TKP Kültür Komisyonu Ağustos raporu yayınlandı

Her ay sanat ve medya ortamına ilişkin rapor yayınlayan komisyon bu ayki raporunda basındaki gelişmelere özel bir yer ayırmış.
Cuma, 19 Eylül 2008 09:04

soL (HABER MERKEZİ) TKP Kültür Komisyonu, her ay yayınladığı, Türkiye'de sanat ve medya ortamında gericileşme ve piyasacılık ekseninde yaşananlara odaklanan "izleme ve değerlendirme" raporlarının sonuncusunda, yine farklı gündemleri ele aldı. Son beş aydır www.ekinbildirgesi.com internet sitesinden raporlarını kamuoyuna duyuran Komisyon, söz konusu siteye bir süreliğine ara verirken, raporlarını basın açıklamalarıyla yayınlamaya devam edecek.

Komisyon'un Ağustos ayı raporu ise şöyle:

"Kapitalizmin görüntüleri sosyalizmin habercileridir" diyordu Bertall Ollman "Diyalektiğin Dansı" adlı yapıtında. Bu raporlarla aylık olarak çekmeye çalıştığımız görüntüler, kapitalizmin ülkemiz de dahil olmak üzere yarattığı çevresel ve insani yıkım ile yozlaşmayı göz önüne seriyor. Her ay çektiğimiz bu görüntüler, kapitalizmle yaşadığımız yüzyılların belki küçük ve yerel bir potresini ortaya koyuyor ama "diyalektiğin" ve evrenselliğin ölçeğine vurduğumuzda, içinde yaşadığımız için fark etmeden akıp giden bir tarihin, nasıl bir zaman dilimi içinde yaşadığımızın da ipuçlarını vermiş oluyor.

Burada temel aldığımız aldığımız başlıklar insanı insan yapan, onun daha ileri bir düzeyde varlığını gerçekleştirmesini sağlayacak başlıklar ve kapitalizmin "çelişkilerinin" çok daha net göründüğü başlıklardan ziyade, çeşitli unsurlarıyla çok daha manipüle ederek, gizleyerek gerçekleştirdiği saldırıları kapsıyor. Çok geniş anlamıyla (içine medya ve sporu da katarak) kültürel yozlaşmanın görüntülerini çekiyor.
Ağustos 2008 tarihi de acının, insani ve çevresel felaketlerin, savaşların yaşandığı bir tarih dilimi oldu. Antalya'da başlayan ve bir hafta süren orman yangını yaklaşık 10 bin hektarlık bir ormanlık alanın kül olmasına neden oldu. Yangın başlar başlamaz, aylardır liberal ekranlarını "yeşile" boyayıp, atmosfere gerçekleştirilen gaz salınımlarının yüzde yüzünü gerçekleştiren şirketlerin yöneticilerine açarak, bu şirketlerin ne kadar "çevreci" olduklarını ispat yarışına girmiş TV ekranı, bu felakette de "kamu"nun ve devletin sorumlu olduğunu ilan ediverdi. Çünkü yönetemez "kamu" elektrik tellerini ormanlık arazinin içinden geçirivermişti. Bu mesajın altında yatansa bir "özel teşebbüs" övgüsüydü. En çevreci olanlar yine "özellerdi." Bu arazi bir özel mülk olsaydı veya bir özel müteşebbisin kullanımına açılmış olsaydı, bu müteşebbis kar sağladığı işletmesinin yok olmasına izin vermeyecekti elbette. Ama "kamu" insanları elektriksiz, sussuz bırakmayayım diye işte telleri ormanlık araziye döşeyivermişti. Onun için çevreyi ve dünyayı yine korursa en iyi "kar hırsı" korurdu. Bu anlayışın somutlandığı ve iktidara dönüştüğü, ülke tarihinin ultrakapitalist ve neoliberal hükümetinin Orman Bakanı gazetecilerin 10 bin hektarlık bir alanın yandığı yönündeki soruları üzerine sinirleniyor: "Yanlış yerden bilgi alıyorsunuz, köylü yanan alanı nereden bilecek, şu an yanan alan 3 bin 500 bir alan" diyerek, hayatlarını ormanda çalışarak geçirmiş ve yüzyıllarca yaşayan bir ortam olarak sürmesini sağlamış köylüye saldırıyor, yangın söndüğünde de 10 bin hektardan da fazla alanın kül olduğu ortaya çıkıyordu. Bir çevresel felaketi, özel girişim ve kapitalizmin propangadasına dönüştürmeyi başaran medyaya TUSİAD'ın akarsularımız da dahil olmak üzere "verimli" kullanılabilmesi için "özelleştirilmesi" gerektiğini haberleri düşüyordu. Ormanı, suyu özelleştirilmiş bir ülkenin "havası"na ne olacağı sorusuna yanıt arayacağımız metinleri yazmamız çok zaman almayacaktır artık. İnsanı ormansızlığa, sussuzluğa mahkum eden kapitalizmin, onu soluksuzluğa mahkum etmeye kalkması, kendisini de soluksuz bırakacak mıdır acaba?

"Özelin" kamulaştırılarak kutsanması her gün beynimize kazınırken "kamu"nun özelleştirilmesi veya kamuluğundan sıyrılarak özel bir şirketmiş gibi yönetilme çabaları da sürdürüldü. İMF ve Dünya Bankası'na verilen "sözlerle" çalışınan sırtına daha da ağırlaşarak binen süreç, TRT çalışanlarını zorla emeklilik veya sürgün baskılarıyla karşılaşmasına yol açtı. Haber-Sen yaşananları "TRT'nin gerici ve dinci kadrolaşmaya" olanak sağlamak için yaratıldığı yönünde yorumlasa da "gidenlerin yerine gelecek gerici ve dinci kadroların" temel özelliğinin neoliberal politikaları "kamu kurumu" içinde itirasız uygulayıcıları olacakları da bir gerçek. Bir "insan hakkı" olan "çalışma hakkı"nın insanların elinden zorla alınması kapitalizmin ezberlediğimiz "görüntüleri"nden birini oluşturuyor. AB'ci liberal insan hakçılarının insanın bu en temel hakkı karşısında seslerini yükseltemelerini elbette beklemiyoruz. Bir "sömürge" inşasının son aşamalarına doğru ilerlerken, bu amacı engelleyecek herhangi bir "emek" talebinin "insan hakkı" olarak bunlarca nitelenmeyeceğini biliyoruz.

Çalışma hakkına başka bir saldırı Çalık Grubu'nun satın almasından sonra Sabah-atv'de yaşandı. Toplusözleşme masasına işverence çağrılan sendika görüşmelere başladıktan sonra, gazetecilerin sendikadan istifaya zorlandığı haberi gelmekte gecikmedi. TGS'nin ATV işyeri temsilcisini odasına çağıran patron Şerif Çalık sendikadan istifa etmesi gerektiğini yoksa işten atılacağını söyledi. Bu görüşmenin sonucunda "temsilci" fenalık geçirdi ve hastaneye kaldırıldı. Eylül ve ekim ayında yazar transferleri, büyük editöryal değişikliklerinin haberlerinin geldiği ortamda TGS "Artistlere milyonlar, bana, sendikaya ise tehdit yağıyor" açıklamasını yaptı. Doğrusu emekçi ile artist arasında yapılan bu kıyaslama bir tuhaftı. Patron ile emekçi arasındaki sömürü ilişkisinde "artistin" alacağı ücreti patronun emekçiye verdiği ücret ile "eşit" görmeyeceği ekonomi politiğin ilk derslerinden biridir oysa. Patron için "artist" ortaya koyduğu sermayenin "geri dönüşü" ve karı için bir garantiyi oluştururken emekçinin ücreti "kardan" götüren bir masraf kalemi olarak geçer bilonçalarına...
Medya dediğimiz heyulanın görüntüsü çizilirken "Taraf"sız olmayacağı da bu metinlerin izleyicileri tarafından tahmin edilebilir. Deniz Gezmiş ve yoldaşlarına yaptığı alçakça saldırı ile liberal çevrelerin "takdirini" kazanan Rasim Ozan Kütahyalı "Özgürlüğün Çarpıntısı" adını verdiği köşesinde yazmaya başladı. Kütahyalı'nın görevi sadece köşe yazmak değil aynı zamandan gazetenin yakında yayımlamaya başlayacağın kültür sanat ekinde de yazılar yazacakmış. Liberal çevrelerin "tetikçi"lerini kullandıktan sonra "kültür sanat" alanında istihdam ettiği artık bilinen bir gerçek. Kütahyalı yazısıyla tetiği çekmiş ve işini bitirmiş "katil" olarak, ikinci bir eylemine kadar kültür sanat ekinde dinlendirebilir artık. Taraf'ın "katilleri" kollama aşkı burada da bitmedi zaten. ESP'nin hazırladığı ve Ergenekon ile 12 Eylül'ü ilişkilendirdiği ilanlarda bulunan Kenan Evren fotoğrafı gazete tarafından sansürlendi. Bunu da "suçluluğu" kanıtlanmamış bir kişinin mahkum edilemeyeceği gerekçesiyle açıkladı. Ergenekon iddianamesindeki bütün telefon görüşmelerini, el altından aldığı bütün istihbaratı suçlu suçsuz ayırmadan harfi harfine yayımlayan bu "ceride"den beklenen bir hassiyet! Liberal ve demokrat entelijansıyanın ikiyüzlülüğünün son göstergesi olarak niteleyip geçmekten başka bir söz kalmıyor.

Türkiye'nin medyası bu haldeyken "dünya" medyasının durumunun daha parlak olduğunu söylemeyeceğiz. Daha önce örneklerini binlerce kez gördüğümüz manipülasyonun bir örneği Rusya-Gürcistan savaşı sırasında gördük. Daha öncesi var ama en yakın örnekler olarak Irak ve Afganistan savaşları üzerine yapılan haberleri anımsamamız yeterli. "İliştirilmiş" gazeteciler, ellerine tutuşturulmuş metinleri, önceden hazırlanmış görüntüleri gazetelerine geçmişler dünya şanlı bir demokrasi savaşının kahramanlarını alkışlamıştı. Ama çok geçmedi ki arkasından Ebu Gureyb ve yüzlerce görüntü de geldi. Reuters, Rusya'nın Gürcistan'da yaptığı insani yıkımı gösteren fotoğraflarda hep aynı konu makenlerini kullanmaya kalkınca burada kullanabileceğimiz en hafif tabirler işin "komiği" çıktı. Ve medya sonunda bunu da yaptı: Binlerce insanın öldüğü, binlerce insanın mülteci durumuna düştüğü bir savaşa insanları "güldürmeyi" başardı.
Enflasyon, hane halkı yoksulluk ve açlık sınırlarını hesaplayarak dahiyane hesaplamalara imza atan TUİK ülkemizde kültürel ve bilimsel faaliyetleri de ölçmeyi ihmal etmedi. Yaptığı istatistik bizlerin hep söyleyegeldiği bir sonucu verdi ve kendi yaptığı istatistiğe de itiraz edemeyeceğinden açıklamak zorunda kaldı. Ülkemizde kültürel bilimsel faaliyetler 2006 yılının ağustos ayına göre 2007 yılının ağustos ayına oranla yüzde 2.5 gerilemiş hem de bu etkinliklerin yüzde 93.2'si ücretsiz gerçekleştirildiği halde. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yaptığı bir başka araştırma sonucunda 72 milyonluk ülkemizde, bakanlığın 1156 kütüphanesinde sadece 14 milyon kitap olduğu ve 10 bin kişide bir kişinin kitap okuduğu ülkemizde bir halk kütüphanesinin 63 bin kişiye düştüğü de ortaya çıktı. Bu arada aylık raporlarımızın bir başka kahramanı Kültür Bakanı, film festivallerine Bakanlığın desteği konusundaki açıklaması geldi: "Bütçe imkanları dahilinde veriyoruz." Ama bu açıklama bir festivale milyonlarca YTL verilirken bir başkasına neden onun yarısı kadar bile olmayan ödeneklerin verildiği sorusunu açıklamaya yetmedi. Zaten Bakan'ın da bunu açıklama çabası içinde olduğunu kim iddia edebilir ki!

Ağustos 2008'de üzüntüyle karşıladığımız yitirdiklerimiz de oldu. Eleştirmen Fethi Naci'yi yitirdik. Uzun süredir ağır hastalığıyla mücadele eden eleştirmenimiz daha fazla direnemedi. "İnsan Tükenmez"in bu önemli yazarı Türkiye'de eleştirinin geldiği duruma da kısaca değinmemize vesile olsun. Özellikle hastalığından önce başlayan suskunluğunda büyük bir öfkeyi gizleme çabasının etkili olduğunu söylemek olanaklı. Edebiyatın, (romanın) piyasalaştırıldığı, azgın bir neoliberal cangıla dönen edebiyat dünyasında, eleştirinin kitap tanıtım faaliyetine döndüğü ve yayınevlerinin "tanıtım yazısı" paraları ödemeye başladığı bir döneme tanıklık etti. Onun edebiyatı "ciddiye alan", ciddiye aldığı için de eleştiriyi önemseyen döneminden oldukça farklıydı artık her şey. Bir romanı eleştirmek için onlarca kitap okumak, romanı diliyle, anlatımıyla, tarihsel ve toplumsal özellikleriyle anlamaya ve çözümlemeye çalışmak gibi özellikler artık "eleştiriden" beklenen bir şey değildi. Birbirinin kopyası sözcüklerle yazılan kitap eki "tanıtım yazıları" yeterliydi.

Özellikle postmodernizmin edebiyata etkisi karşısında öfkelendiğini biliyoruz. Ama bu etkiyle mücadele edecek gücü de yoktu artık. Hep iyi edebiyatın yanında olmak istedi. Rauf Mutluay, Asım Bezirci ve kendisinin yarattığı bir eleştiri gibi eleştirinin savuncusuydu.

Yine bu ay yitirdiğimiz şair İlhan Berk için "Anadilini bilmeyen şair" nitelemesi gibi nitelemeleri edebiyat dünyasının büyük bir kısmını karşısına almak pahasına yapmıştır. Eleştirilerini eleştirdiğimiz zamanlar da oldu. Özellikle "izlenimci eleştiriye" fazla yaslanması en önemli zaafı olarak nitelenmelidir. Yine de şimdi edebiyat eleştirisinin bu kurak döneminde, onun kitaplarını raflardan alıp okumanın zamanıdır demek yanlış bir adres göstermek olmayacaktır. Onunla birlikte Cöntürk'ün, Bezirci'nin kitaplarını da...

2008 Pekin Olimpiyatları da bu ay başladı ve bitti. Şimdiye kadar yapılmayan bir uğurlama töreni bu olimpiyatlara katılacak sporcularımıza yapıldı. Taksim'de üstü açık otobüsle gezdirildi ve uçağa bindirildiler. Zaten Taksim sporcuların ve popçuların! Futbolcu ve sporcularımaza yaptırılan bu otobüs safalarının ortaya çıkmaya başlamasıyla, başarısızlıkları başarı olarak gösterme çabalarının denk düştüğünü söylemek gerekiyor. Sonuçta olimpiyat kafilemiz de gönderildikleri gibi görkemli dönemediler olimpiyatlardan. Olimpiyatların amatör ruhunun ölümü onlarca yıl önceye rastlıyor artık tekrarlamanın bir anlamı yok. Sporu yarıştan çok rekabete dönüştüren kapitalizm, olimpiyatları da parası olanın konuştuğu bir arenaya çevirdi. "Rekabet" sanılanın aksine sporun doğasında bulunmayan bir şeydir, hele "piyasa" hiç bulunmaz. Ama her iki kavram da artık sporun için de doğal karşılanmaya başlandı.

Ne diyelim? Kapitalizmin görüntüleri sosyalizmin habercileridir.