Şehir Tiyatroları'nda: "Kısasa kısas"

Zişan Uğurlu’nun yönettiği, William Shakespeare’in Kısasa Kısas adlı oyunu izleyicilerden büyük ilgi görüyor. Shakespeare, oyununda 1600’lü yılların adalet anlayışını, sınıfsal farklılıkları, muktedirlerin iki dudağının arasındaki hayatları, merhamet, gerçek ve ahlak kavramları üzerinden anlatıyor.
Ahmet Bilgin
Pazartesi, 16 Şubat 2015 14:01

Muktedirin kadın bedenine ve cinselliğe bu kadar kafa yormasının sebebi nedir? İki kişinin özeli olan cinsellik, neden yasalarla evlilik kurumunda kutsanmaya çalışılıyor? Din evlilik dışı ilişkileri neden günah sayıyor? Masumun adalet arayışındaki çaresizliği, yasaları koyanların vicdanını niye sızlatmıyor?

Zişan Uğurlu’nun yönetiminde sahnelenen, Shakespeare’in Kısasa Kısas oyunu izlerken bu soruları soruyorsunuz kendinize.

Dük bir müddet şehirden ayrılacağı için tüm yetkilerini yine bir soylu olan Angelo’ya bırakır. Angelo’nun yaptığı ilk iş, nişanlısını hamile bırakan genç bir erkeği idama mahkum etmek olur. Mahkumun rahibe olan kız kardeşi Angelo’dan ağabeyini affetmesini ister. Angelo ise ancak kendisiyle birlikte olursa mahkumu affedebileceğini söyler. Genç rahibe ağabeyiyle bekareti arasında seçim yapmaya zorlanır.  İşte burada ahlak kavramının gücü elinde bulunduran kişinin keyfiyeti ve istekleriyle nasıl değişebileceğini görürüz. Aslında Dük şehirden ayrılmamıştır. Bir rahip kılığına girip, olay örgüsüne dahil olmuştur. Muktedirin yasaları uygulamada nasıl acımasız olabileceğini görürüz oyunun ilerleyen kısımlarında.

Bir şehri anlatırken, bütün şehirleri, bir yasayı anlatırken, bütün yasaları, bir günahı anlatırken, bütün günahları, bir insanı anlatırken, bütün insanları ve bir aşkı anlatırken, bütün aşkları anlatır Shakespeare ama yine de bizim köyden değildir.

diyor  yönetmen Zişan Uğurlu. Katılmamak elde değil ancak bizim köyde de yazılı olmayan yasalarla cinselliğe ölüm cezası verilebiliyor. Başka coğrafyalarda da örnekleri var. Otoriter rejimlerin, dünyanın neresinde ve hangi çağda olursa olsun cinselliğe dair yasalar çıkardığını ve kendi belirlediği ahlaki normları dayattığını biliyoruz. Kendi ahlak anlayışını dayatırken, iktidarın yanında hangi dine ait olursa olsun, ona destek veren resmi bir din kurumunun da olduğunu biliyoruz. İşte bu yüzden oyun bize günümüzü, yasaların her zaman adaletli olmadığını, faşizm karşısında insanın çaresizliğini, namus şeref diye ahkam kesenlerin namussuzluklarını, kimlerinin hayatının muktedirlerin iki dudağının arasında olduğunu anlatıyor.  17. Yüzyıldan gelen bir oyun bize çağımızın durumunu fısıldıyor.

Oyunun sahne-ışık tasarımı ve müzikleri Cem Yılmazer’e ait. ‘Kendi grameri ve geometrisiyle Shakespeare’yi zamanımıza uydurdum’ diyor Zişan Uğurlu. Zekice tasarlanmış sahne de onu doğrular nitelikte. Tiyatroda genellikle sorun olan zaman ve mekan geçişleri ustalıkla kotarılmış. Samimi bir oyun izliyorsunuz. Sahnenin en ücra köşeleri bile kullanılmış. Abartısız, sade ve temiz oyunculuklar izliyorsunuz. Ertuğrul Postoğlu, Gün Koper, Hüseyin Köroğlu, İrem Arslan Aydın ve özellikle Cengiz Tangör  oyunculuklarıyla göz dolduruyorlar.

Selam verilip alkışlar bittiğinde sizi fuayede bir yüzleşme bekliyor. ama ne olduğunu burada açıklamayalım. Sürpriz olsun…