Ayşegül Sünetçioğlu: Marat'nın dediği gibi 'O devrim gerekli...'

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin 'Karanlığa karşı yaşasın tiyatro' sloganıyla Mart başında başlattığı tiyatro şenliği sürüyor. Bu akşam NHKM sahnesinde Ayşegül Sünetçioğlu'nun 'Jean-Paul Marat' adlı oyunu var. Cansu Fırıncı, soL okurları için meslektaşı Ayşegül Sünetçioğlu'yla Marat'yı ve devrimi konuştu...
Söyleşi: Cansu Fırıncı
Çarşamba, 14 Mart 2018 11:19

Son dönemde artan yasaklama, engelleme ve sansür olaylarına karşı Kadıköy Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nin ilan ettiği ve Mart ayı boyunca devam edecek "Karanlığa Karşı Yaşasın Tiyatro" etkinliğinde 14 Mart Çarşamba günü saat 20.30'da Praxis Perform'un Jean-Paul Marat oyunu sahnelenecek.

Tiyatro seyircisinin yoğun ilgi gösterdiği tek kişilik oyunun oyuncusu Ayşegül Sünetçioğlu'yla Marat'yı ve devrimi konuştuk.

Ayşegül Sünetçioğlu İzmir'de sahnelemeye başladığı Jean-Paul Marat oyunu ile İstanbul'a yerleşen, "tersine" başarı öyküsüne sahip bir tiyatrocu.

Konservatuvardan mezun olduktan sonra "temizlik işçisi" kadrosuyla başlamış mesleğe... Her biri tiyatro tarihinde önemli yerleri olan oyunlarda, önemli roller oynamış... Maaşı ve sigortası olan dokuz yılı elinin tersiyle itip istifa etmiş "temizlik işçiliği"nden ve sahnede tek başına Fransız devrimini tartışan bir oyun oynamaya başlamış.

“Umudu yitirmenin anlamı yok. Ben umudu dürterek, içimde büyüterek tiyatro yapmaya devam edeceğim” diyor, Ayşegül Sünetçioğlu... 

İlk merak ettiğim şeyle başlayayım sohbetimize, normalde bizim meslekten insanlar hep İstanbul'da bir şeyleri başarıp, burada ilgi oluşturduktan sonra gider İzmir'e ya da başka yerlere. Sen tersini yaptın. Marat'yı İzmir'de var ettin ve ardından İstanbul'a taşıdın. Tersinden bir başarı hikâyesi bu. Nasıl yürüdü bu süreç?

Ben hiç bu tarafından bakmamıştım aslında. Buradan bakınca imkânsız gibi görünüyor. Ben İzmir'de Dokuz Eylül Üniversitesi'nde okudum ama aslında İstanbulluyum. Ailem de buradaydı, okul vesilesiyle gitmiş oldum. Aslında niyetim İstanbul'a dönmekti ama hayat öyle ilerlemedi. Dört sene okuduktan sonra yüksek lisans yaptım. Sonra o sene Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu'na girdim, bir ilçe belediyesi ve devlet tiyatrosu dışındaki tek ödenekli tiyatro orası, içinde bir kadrosu bulunan, oyuncuları, teknik kadrosu, tasarımcısı, müzisyeni... Ve maaşlı, sigortalı. Ama aynı zamanda da sözleşmeli işçisiniz. Girdiğimde oyuncu olarak değil temizlik işçisi olarak görünüyordum kadroda. Sonra zamanla bizi alan veren şirketler değişe değişe yavaş yavaş eğitmen oldum, en sonunda da artık galiba oyuncu da oldum.

Temizlik işçiliğinden oyunculuğa geçebildin yani sonunda?

Evet ama işçi standartlarıyla. Bir yandan bizim mesleğin dinamiğine çok ters bir yapısı vardı belediyenin. Ama orada önemli olan şey şuydu, kurumun bir tiyatrosu var ve içinde son derece dinamik, heyecanlı, tiyatro tutkusuyla yanan insanlar vardı. Gerçekten bir aileydik biz orada. Senelerim geçti orada, 2008'den 2017'ye kadar oradaydık ve her sabah 09.00'da kalkıp mesaiye gidiyordum, bir de öyle enteresan bir tarafı vardı işin. Tek niyetim aslında tiyatro yapabileceğim bir yerde kalmaktı. Belki Devlet Tiyatrosu'na ya da Şehir Tiyatrosu'na girerim diyordum, tiyatro yapmak dışında bir amacım yoktu. Para kazanmak değildi yani amacım, aileme de bu yüzden karşı koyarak tiyatrocu olmayı seçmiştim. Belediyenin bünyesinde başka insanlar görünce tiyatro tutkusuyla yanan orada kalmaya karar verdim. Süreç çok güzel ilerledi, İstanbul’a gelmiş olsaydım rol alamayacağım bir sürü güzel oyunda bir sürü iyi roller oynadım.

Bir avuç insanız, bir kumpanya gibi düşün. Oyunun OyunuArturo Ui'nin Önlenebilir YükselişiCadı Kazanı... Hepsinde ana rollerde oynadım. Başka ne vardı... Marat-SadeJean Paul Marat'dan önce, ilk oyunum Mutlu Son'du Brecht'in, orada Lilian karakteriydim, oradan başladım. Dediğim gibi hep çok güzel işlerde dolu dolu zaman geçirdim. Kurumdan çok cüzi bir miktar karşılığında eğitim alabiliyordunuz, bu nedenle çok kursiyer vardı ve böylece benim eğitmenlik işim de başlamış oldu. 7'den 70'e öğrencim vardı. 9 sene eğitmenlik yaptım böylece.

2010'da Marat-Sade'ı oynadığımızda, oyunun yönetmeni aynı zamanda Jean Paul Marat'nın da yönetmeni, bana oyunun dans koreografisini yapıp yapamayacağımı sordu. Bu sayede de koreograflık macerası başladı benim için. Yani tam bir alaylı olarak, dans zaten hayatımda her zaman vardı benim için, yapabilirim dedim. Bu sayede bana reji masasında da hareket alanı tanındı ve iki işin iki tarafında da bulundum bu sayede. Benim için tam bir laboratuvar etkisi vardı. Evet, İstanbul'a gelmek istiyordum, İstanbul'da kaçırdığım bir şeyler olduğunu düşünüyordum, çünkü İzmir'de İstanbul’dan baktığınızda bakış açısı çok dar. Sanata çok aç bir kitle ama sanatçıları besleyecek bir "piyasası" yok, o ancak İstanbul'da var. Haliyle kimse İzmir'de kalmak istemiyor, hal böyle olunca da orada bir kalkınma olmuyor, inat eden aç kalıp sonra İstanbul'a gidiyor... Böyle bir süreç. Ben şanslıydım, Belediye Tiyatrosu'nda bir maaşım vardı da ondan kalabildim. Yoksa ben de İzmir'de tutunamazdım. Devlet Tiyatrosu'ndan aldığınız yevmiyelerle İzmir’de bile geçinemezsiniz.

Tabii çok gelgitlerim oldu bu süre boyunca. İstanbul'a gideceğim deyip durdum, ben burada çakılacak kalacak mıyım acaba dedim. Bir kadın oyuncu olarak yıllarımı aynı kurumda geçirmek bir süre sonra bana saçma geldi. Çünkü tiyatroya başlangıç amacım da enerjim de bu değildi. Tabii belli bir hayat standardına alıştıktan sonra vazgeçmek de çok zor, maaşın yatıyor, sigortan var, hâlâ neyin derdindesin diye de düşünülebilir. Ama sanırım ben o yapıya sahip bir insan değilim. Aidiyet duygusunu çok seviyorum, aynı çatı altında bir şeyler üretmeyi ama aynı zamanda dışarıyı da çok merak ediyorum.

İşte bunun çatışmasını yaşadım ve benim için artık zamanı dolmuştu. İlk dışarı çıkma isteğim, özel tiyatromuzu, Praxis Perform'u kurduğumuzda oldu ve Jean Paul Marat'yı ürettik. Tek başına sahneye çıkmak benim için büyük bir macera. Marat-Sade gibi bir metni tek kişilik oyun olarak uyarlamak bir şey, öte taraftan İzmir seyircisine hiç alışık olmadığı bir yapıda oyunu seyretmeye alıştırmak, yeni bir dile alıştırmak çok zordu. Ama deneysel olması benim için çok heyecan vericiydi. Tek kişilik oyun oynamak çok büyük iddia. Hâlâ ben nasıl oynayabildiğime inanamıyorum. Kendime yabancılaştığımda nasıl yapıyorum bu işi diyorum. Sen de biliyorsun işte, tek kişilik oyun oynadığın için beni çok iyi anlarsın. Genellikle çevremde tek kişilik oyun oynayan olmadığı için beni kimse anlamıyor.

Ben seyircili genel provada oyunu oynamaya başladığımda oyunun onuncu dakikasında ağlayarak sahneden kaçmak istedim, "Ben ne yapıyorum, bunu niye kendime yapıyorum, manyak mıyım ben" dedim!

Tam da bu işte! Kesinlikle... Her seferinde, ben manyak mıyım, bunu kendime niye yapıyorum, diyorum. Ama o savaş, verdiğin mücadele, bitirebiliyor olmak her seferinde, seyircinin oyundan sonraki geri dönüşlerini almak bir sonraki oyuna seni hazırlıyor. Tutkusuz asla olamayacak bir şey. Ben mesleğime aşığım ve işkoliğim. İstanbul'a gelme fikri de zaten meraktan ve işkoliklikten çıktı. Açıkçası İzmir'den bakıldığında çok ürkütücü burası. Herkes nasıl yapacaksın diyordu. Bir sürü belirleyeni var, aile, ev, para... Burada ailem var ama ailemle yaşamıyorum, teyzemin evinde kalıyorum, bir şekilde idare ediyorum. Sıfırdan gelen bir insanın İstanbul’da tutunması çok zor. O yüzden mezun olan kimse İzmir'de "vakit kaybetmiyor", bir an evvel İstanbul'a geliyor, bir an evvel bir şeyler tuttururum, diyor. Benim avantajım, bu oyunu getirebilmemi sağlayan güvenim, 9 yıldır profesyonel oyunculuk yapıyor olmamda saklı aslında. Sahne üstündeydim, her hafta sonu seyirciyle buluştum. Kendime olan inancım, sahneyle olan ilişkimin hâlâ sıcak oluşu ve enstrümanıma iyi bakmış olmamdı. Ve oyunuma güveniyor olmamdı tabii ki. Çok güzel geri dönüşler oldu. İki ödül aldı oyun. Ödülün bir şey ifade ettiğini düşünmüyorum bir taraftan ama oyuncuyu teşvik eden bir tarafı var. Bir şeyler doğru gidiyor galiba, diyorsun. Ben ödül almak için tiyatro yapmıyorum ama seyirci bununla ilgileniyor biraz.

Seyirciyi de teşvik eden bir tarafı var doğru. Ama biliyorsundur Ferhan Şensoy'a da ödül veriyorlar o da ödül töreninde diyor ki, ödül basur gibidir her götte çıkabilir... (Gülüşüyoruz...)

Ödül düşünerek iş yapmak gerçekten de insanı bağlayan ve yaptığı işten uzaklaştıran bir bakış açısı. Ama mesela Direklararası'ndan Ömer Şahinbaş bana, senin oyununun görünür olmasını istiyoruz, o yüzden sana ödül veriyoruz, demişti, sağ olsun. Tek kişilik oyun ödülü almıştım. Buna da canı gönülden teşekkür ediyorum. Ben küçük bir yerden metropole geldim ve hâlâ tiyatro yapmakta inat ediyorum. Sezon bitecek neredeyse, hâlâ sahne aldığıma inanamıyorum.

Bu bana şöyle bir yarar sağladı, insanlarla tanışıyorum, mesela şu anda seninle konuşuyoruz. Keza şu anda Engin Alkan'ın yeni çıkacak oyununda oyuncu olarak yer alıyorum. Oyunun getirdiği tanışıklıklar sayesinde o rolü alabilmiş durumdayım. İstanbul'a gelen herkesin böyle küt diye bu tanışıklıkları kurabildiğini zannetmiyorum. Oyunum bana kendimi sunabileceğim, malzememi gösterebileceğim, bir "vitrin" oldu. Aynı şekilde Nedim Saban'ın Şen Makas oyununda koreograflık yaptım. Normalde birinin İzmir'den kalkıp İstanbul'daki bir oyunda koreograflık yapması çok zor, hele de kendi ana dalı olmadığı halde. Bunlar bir şekilde benim orada cebimde biriktirdiğim taşlar sayesinde oldu. O yüzden hiç pişman değilim. İyi ki kendimi orada yıpratmışım, hırpalamışım, üstelik İzmir'e de hizmet ederek yapmışım bunu. İzmir'i çok seviyorum ve özlüyorum. İzmir’de son zamanlarda çok sayıda alternatif salon açıldı, arkadaşlarım var içlerinde. Bu sayede alternatif oyunlar İzmir'e turneye gidebilmeye başladı. Bu çok iyi bir şey. Tek korkum İzmir'in İstanbul'a benzememesi...

Peki, eninde sonunda Sade gibi bir "manyağın", akıl hastanesinde Fransız Devrimi üzerine yazdığı bir oyundan yola çıkarak Peter Weiss'in kaleme aldığı bir başka oyunu tek kişilik oyun olarak oynuyorsun. Fransız Devrimi tüm zengin tarihsel malzemesine karşın belli bir kesimin dışında tüketilen bir konu değil. Bu oyunu oynamaktaki güncel motivasyonun neydi? Yani ne anlatmak istiyorsun? Hani "ben hiçbir şey anlatmak istemiyorum" diyerek tiyatro yapanlar bile aslında bir şey anlatıyordur ya...

Oradaki devrim, başka devrimler de var ama insanlık tarihi adına bana çok çarpıcı geliyor. Sadece tarihsel açıdan da değil, bizi birey ve toplum çatışmasıyla yüzleştiriyor oyun. Bir taraftan o devrim üzerinden toplumu savunurken "diktatör" olan bir kahraman, diğer tarafta son derece anarşist ve toplumun tüm yasalarına karşı, şiddeti ve cinselliği sonuna kadar yaşayan ve bu nedenle yasaklamalara uğramış bir başka adam... Muazzam bir tartışma bu bence. Hâlâ güncel bir mesele. Toplum algısı, insanlığın tarihi içerisinde sağ-sol görüşlerin var olması, statülerin belirlenmesi, farklı görüşlerin birbirini ezmesi, yok etmesi, cinselliğin, bireye özgü sezgilerin tartışılması. Evet, devrim istiyoruz. Ama nasıl yapacağımız konusunda en ufak bir fikrimiz yok. Bir şekilde birlik olabilir miyiz, örgütlenebilir miyiz? Yaramız var, anlatılacak şeylerimiz var ve bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyoruz. Ben Ayşegül olarak da oyunu oynarken oyuncu olarak da hem Marat hem Sade'ın tarafında duruyorum. Marat devrimin olabilmesi için iki yüz bin kişinin öldürülmesi gerektiğini, şiddet olmadan devrimin kazanılamayacağını, tarihin zor kullanılmadan ilerleyemeyeceğini söylüyor. Sade burada devreye giriyor, "bunlarla ilgilenme sen kendine bak, bireyle ilgilen" diyor.

 

Fransız devrimi yaşanmasaydı 1920'lerde bu topraklarda cumhuriyetten, laiklikten konuşmazdık hatta bugün kadın haklarından?

Elbette. Tarihte bunların yaşanması gerekiyordu. Bir şeyler ölmeden orada yeni bir yaşamın yeşermesi mümkün değil. Bir şey batacak ki yerine yeni bir şey yapılabilecek. Gece ile gündüz gibi. Ben bu boyutuyla işin toplumsal tarafındayım ama bu, işin bireysel boyutlarını tartışmamızın önünde bir engel değil.

Memleketin hali ortada. İşsizlik, kadın cinayetleri, gericilik, darbe girişimi, sınırın ötesinde savaş... Ama sermaye sınıfının keyfi gıcırında. Koç geçen senenin son çeyreğinde servetini yaklaşık üç katına çıkarmış. Geçen zenginler listesi açıklandı, milyar dolarlık türedi sermayedarlar var. Sonuç olarak hükümet sermayeye hizmet etmeyi sürdürüyor. Kapitalizm sadece Türkiye'de de değil tüm dünyada düzen sahiplerini daha zengin etmek uğruna büyük bir çevre tahribatına yol açıyor. Biz diyoruz ki kapitalizmin "doğası" budur “gölgesini satamadığı ağacı keser”, birileri de diyor ki kapitalizm "dizginlenebilir". Sen ne diyorsun? Kapitalizm dizginlenebilir mi?

Kapitalizmin dizginlenebilir bir tarafı kalmadı. Anlattıklarının hepsi bizim dışımızda yaşanıyor ve bireysel olarak müdahale edebileceğimiz konular değil. Bu nedenle bir şekilde bir araya gelmemiz gerekiyor. Mutlaka ve mutlaka bir karşı duruş gerekiyor. Marat'nın dediği o devrim gerekli. Ama nasıl yapacağız? Senin benim gibi düşünen insanların daha sık bir araya gelmesi gerekiyor. Ben şimdilik Marat gibi bir oyun yaparak bunu başarmaya çalışıyorum. İnsanların bu gibi şeyleri tartışmasını sağlamaya çalışıyorum. Yoksa başka türlü oyunlar yapmayı tercih edebilirdim.

Marat'nın dediği gibi “Devrim bastırıldı ve şimdi artık durum düzeldi zannediyorsanız, yanılıyorsunuz. Şimdi ortada yoksulluk görmüyorsanız onu cilaladılar da onun için görmüyorsunuz. Eğer para kazanıyorsanız, sanayicilerin çevirdikleri dolaplardan kendinize bir şeyler kapabiliyorsanız ve bu size mutluluğa açılan bir kapı gibi görünüyorsa sizden çok daha fazlasına sahip olanların bir buluşudur bu. Onlara inanmayın. Omzunuza dostça vurup, arada artık sınıf farkı kalmadı, anlaşmazlığa artık hiç sebep kalmadı, derlerse onlara inanmayın. Kendinizi kollayın, çünkü keyifleri istediği zaman yığdıkları paraları korumanız için sizi yine savaşa yollarlar. Satın alınmış bilimle hızla gelişen silahları günden güne kuvvetleniyor. Biliniz ki, o silahlar sizleri kitleler halinde yok etmek içindir. Eğer onlara inanırsanız 'size kültür getiriyoruz' kisvesi altında; ihtişamlı evlerinde kıllarını bile kıpırdatmadan oturup sizi soymaya devam edecekler.”

Umudu yitirmenin anlamı yok. Ben umudu dürterek, içimde büyüterek tiyatro yapmaya devam edeceğim.

Aklına, yüreğine sağlık. Teşekkürler...