Murat Çidamlı ile Nâzım'ın 'Piraye'si üzerine...

Yönetmen ve aktör Murat Çidamlı'nın rejisörlüğünü ve oyunculuğunu üstlendiği Nâzım Hikmet'in ‘Piraye’si, tiyatro sahnelerinde seyirciyle buluşmayı sürdüyor. ‘Nâzım ve Piraye aşkından geriye kalanları değil; o aşktan geleceğe aktarılanları sahnede bulacaksınız’ diyerek seyirciyle buluşan oyunu, Murat Çidamlı ile konuştuk.
soL - Ankara
Çarşamba, 10 Ekim 2018 14:26

Nâzım Hikmet'in ‘Piraye’sini seyirciyle buluşturan yönetmen ve aktör Murat Çidamlı, oyuna ilişkin soL'un sorularını yanıtladı.

"Çocukluğumdan itibaren Nâzım’ın şiirleriyle büyüdüm, yoğruldum diyebilirim" ifadelerini kullanan Çidamlı, Piraye oyununa ilişkin, "Nâzım evet bedeninde siyatik ağrıları olan, üşüyen, her tarafı ağrıyan, psikolojik olarak kötü durumda olan biri ama şiirlerini yazarken başka bir faza geçiyor. Bir sanatçıya şiir yazma, resim yapma, müzik yapma esinini veren şey ne? Bu bir aşk duygusudur her şeyden önce. Bu bir aşk duygusudur ama bu illa bir insana yönelmek durumunda değil. Nâzım’da bunun pek çok boyutunu görüyoruz, Piraye’ye olan aşkıyla,  kavgasına olan aşkı, bunun pek çok yerde bütünleştiğini görüyoruz" diyor.

Çidamlı'nın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

'TİYATRO HAYATINA NÂZIM'LA BAŞLADIM'

Öncelikle Piraye oyunundan biraz bahsedebilir misiniz? Oyunun seçimi ve nedenlerine ilişkin neler söylersiniz…

Nâzım Hikmet’le ilgili çeşitli projeler yaptım bugüne kadar. Hatta profesyonel tiyatro hayatına Nâzım Hikmet’in Ferhat ile Şirin’i ile başladım. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Ergin Orbey’in rejisiyle sergileniyordu oyun, biz okuldan daha yeni mezun olmuştuk ve arkadaki halk korosu olarak oyuna girmiştik.  Sadece bir yıl sonra Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’na gittim, orada da tesadüfen Coşkun Irmak yönetiminde, 93-94 sezonunda, Ferhat ile Şirin oyununda Ferhat’ı oynadım. 

Hayatınızda Nâzım hep vardı yani...

Çocukluğumdan itibaren Nâzım’ın şiirleriyle büyüdüm, yoğruldum diyebilirim. 94-95 yılında konservatuardan bir grup arkadaşla Sevdalı Bulut’u hazırladık. O sırada Aliağa’da Emek Şenlikleri vardı. Aliağa Emek Şenlikleri’nde Sevdalı Bulut’u sergiledik. Uzun bir emek sürecinin ürünüydü bu oyun. Sevdalı Bulut’u birlikte hazırladığımız arkadaşlar süreç içinde, Türkiye’de çok değerli oyuncular oldular. 

Nâzım’ın oyunları ve şiirleri arasında yapılan ayrıma ilişkin düşünceniz nedir?

Nâzım’ın oyunlarına ilişkin, "şiirleri güçlüdür ama oyunları zayıftır" denir, hatta kendi beyanları da var bu yönde ama ben pek öyle düşünmüyorum. Nâzım’ın yeterince bilinerek, tiyatro düşüncesi incelenerek sahnelendiğine çok rastgelmedim açıkçası. Bence en önemli yapımlar Mehmet Ulusoy ve Genco Erkal tarafından sahnelenenlerdir. Nâzım ilk Moskova’ya gittiği dönemde, başta Meyerhold ve  Mayakovski olmak üzere, oradaki absürt-avangard-fütürist akımının temsilcisi sayılacak pek çok yaşıtı ya da bir önceki kuşağın temsilcisiyle çok önemli işler yapmıştır. Tiyatro düşüncesini etkileyen şey de daha çok Meyerhold’un biyomekaniği ve yeni sınıf, yeni insan için üretilen tiyatro düşüncesi olmuş. Daha sonra Darülbedayi’de bunların bir takım denemelerini de yapmış ama malum siyasi hayatı ve hapishane süreci nedeniyle yeterince eğilememiş üzerine. Burada aslında bizim eksikliğimiz Nâzım’a bakışımız. Onun tiyatro oyunlarına bakışımızda bir sorun var diye düşünüyorum.

'PİRAYE'YE OLAN AŞKIYLA KAVGASINA OLAN AŞKI'

Piraye’ye gelirsek, oyuna ilişkin neler söylemek istersiniz?

Piraye oyununda benim aradığım şuydu, Nâzım’ın bir insan olarak yaşadığı aslında bütün o 10 küsür yıllık süreci görmek ve anlatmak. Aşık olduğu kişiyle kurduğu ilişkiyi, kendi içindeki kavgasını ve bütün bunların getirdiği değişim sürecini, buna ilişkin bir şey yapmaya çalıştım. 

Burada Piraye elbette insan olarak, kişi olarak çok önemli. Ama ben bu oyunda her şeyden önce Nazım’ın, Picasso, Dali gibi büyük dahi bir sanatçının süje, yani eserlerini üretirken kullandığı konu ve  kişi, bununla kurduğu ilişki, yaşama tutunmak için kurduğu yol olarak Piraye ile olan ilişkisini, en çok bunları işlemek istedim. 

Burada bana kalırsa iki türlü Nâzım görüyoruz. Bir tanesi normal, aslında sıradan olan kişi. Bu kişi hapse düşmüş, büyük bir kavganın takipçisi de olabilir.  Bunun gibi pek çok insan da var, benden önce de diyor kendisi, birçok insan daha büyük bir inatla bu kavgaya girişti diyor. İnsani olan, normal olan tarafı.

Diğeri de şiirlerini yazarken tanrısallaşan tarafı, bu ikisinin ayrımını göstermek istedim seyirciye. Normal Nâzım evet bedeninde siyatik ağrıları olan, üşüyen, her tarafı ağrıyan, psikolojik olarak kötü durumda olan biri ama şiirlerini yazarken başka bir faza geçiyor. Bir sanatçıya şiir yazma, resim yapma, müzik yapma esinini veren şey ne? Bu bir aşk duygusudur her şeyden önce. Bu bir aşk duygusudur ama bu illa bir insana yönelmek durumunda değil. Nâzım’da bunun pek çok boyutunu görüyoruz, Piraye’ye olan aşkıyla, kavgasına olan aşkı, bunun pek çok yerde bütünleştiğini görüyoruz.

Piraye oyununun çıkışı tüm bunların harmanlanmasının bir ürünü.

'EN BÜYÜK PAY SOSYAL DEMOKRATLARIN'

Oyun dışında sizden bir de dönem kıyaslaması istesek. 1990’lı yıllarda devlet tiyatrolarında birçok oyunda oyuncu ve yönetmen olarak görev aldınız. O dönemle şimdiki dönemi nasıl değerlendirirsiniz?

Devlet Tiyatroları 90’lı yıllarda henüz bölgelere daha yeni adım atmış, genişleyen bir kurumdu. Şimdi çok kan kaybettiğini düşünüyorum. Eski ivmesiyle devam etseydi şu anda bütün Türkiye’ye yayılmış, teşkilatını kurmuş, yerellerde güçlenmiş ve özerkleşmiş bir kurum haline gelecekti. Bu olmadı, tersine döndü. Bunda da en büyük pay sosyal demokrat iktidarlarda. Çünkü bu yeniden yapılanma sürecini ve devlet tiyatrolarının özerkleşmesini baltalayanlar sosyal demokratlar oldu. Kendi aralarındaki çekişmeler nedeniyle Devlet Tiyatrosu şu an kendi tüzüğüne, yasasına kavuşmuş, kendi özerk yapılarına kavuşmuş bir kurum olacakken ne yazık ki bu yapılamadı. Arkasından gelen daha baskıcı iktidarlar, zaten liberal mantıkla tiyatro, bale ve operayı kar etmeyen kurulıuşlar olarak görüyorlar. Diğer taraftan da kendi görüşleri dışında herhangi bir görüşün dile getirilmesine tahammül edemiyorlar.

Tiyatro, özellikle kurumsal, ödenekli tiyatrolar kendi özerk kimliklerini kaybettiler. Şimdi cumhurbaşkanlığına bağlandı her şey, bunların da bağlandığını göreceğiz.

Toplumun dönüşmesi ve gelişmesi için en uygun araçlardan biri olan tiyatronun bugün hala aynı misyonunu koruduğunu düşünüyor musunuz?

Elbette. Şimdi tiyatro, gösteriye dönük bir şey, diğer taraftan da eğitime dönük de bir yönü var. Son yıllarda özellikle gösteri dışında tiyatro eğitiminin toplumun en alt hücrelerine kadar girdiğini görüyoruz. Bütün toplumda aslında bir şekilde tiyatro yoluyla, drama yoluyla eğitimin birleşebileceği fikri yerleşti. Bu şu tür dönüşümlere yol açtı, pek çok başka disiplin, edebiyat, matematik, fizik gibi disiplinler kendilerini tiyatral alanlarla da tarif etmeye başladı. Eğitim açısından bu çok önemli. Artık dünyanın herhangi bir yerindeki bir şeye çok kolay ulaşabiliyoruz, erişebiliyoruz. Burada işin ticari yönüyle ilgili kısıtlamalar var, ticari olanları, reklam yoluyla öne çıkarılanları görüyoruz. Oysa ki Türkiye’nin de pek çok yerinde çok nitelikli ürünler ortaya konuluyor, güzel ürünler çıkıyor. Ancak bunlara ulaşmada problemler yaşıyoruz.

'SANSÜRLE MÜCADELE ETMEK ZORUNDASINIZ'

Ülkemizde özel tiyatroların durumunu malum. Buradan bakacak olursak toplumun sıkıntılarını dile getirmekte yeterli olunabiliyor mu?

Hayır, elbette hayır. Birincisi sansürle mücadele etmek zorundasınız. Oyunlar yasaklanıyor, gittiğinizde valilik bir oyunun oynanıp oynanmayacağına karar veriyor. 

İşin bir de seyirciyle ilgili tarafı var. Seyirciler kendi sorunlarına çözüm üreten ya da bu sorunları tartışan işleri ne kadar sahipleniyor, bu da bir diğer sorunumuz.

3-4 yıldır görüyoruz ki, sosyal medya yoluyla, sahne üzerinden söylenen söz neticesini hapishanede bulabiliyor. Demek ki o kadar özgür de değil…

Son olarak televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi aygıtlar yaygınlaşırken Türkiye'de oyunculuğun ekseninin kaydığını söyleyebilir miyiz? Her şey daha mı kolay oldu?

Muhakkak, bütün dünyada kaydırdı. Kadıköy’e gidiyorsunuz, herkes oyuncu. Çünkü bir şey yapıyorsunuz, bunu çekiyorsunuz, Vine, Instagram, Youtube’a giriyorsunuz, binlerce izleniyor. Ben bir dizide oynadım, bir reklamda oynadım, ben bir oyuncuyum deniliyor. Nitelikli, alt yapısı sağlam, birikimi olan, uzun yıllar boyunca bu birikimi sağlamış isimler çok önemli değil piyasada, piyasada bir saniyede ünlü olanlar önemli. 5 gün içinde şu kadar takipçi kazanmak yeterli kriter haline gelmiş durumda…