Ertuğrul Özkök’e…

Cumartesi, 28 Haziran 2008 13:51

"Yine Ben Bir Gün Organik Aydın iken..."

Kendisinin kullanmayı çok sevdiği bir kalıpla başlarsak:

"Gelin itiraf edelim".

Acaba bugün TÜSİAD yatağın ne tarafından kalkmış, Türkiye'nin geleceği için ne gibi 'uzlaşma' arayışlarına gidecekmiş, sınıf vurgusunu bulandıran ne tür ideolojik tutkallara sarılmış diye merak etsek, kendisini mutlaka okuma ihtiyacı hissediyoruz, değil mi? Biz istemesek de elimiz bağımsız bir nesne gibi gidiyor beynimizi dinlemeyerek.

Aslında ona 'beyaz sermayenin prensi' adı uygun gidebilirdi ama maalesef artık prensliğe yaşı tutmuyor. Ancak yine 'gelin itiraf edelim', ruhu hakikaten genç olmalı ki, kendi çapında iyi kötü bir geleneği olan bir burjuva gazetesini "seksi fotoğrafları için tıklayınız"lar toplamına dönüştürmeyi başardı.

Bakalım bugün neler demiş? Ama önce kısa bir kuramsal özgeçmiş.

Ertuğrul Özkök burjuvazinin organik aydınının kusursuz bir örneğidir. Yani temsil ettiği sınıf olan burjuvazinin ideolojisini yaymak, siyasi ve iktisadi eylemlerini meşrulaştırmak ve bunların toplumun geniş kesimlerinde kabul görmesi için çalışır.

Ama sanılmasın ki bunu yaparken söz konusu ideolojinin kendisi hakkında bilgi verir, ya da bir düşünce sistemi olarak ne kadar 'güzel' ve 'tutarlı' bir şey olduğu hakkında bizi ikna etmeye çalışır. Buna gerek var mıdır?

Tersine bunu, içine ideoloji bulaşmamış bir yaşam biçimi olarak bize yaşatır, -asla anlatmaz. Kabul görmesi gereken 'normal' değerlermiş gibi sunar ufacık bir azınlığın alışkanlıklarını, tüketim kalıplarını, yüksek sosyete yaşamlarını, değerlerini, çıkarlarını v.s. (*).

Temsil ettiği sınıfın çıkarları doğrultusunda toplumu etkileme ve bir kanaat önderi olma özlemi hissedilir onda. "Ben yapıyorum, siz de yapsanıza" mesajı vardır, özellikle doğrudan siyasi gündeme değinmeyen her yazısında. Telkin yerine temsil ön plana çıkar, böylece onunla sevinip onunla üzülmemiz, onunla bir olmamız beklenir.

Örneğin pazar günleri içtiği bilmem kaç yüz dolarlık şaraptan bahsedebilir, yurtdışı gezilerinde ziyaret ettiği lüks restoranların menülerini bize detaylandırır, tanıştığı -ve ne hikmetse hep 'sempatik' diye nitelediği- siyasi liderlerle ya da ünlülerle yaptığı sıcak sohbetleri bizimle paylaşır.

Bu tür ideolojik yapılandırmalar sonucundadır ki orta sınıfların emekçilerin yanında değil de burjuvazinin yanında saf tutmasına tanık oluruz. Hatta emekçilerin kendisinin bile burjuvazinin yanında olduğunu görebiliriz. Bir yaşam biçimi olarak burjuva ideolojisine hayranlık duyulmaya başlanır, sömürüsü ve şiddeti sorgulanmaz. 'Bir gün ben de öyle olabilirim, öyle yaşayabilirim' düşüncesi öne çıkar çünkü.

***

Tam da siyaset ile ilgili değilmiş gibi anı ya da hikâye formatında yazarken, tam da 'siyaset dışı' bir sanat olayına imza atarken -seçme opera klasikleri CD'si çıkarmak gibi-, 'arta kalan zamanda' yapıyormuş gibi yaptığı her şeyin Özkök'ün aslında en siyasi ve sınıf temelli eylemlerini oluşturduğunu görmek gerekiyor.

Özkök'ün bugünkü "Biz kazandık ama iyi oynayan sizlerdiniz" başlıklı yazısını da işte bu bağlamda okumalı.

Adamcağız ne yapsın, yine bir davetteymiş önceki akşam Bild gazetesinin Almanya'daki yaz partisine katılmış. İki dakika rahat bırakmıyorlar hep parti, hep kokteyl, hep davet. Hiç düşünmüyorlar ki bu kokteyl emekçisinin de bir canı var.

Gurur kaynağı 1: bir Türk olarak oradayım, popülerim
Yazı bize farklı kollardan gurur duymamızı sağlamaya çalışan bir olaylar dizisi sunuyor: birincisi, bir Türk olarak Ertuğrul Özkök'ün Avrupa'nın göbeğinde böyle yüksek profilli bir partiye katılmış olmasından, oradaki ünlü kişilerle kurduğu samimi ilişkilerden dolayı göğsümüz kabarmalıdır:

"Önceki akşam Berlin'de, Bild Gazetesi'nin yaz partisine katıldım. Gazete bu yılki partiye özel bir önem veriyordu". Türkler nerelere davet ediliyor diye sevindiniz, değil mi? Esas kimlerle muhatap oluyorum bir de ona bakın:

"MERKEL'LE RED CARPET'A GİRİYORUZ (...) Tam kapıdan girerken, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in Basın Sözcüsü Ulrich Wilhelm ile karşılaştım. Wilhelm, çok sempatik ve Türkiye'ye özel ilgi gösteren bir danışman. "Biraz beklersen Şansölye geliyor, birlikte girersiniz" dedi. İki dakika geçmeden bir Audi 8 kapıya geldi. Eski Şansölye Schröder Volkswagen Pheaton kullanırdı".

Yani yalnızca Merkel ile kırmızı halılarda yürüyüp görkemli girişler yapmam, eski şansölyeyi de tanırım, bindiği arabaya kadar bilirim. Böyle kaç şansölye gördük biz. Üstelik hepsi de askerlik arkadaşım gibidir: "Merkel kilo vermiş. Daha zinde görünüyor ve her geçen gün başbakanlık performansını artırıyor".

Dikkatinizi çekerim, Merkel kilo vermiş! Amcaoğlundan bahseder gibi bunu söylerken. Bu arada, Hürriyet'in ve dolayısıyla Ertuğrul Özkök'ün sermaye bağlantısı, ufacık bir detaymış gibi el çabukluğuyla araya sıkıştırılıyor:

Merkel ile "başbakan olmadan önce, Springer'in 11'inci katında gazetemizin sahibi Aydın Doğan'la bir araya gelmiş ve orada tanışmıştık. Daha sonra Doğan Grubu'nun Frankfurt'taki matbaasının açılışına gelmiş ve 3,5 saat kalmıştı. Orada da görüşmüştük".

Pekiyi, bu ufacık detaydan aslında şöyle bir mesaj çıkmıyor mu: bakınız Doğan grubunun yüksek girişimciliği sayesinde bendeniz böyle yerlere girip çıkabiliyorum ve yüksek mevkili insanlarla yakın ilişkiler içindeyim. Üstelik, samimiyetim Merkel ve danışmanıyla kalsa iyi: parti başkanları, genel yayın yönetmenleri, bakanlar, büyük patronlar vs. vs. Yazıya eklenmiş fotoğraflar -ki bunu çok nadir yaparlar- bu mutluluk tablosunu kanıtlamaya çalışma kaygısı içinde sanki. Seksi fotoğrafları için tıklayınız!

Kurulan onlarca ense-tokat ilişkinin detayları ile boğuyor insanı yazı. Mesela Axel Springer grubunun sahibi "Bayan [Frieda] Springer çok sempatik bir insan. 'Galibiyetinizi kutlarım' dediğimde, iki yanağımdan öptü ve 'Siz de çok iyiydiniz' dedi."

Siz solcular bir de sermayeyi kötüleyin, o olmasa ülkemiz nasıl temsil edilecekti bu platformlarda? Nasıl bizler de yanaklarımızdan öpülmüş gibi mutlu hissedecektik? Teşekkürler Aydın Doğan!

Gurur kaynağı 2: Türkleri çok seviyorlar, biz de Avrupalıyız
İşte gurur duymamız gereken ikinci nokta da tam burada devreye giriyor. Bir Türk olarak yalnızca orada boy göstermedim, ayrıca öğrendim ki, Bayan Springer örneğinde olduğu gibi, bütün bu saydığım insanlar Türkiye dostudur, milli takıma hasta olmuşlardır, 'rakı- şiş kebap harika' demişlerdir.

"İstisnasız hepsi, Türk milli takımını övdü. (...) Bir kere daha anladım ki, Türkler, artık Almanya'nın sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi hayatının çok önemli bir parçası haline gelmiş. Bu maçın, Türklerin topluma entegrasyonunda önemli bir dönüm noktası olduğuna inanıyorlar".

Bu bir sevgi olayıymış meğer. Ne kadar yapısal kaynaklı sorun varsa, üstyapısal bir takım değişkenlerle bunları çözebiliriz demek. Örneğin Almanya'daki Türklerin oradaki sınıfsal konumları, yaşadıkları etnik dışlanmışlık, giderek ve siyasi olarak da dincileşmeleri gibi mevzular hiç önemli değildir. Bir maç olur ve aman tanrım! Gökten zembille inmiş gibi bütün sorunlar hallolur. Aynı mantık ile 17 Ağustos depreminden sonra da, yani dokuz sene önce, 'Avrupa artık bize daha sempatik bakıyor, facia bizi bir araya getirdi' imaları yapanlar da Özkök ve onun gibiler değil miydi?

Benim en sevdiğim bölüm ise Özkök'ün gecenin sonunu betimlediği ve buram buram Türkiye'nin aslında nasıl çoktan Avrupalı olduğunu ima ettiği yer: "Oradan, artık Berlin'in tartışmasız en "in" restoranı haline gelen "Adnan"a gittik. Yine Almanya'nın birçok tanınmış siması oradaydı. Daha kapıdan girişte eski Almanya Cumhurbaşkanı ile karşılaştık. Geceyi Adnan'ın müthiş risottosu ve makarnasıyla tamamladık".

Başka söze gerek var mı?

Kendi kişiliği ve eylemleri zaten Özkök'ün ideolojisinin vücut bulmuş halidir. Asıl ideolojik koşullandırma o siyasetten değil de kendinden, katıldığı böyle bir davetten bahsettiğinde suratımıza çapar. İşte bugün de milliyetçilik ve burjuva siyaseti hakkında övgü yazısı yazmıyor Özkök, kendisi milliyetçilik ve burjuva siyaseti oluyor.

Sınıfsal kaygıları bir tarafa bırakıp hepimizin bu mutlu gelişmelerden gurur duyması gerektiği bize söylenmiyor, yaşatılıyor. Ne sınıf mücadelesi, yoksulluğu, işçi ölümleri? AB ile fevkalade ilişkileri olan sınıfsız imtiyazsız, bütün dünyanın övgüyle söz ettiği bir kitleyiz biz.

Yazının başlığı "Biz kazandık ama iyi oynayan sizdiniz". Doğru söylüyor Özkök. Kendisi çok iyi oynuyor, ama kazanan maalesef biz değiliz.

E.Z.

(*) Rıfat N. Bali'nin bu konudaki başarılı kitabı Tarz-ı Hayat'tan Life Style'a, 1980 sonrası çok önemli mevziler kazanan burjuva organik aydınının nasıl Amerikanvari bir yaşam biçiminin promosyonunu yaptığını sayısız örnekle okuyucuya sunuyor.