Güler Hanım’ın saydamlıktan anladığı, iktidarın gözümüzün içine soka soka ülkeyi danaların daldığı bir bostana çevirdiği olabilir, fakat artık her şey çok daha saydam. Artık onursuzluğun, vatan hainliğinin, hırsızlığın ortada yapıldığı günlerde yaşıyoruz.

Bu alt başlığın devamında Radikal gazetesinin haberini yine aynen aktarıyorum: “ ‘İstanbul’un doğu kesiminde Şakirin Camii’nin projesini hazırlamış, en ünlü Türk mimar ve tasarımcı’ diye nitelenen Fadıllıoğlu’nun da ‘Yeni bir estetik anlayış gelişiyor. Şimdi modernizmi ihlal edip Osmanlı kökenlerimize ulaşmak mümkün’ dediğine işaret edildi.”

Eğer sanat milyon dolar harcayarak bir caminin her köşesine, havuzundan tutun da, camdan duvarlara kadar Allah yazmak ve Kuran’dan surelerle süslemekse ve bunu modernizm kisvesi altında biçimsel olarak ferah ve şaşaalı bir dille ifade etmekse, ben burada önce tasarım ve mimari üzerine haddimi aşarak birkaç kelime söylemek isterim. Osmanlı’da Türk sanatının büyük çoğunluğu sadece cami mimarisiydi. Savaşçı ve ganimetçi bir devlet olan Osmanlı bunun yanına iri kıyım kaleler inşa ederek -sanırım kendisinin bile tahmin etmediği- dünyaya ağır, tarihi kalıntılar bıraktı. İyi bir matematikçi olan Mimar Sinan’ın yaptığı güzel eserler dışında, Osmanlı’da görsel sanat, zanaat kıvamında kalmış ve bildiğiniz gibi, dinin getirdiği yasaklarla öteye geçememiştir. Şimdi bu çağda 2010 yılında, ülkemde hastaneden, okuldan çok cami varken, kültür merkezleri, tiyatrolar parmakla sayılacak kadar az ve zaten emekçi sınıflardan hiçbir bireyin gidemeyeceği rakamlarla biletler satarken siz niye cami yapıyorsunuz Sayın Fadıllıoğlu? Mimari ya da yapı sanatları diye tanımlayabileceğimiz bir üretim alanı sosyalizmde uygulanırken öncelikle toplumun ihtiyaçları belirlenir ve bunun üzerine yapılan bir ekonomik planla önem sırasına göre hayata geçirebilir. Buradan şu cümleyi yazmadan üçüncü hanımefendiye geçemeyeceğim: “Okul yap jet Fadıllıoğlu”

İpek Çalışlar Hanımefendiyle devam ediyoruz. ‘Başörtüsü şeriat değil’ alt başlıklı yazıda buyurun bakın ne söylemiş: “Mustafa Kemal Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın biyografisini kaleme aldığı kitabıyla tanınan yazar İpek Çalışlar’ın, ‘Ergenekon’ davasına da işaret ederek, ‘Kitabım nedeniyle bana dava açanlar, darbe girişimi suçlamasıyla şimdi içeride yatıyorlar. Türk kadını ılımlı İslam dünyasındaki kadınların gelişmesi açısından bir model işlevi görüyor’ değerlendirmesini yaptığı açıklandı.”

İpek Hanım’ın bahsettiği bu kitabını okumadım. Genelde okumalarımı ya da izlemelerimi bir arkadaşımın çok anlamlı çözümlediği gibi, bir metot üzerinden yaparım ve size de tavsiye ediyorum. Kelime kelimesine hatırlamasam da: “ Her şey okunamaz ve izlenemez. Her yıl binlerce kitap yazılıyor, binlerce film çekiliyor. Eğer hepsini izlemeye ve üstünde düşünmeye kalkarsak bunun sonu gelmez. Beyin ishali oluruz. Benim referanslarım vardır, eğer bir kitap ille okunacak, bir film illa ki izlenecekse referans aldığım bu yazarların değerlendirmelerinden yola çıkarım.”

İpek Hanım’a dönersek şu kısacık değerlendirmeyle onu geçiştireceğim: Türkiye’nin en büyük ve kafa karıştırıcı iktidar operasyonu olan Ergenekon, hem hukuk sisteminin işleyişi bakımından hem de dava dosyalarının ipe sapa gelmez içerikleri yüzünden tam anlamıyla Türkiye halkına polisiye- reality dizisi tadında günler, aylar yaşattı. İktidarın kendi derin devletini yaratma isteği, eski iktidarın (gözle görünmeyen iktidar) bir ipte iki cambaz oynamaz deyimiyle kolayca açılanabileceği gibi, AKP’nin ayağına dolaşması, bu ikinci restorasyon dönemini zorunlu kıldı.

Pek değerli İpek Hanım gaf yaptığından habersiz: “ Eskiler tü kakaydı, onlar beni sevmedi. Şimdikiler ne giysem beğeniyor” algısıyla yeni iktidarı halkın acılarından ağırlaşan yükünün altında omuz koyuyor.

Haber şöyle devam ediyor:
“Yazıda, Burcu Esmersoy’un Türkiye’de en popüler spor sunucuları arasında olması, Songül Öden’in Arap dünyasında da büyük ilgi gören ‘Gümüş’ dizisi sayesinde bir ‘diva’ haline gelmesi de, çağdaş Türk kadınının çeşitli alanlardaki başarısının örnekleri arasında sayıldı.

Dergide, Türkiye’deki başarılı aktrisler arasında yer alan Lale Mansur’unsa ‘Başörtüsü şeriat değildir. Başları örtülü olup benden daha feminist olan kadınlar da var. Artık organize oluyorlar, haklarını arıyorlar, daha iyi sosyal koşullar istiyorlar’ dediği açıklandı. “

Burcu ve Songül Hanımlar hakkında yazılan satırlara anlam veremedim. Medyanın olmazsa olmazı güzel kadın mevhumundan benim Hacer Halamın, sabahın beş buçuğunda öğrencilerine gitmek için uyanan Sezen Öğretmen’in nasıl bir feyz alması gerektiğini lütfen bana açıklayın…
Lale Mansur’ un canı sıkılmış. Oyunculuğu hakkında söz söylemek bana düşmez. Bulunduğu projelerin birçoğunda rolünün hakkını vermiştir. Ama diyorum ya canı sıkılmış. Birkaç gün önce öğle vakti NTV’de katıldığı bir programda ‘Evetçi’ olduğunu haykırırken, aralarda güneşte ısınmış limonata tadında 12 Eylül darbesinin acılarına el atıyor ve bir taraftan da yine kendini kaybetmiş bir şekilde “yetmez ama evet” diye bağırıyordu. Bu adamlar katlettikleri devrimci gençlerimizin fotoğraflarını, akılları donduracak bir aymazlıkla Muhsin Yazıcıoğlu gibi bir kontr-gerillacıyla aynı afişe bastırıyor. Eğer Lale Hanım görmek ya da duymak isterse, tarih bilinci olan her insanın kitaplığında, duvarında birkaç fotoğraf bulunur bu yiğitlerin. Buyursun gelsin Eğer ‘hayır’ derse ve idrak dahilinde çıkan bir hayır ise bu, eminim ki bu bilinçli kimseler en sevdiği kitaplardan birini ona seve seve hediye edecektir. Bilinci hazır açılmışken yükleme yapmak gerek pek tabii. Son olarak feminizmden dem vuran Lale Hanım’a, özetle sosyalizm bilinciyle inşa edilmemiş bir feminist bilincin işe yaramayacağını, meselenin başörtüsünde değil, başörtünün içindekinde olduğunu söylemem gerek. Ama içindekinin dışı başörtüyle kaplı olunca içinden dışına pek bir şey çıkmıyor.

Evet, uzun bir yazı oldu finale gelirsek, Yeni Osmanlı Kadınları diye isimlenen bu insanlara ve bu hakareti onlara yapan dergi ve gazete editörlerine: Eski Osmanlı’daki kadından bahsetmekte fayda görüyorum. İslam dininin bir sonucu ve Osmanlı’daki eksiksiz yansımasıyla Osmanlı’da kadın tarihler boyunca amaçtan ziyade araç olarak değerlendirilmiştir. Kadına üremek ve bir binanın içinde dünyalar kurdurtmaktan başka bir anlam yüklemeyen bu anlayış, yenisiyle eskisiyle tamamen tarihin tozlu sayfaları arasında yerini almak zorundadır. İleride bu sayfaları biraz utanıp sıkılarak okuyabiliriz. Topluma ideal kadın diye sunulan bu beş kadın ve benzerleri için söylenebilecekler, zaytung isimli web sitesinin akrep burcu için yapılan şu yorumuyla nihayet sona eriyor:

AKREP (24 Ekim - 22 Kasım)
Her ne kadar Denizli'nin Serince İlçesi'ne bağlı 200 haneli Elmacık Köyü'nde yaşayan, 4 çocuk annesi bir ev hanımı olsanız da, Jüpiter ısrarla bu hafta iş hayatınızda olumsuz gelişmeler yaşanabileceğini, ofiste gergin saatlerin sizi beklediğini söylüyor. Gezegen işte, laf da anlatamıyoruz... Neyse, tandırın altına odun atarken falan dikkatli olun siz de artık...

Alıntılar:
Radikal Gazetesi haberinin linki: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1017...
Zaytung astroloji sayfası alıntısı:
http://www.zaytung.com/astrolojiarsiv.asp?pg=10