Yaşamı parçalayan balyozun cezasını kim verecek?

Sözü uzatmayalım. Şimdi sizi bir köy minibüsüne davet edip, kıvrıla kıvrıla uzanan tozlu yollardan Torosların bir dağ köyüne götürmek istiyorum. Hep birlikte yaşananlara tanık olmak için. Çünkü tanık olmak önemli bir sorumluluktur. Romantik bir yolculuk değil, bir ülkenin çarpıcı gerçekliğiyle yüzleşmesi.
Pazar, 23 Eylül 2012 00:01

Türkiye'nin siyasi gündemi uzun süredir hep yaşamın ve gündelik hayatın önüne geçiyor. Balyoz kararı bunun son örneği. Ekmeğimize, suyumuza mı yanalım, yitirdiğimiz türkümüze mi? Çocuklarımızın geleceğini çalanlara mı laf yetiştirelim, yoksa alıp başımızı gidebileceğimiz dağlarımızın un ufak edilişine mi?

Balyoz davası kararı, yalnızca tutukluların yakınları için değil, sonuçları tüm toplumsal dokuyu derinden etkileyecek bir karardır.

Moğol istilasından buyana en büyük yıkımın tanığıyız
Bir süredir bir yanımızda hep balyoz gibi bir yükü taşıyoruz. Defalarca yinelemenin bir anlamı yok ancak Türkiye'yi en ağır dönemlerde bile başını eğmeyen onurlu insanların ülkesi haline getiren ne varsa adeta ağır bir balyozla paramparça ediliyor. Üstelik Anadolu tarihinde görülmemiş ölçüde bir afyonlanmışlığın mahmurluğunda, Moğol istilasından bu yana yaşanan en büyük yıkımın tam ortasında ve canlı tanığıyız. “Darbeye eksik teşebbüs” suçlaması kimin vicdanında nereye oturur bilemiyoruz ancak Anadolu coğrafyasını eksik de değil, tam bir darbeyle tarumar edenlerin cezasını kim verecek sorusuna herkesin kendince bir yanıtı olmalı.

Sözü uzatmayalım. Şimdi sizi bir köy minibüsüne davet edip, kıvrıla kıvrıla uzanan tozlu yollardan Torosların bir dağ köyüne götürmek istiyorum. Hep birlikte yaşananlara tanık olmak için. Çünkü tanık olmak önemli bir sorumluluktur. Romantik bir yolculuk değil, bir ülkenin çarpıcı gerçekliğiyle yüzleşmesi.

‘Zihinsel tinle' alay etmek
Dilerseniz HES yatırımcısı olduğu ileri sürülen Şekerbank'ın, 'İçten Bakış' sergisinin algılarımızın ayarıyla oynayan sunuşuyla da anlayabilirsiniz, tercih sizin: "Dostluk ve yaşam, kaybedilen insanlık ve mistisizm, 'içerinden bir bakış' olarak sanatçıyı bir kuyunun içine doğru sürüklerken aynı zamanda öze doğru bakmaya itiyor. İnsanı kuşatan organik yaşamla kurduğu denge sadece doğayı değil, doğanın sakladığı görünmeyenleri de içinde taşımakta... Bu bağlamda Berat Işık'ın çalışmalarında ekoloji insanın diğer insanlarla girmiş olduğu toplumsal ilişkilerle de çevresindeki toprağa, taşa, suya, havaya ait alanda kurduğu yeni bir ''zihinsel tin'' olarak ele alınıyor ve sadece psikolojik ilişkilerinde değil, tüm dünyayla da bir birleşme olarak çıkıyor karşımıza…"

Ekoloji'yi, yaşamdan soyutlayıp toplumsal bir bulantının aracı yapmanın faturasının topyekûn bir 'kırsala intihar' yaratacağını söylemek için kâhin olmak gerekmiyor. Bunun trajik sonuçlarına daha fazla tanık olmak ve durumun vahametini daha iyi anlamak için kısa bir süre daha beklemek yeterli olacaktır...

Değirmenözü minibüsünde Torosları aşmak
Sözü daha fazla uzatmadan, minibüsümüze binelim... Bir köyü, kırsal bir yerleşimi anlamanın en iyi başlangıcı, o köyün otobüsüne binmektir. Biz de öyle yapıyoruz. Antalya'nın Manavgat ilçesine bağlı Değirmenözü köyüne gitmek için önce Serik'e gitmemiz gerekiyor. Çünkü Değirmenözü'ne haftada sadece üç gün giden minibüs Serik'ten kalkıyor.

Değirmenözü, Antalya'ya 150, Manavgat'a ise 100 kilometre uzaklıkta bir köy. Bu nedenle köylüler birçok işini daha yakın mesafede olan (75 km) Serik'ten hallediyorlar. Çoğunluğu doktora gelen yaşlılardan oluşan yolcuların arasına biz de karışıyoruz. Yaşlı kadınlar adeta hiç büyümeyen çocuklar gibi birbirileriyle şakalaşarak zorlu yolculuğu keyifli hale getirmeye çalışıyorlar. Zorlu yolculuk ifadesi laf olsun diye değil, öyle ki Beşkonak'tan sonra kah tırmanılan, kah kıvrılan yolun yarısında bir çeşme başında verilen ihtiyaç molası, daha çok içi dışına çıkan yaşlıların 'kusması' için veriliyor.

degirmenozu_minibusunde.jpg
Değirmenözü minibüsü

Zorlu bir yaşamın yarattığı zorunluluktan olsa gerek ot düşkünü olarak bilinen Girit göçmenleri için "gözü yerden kalkmaz" derler. Bu tanım benim için de kullanılabilir. Yol boyunca her mevsimin otunu, bitkisini, ağacını ezberlemek sanki çetrefilli bir matematik problemini çözmenin rahatlığını veriyor insana. Dünyada yoğun olarak yalnızca bu bölgede bulunan Akdeniz servisi ağaçları, yol boyunca dizilmiş zarif hanımefendiler.

Al elmayı ver narı paranın geçerli olmadığı bir hayat
Bölge tam anlamıyla bir nar ve incir cenneti. Minibüsteki yaşlı kadınlarla lafa koyuluyoruz. Vadinin yukarısında bulunan köylere nar, keçiboynuzu ve mersin götürüp, karşılığında patates ve ceviz aldıklarını anlatıyorlar. Yakın zamana kadar süren, paranın devre dışı kaldığı bu takas kültürünü vadinin yukarısındaki köylerde de defalarca dinlemiş, hatta çocukluğumda tanıklık bile etmiştim. Yaşlı kadınlardan birinin belinde 'kolan' adı verilen bir çeşit dokuma dikkatimi çekiyor. "Bizim buralarda dokuyan kalmadı, Kesme'de (Isparta Sütçüler'e bağlı komşu belde) dokuyanlar var hala" diyor.

Selçuklu ticaret kervanlarının yollarında
Çaltepe sapağından sonra Köprüçay'a paralel ilerleyen yol boyunca bölgenin karakteristik bitki örtüsünü izleyerek Tol Mahallesine ulaşıyoruz. Tol Mahallesi, 'Tolhan' adıyla bilinen Selçuklu döneminde kervanların kullandığı bir hana ev sahipliği yapmış. Köylüler, geçmişte burada bir Roma garnizonunun bulunduğunu söylüyorlar. Alarahan, Burmahan ve Tolhan bugün bulundukları bölgedeki yerleşimlere adını vermiş olan önemli tarihi duraklar. Toroslar'ın sarp dağlarını, Emereddin Beli’nden aşarak Beyşehir'e uzanan kervan yollarının bir kısmı halen kullanılıyormuş. Konya ile Antalya arasındaki kervan ticaretinin, özellikle de tuz ticaretinin yapıldığı katır yolları zorlu ama bir o kadar da büyüleyici bir coğrafyadan geçiyor. Ancak bugün Yeşilbağ köyünden Dumanlı Yaylası'na giden dağ yolundan artık otomobiller işliyor. Köylüler, bu dağ yolunu yaz aylarında kar getirmek için de kullanıyorlar. Gecenin karanlığında yukarıya, dağa doğru baktığınızda arada bir geçen araçların ışığı, zigzag çizerek gökten inen bir yıldızı andırıyor...
Dağların haritalarda bir adı olsa da her yerde bir Hasan Dağı bulunur. Çaltepeli dostum Erdinç Barca'nın annesinin, zorlu yaşam koşullarına ve cesarete vurgu yapan "g...ne güveni olmayan Hasan Dağına oduna gitmesin!" sözü bunun kanıtı.

degirmenozu_koyundeki_antik_yol.jpg
Değirmenözü köyündeki antik yol

Dinamitle parçalanan tarihi köprü
Değirmenözü, Antalya'nın Konya ve Isparta sınırına en yakın köylerinden biri. Bu yüzden her iki ilin köyleriyle alışverişi her anlamda sürmüş. Köyün yakınlarında bulunan ve Roma yollarından biri olduğu belirtilen taş yolun bir bölümü hala görkemini koruyor. Köprüçay'ın dar bir kanyona girdiği noktada kuzeydoğuya doğru uzanan kireçtaşlarıyla inşa edilen yolun, kemerli bir taş köprüyle nehrin karşısına geçtiğini söylüyor köylüler. Ancak bu muhteşem köprü yıllar önce ayaklarının altında hazine olduğu gerekçesiyle dinamitle parçalanmış.

Sessizliğin ortasında hayat bilgisi fotoğrafı
Köprüçay'ın kıyısında kurulan köyün yerleşimi tüm eski köyler gibi kireçtaşı tepelerden düzlüğe doğru kurulmuş. Nehir kıyısından genişleyerek vadi boyunca güneye doğru uzanan arazilerin bir çoğu ekili değil. Ancak köye yakın olan arazilerde en çok ayçiçeği, mısır ve sebze yetiştiriliyor. Eğitim ihtiyacı, kırsal yoksulluk ve işsizlik bu bölgede de köyleri boşaltmış. Değirmenözü'nün taşımalı sistemden dolayı boşalan ilköğretim okulu, sapasağlam duruyor. Ancak kısa zaman önce bahçesinde koşuşturan çocukların neşesinin sindiği duvarlar giderek hayalete dönüşmek üzere. Okulun bahçesindeki sessizliğin ortasında öylece duran Atatürk büstü, bir hayat bilgisi fotoğrafı gibi zihinlere kazınıyor.

Cumhuriyetin en zor koşullarda bile eğitim olanaklarını ulaştırmaya çalıştığı Anadolu köylerinin en hüzünlü binaları, o dönemin izlerini taşıyan terkedilmiş okul binaları. Bir toplumun kendi köklerine karşı duyduğu en acı kadirbilmezlik örneği...

HES havuzunun kenarında "lüküs hayat" rüyası
Değirmenözü'nde bugünlerde en çok bölgeye yapılması planlanan Kasımlar Barajı ve HES Projesi konuşuluyor. Ancak vadinin yukarısında olduğu gibi burada da köylüler proje hakkında bir bilgiye sahip değil. Köyün girişindeki çeşme başında bir kaç köylüyle sohbet ediyoruz. Arada katırıyla gelip geçenler su içmek için mola veriyorlar burada. Sohbete kulak kabartanlar da katılıyor. Garsonluk yaptığını söyleyen genç bir köylü, HES santrali için yapılacak olan yükleme havuzunun kenarında dinlenme tesisleri, restoranlar yapılacağını duyduğunu söylüyor. Bunun köylüler için gelir kapısı olacağını da ekliyor. Bir diğer köylü Antalya'da yaşadığını ve arada bir gelip gittiği için olup bitenler konusunda bilgisinin olmadığını söylüyor.

Birçok yerde olduğu gibi burada da köylüler kendilerini neyin beklediği konusunda bilgi sahibi değiller. "Devlet böyle uygun gördüyse elimizden ne gelir" anlayışı hakim. Daha çok, kimin evi, arazisinin ne kadarı projeden etkilenecek tartışmaları en temel bilgiden yoksun biçimde sürüyor. Ancak bütün bu tartışmaların ortasında bölgede projeden etkilenecek tüm köyler için çıkartılan 'acele kamulaştırma kararı'ndan da kimsenin haberi yok! Köylülerden biri "benim paramı versinler, Antalya'ya gidip yerleşeceğim" diyor. Gerisi uzun bir sessizlik…

Direğe takılan HES karşıtı afiş
Sohbet boyunca karşımızda gürül gürül akan çeşmeden su içip kaynağını soruyorum. Köylülerden biri, "suyun gözünden geliyor, şurada yukarıda" diyor. Köyün taş evlerinin arasından dar sokaklardan geçerek suyun gözüne doğru ilerliyoruz. Değirmenözü evleri geleneksel yapısını hala koruyor. Beton yapının tek tük girmesi bütünlüğü bozacak ölçüde etkilememiş. Evlerin birçoğu terkedilmiş olsa da bu haliyle yörenin sivil mimari dokusunu halen koruyor. Köyün sokaklarında ilerlerken elektrik direğine asılmış bir afiş dikkatimizi çekiyor. HES'ler konusunda köylüleri bilgilendirmeyi amaçlayan afişin altında ‘Değirmenözü Halk Komitesi’ ifadeleri dikkat çekiyor. Köyden çalışmak için Manavgat'a giden gençlerin öncülüğünde kurulmuş bir platform olmalı.

direkteki_afis.jpg

"Baraj yapılırsa bizim buralar değerlenir mi abi?"
Göç ve beraberinde gelen toplumsal ayrışmayla sosyal dokunun bu denli parçalandığı Anadolu kırsalındaki manzara üzerine çok şey söylenebilir. Tek başına elektrik direğine iliştirilen o afişin hüzünlü yalnızlığı çok şey çağrıştırıyor. Köylülerden birinin, "baraj yapılırsa bizim buralar değerlenir mi abi?" sorusunun iç burkmasıyla, o afişin yalnızlığı arasındaki uzun yol, Türkiye'nin önündeki yolun da kilometre taşlarını işaret ediyor. Yaşadığı coğrafyanın değerinin, yalnızca arsa değeriyle ölçülmesinin öğretildiği ortalama algının, kendisini de vareden inanılmaz biyolojik ve ekolojik zenginliğe sırtını dönmesinin yarattığı yıkımın ekonomik bedeli de, bir ülkenin sırtına yüklenen en büyük kambur olacaktır.

Suyun gözünden, Değirmenözü'ne...
Suyun Gözü'ndeyiz. Bölgede birçok yerde aynı adla anılan su kaynakları var. Değirmenözü'ndeki suyun gözü ise aynı adla anılan büyük bir mağaranın ağzından çıkan su kaynağından oluşuyor. Bir zamanlar suyun gözünden köye doğru sıralanan çok sayıda değirmen varmış burada. Köy adını bu değirmenlerden almış. Civar köylerden katır sırtında gelen köylüler, uzun kuyrukların oluşturduğu değirmenlerde geceleyip, öğütülen unlardan, suyun gözünün suyuyla yoğurulup pişirilen ekmeklerin kokusunun vadiyi kapladığı anlatılıyor. Anadolu halk inançlarında suya ve ağaca atfedilen kutsallığın bir örneğini de Suyun Gözü'nde duyuyoruz.

suyun_gozu.jpg
Suyun gözü

Ulu çınarın böğrüne çakılan "döl" çivileri
Bize eşlik eden köylülerden biri, suyun gözündeki koca çınarın altının bir zamanlar gebe kalamayan kadınlar için tören yapılan bir alan olduğunu söylüyor. Gebe kalamayan, ya da sık düşük yapan kadınlar, bir yulara bağlanıp bu çınarın altına getiriliyormuş. Yuları elinde tutan bir diğer kadın, ulu çınarın altında gebe kalamayan kadını üç kez tur attırırken, diğer bir kadın, "ne satarsın ne satarsın" diye soruyor. Yuları elinde tutan kadın, "döl tutmayan merkebi satarım" diyor. Bu törenin ardından gebe kalamayan ya da sık düşük yapan kadın, giysisinden ulu çınarın gövdesine bir nal çivisi ile çakılıyormuş. Köylülerin anlattığına göre ulu çınarın altında yapılan bu sembolik törenin ardından kadınlar gebe kalıp çocuk doğuruyorlarmış.

Platon'a adını veren çınarlar
Suyun Gözü'ndeki ulu çınarın köylülerce doğurganlık ve bereket simgesi sayılması, Anadolu halk inançlarında Hititler'den buyana devam eden sürekliliğe işaret ediyor. Latince 'platanus' olarak adlandırılan çınar ağacının, Yunanlı bilge Platon'un adına da esin kaynağı olmasının yanında, hızla büyüyüp gelişmesinden kaynaklı olağanüstü güçler atfedilmesi her çağda varlığını sürdürmüş...

Bir başka olur Değirmenözü'nün siestası
Koca çınarın gövdesine karışmış nal çivilerinin bir kısmı öylece duruyor. Suyun gözünden aşağıya, bir zamanlar değirmenlerin olduğu yere doğru iniyoruz. Ak köpüklü suların içinden kıvrılarak telaşla kaçışan alabalıklar dikkat çekiyor. Çınar ve büyük incir ağaçlarının kapladığı dere boyunca tahta köprülerden, kayaların üstüne oturtulmuş tahta köşklerden geçiyormuş. Buralarda 'köşk' adı verilen yapılar, yaz aylarında günün bir bölümünü geçirmek için kullanılıyormuş. Değirmenözü'nde her köylünün bir köşkü var. Temmuz ve Ağustos aylarında öğle saatlerine kadar günlük işlerini yapan köylüler, günün en sıcak saatlerini bu köşklere gelerek derenin bu gibi suyunun kenarında, çınar ağaçlarının altında geçiriyormuş. Odun ateşinde pişirdikleri yemeklerini burada yiyor, sonra da isli çaydanlıklarda çay demleyip içtiklerini anlatıyor köylüler. Her köşkün kenarında tava, tencere, çaydanlık ve tabaklar göze çarpıyor. Yeterince dinlenen köylüler, derenin biraz aşağısında bulunan bahçelerine gidip işlerine geri dönüyorlarmış...

cardaklari.jpg
Suyun Gözü'nde siesta çardakları

Bu su masalı güzel bitmeli
Değirmenözü'ndeki insanların suyla kurduğu yaşamsal bağ, masal gibi geliyor insana. Bir su masalı. Ancak bir zamanlar hep mutlu sonla biten masalların anlatıldığı bu coğrafya giderek kötümserliğin devasa elleri arasında can çekişiyor. Köylülerin bir kısmı, bu masalı yaşadıkları derenin de HES tüccarlarınca ellerinden alınmasından endişeli. Her yönüyle tam bir yeryüzü cenneti olan Suyun Gözü ve devamında oluşan derenin bu haliyle geleceğe aktarılması için mutlaka korunması gerekiyor. Çünkü yalnızca biyolojik zenginlik değil, suyla insanın kurduğu kültürel bağ da geleceğe aktarılmayı hak ediyor.

Dün kutsanan suyun, bugün gözü çıkartılıyor
Değirmenözü'nün bahçelerine hayat veren derenin kenarından ilerleyerek bahçelere giriyoruz. Akşamın mor ışıklarının düştüğü yamaçtaki köyün turuncu ışıkları birer birer yanıyor. Köylülerden birinin yamaçtaki evinin verandasında çaylarımızı içiyoruz. Suların coğrafyasında yaşamın ve geleceğin üstüne konuşmak her zaman iyimserlikle sürmüyor, süremiyor. Doğumuzda yükselen dağların arkasındaki Beyşehir sınırlarındaki Eflatunpınar, Hititlerin suyu tanrısal niteliklerle kutsadığı anıtları da barındıran bir höyüktür. Anadolu, binlerce yıldır suya gözü gibi baktı, kutsadı. Bu yüzden suyun yeryüzüyle buluştuğu alanlara 'suyun gözü' adını verdi. Ancak bugün yalnızca birileri daha çok kazansın diye suyun gözünü çıkartıyorlar.

Yaşamı paramparça eden bu balyozun cezasını kim verecek?
Karar vericilerin iktidar hırslarının yarattığı yapay gündemlerle afyonlanan Türk halkı, kendi geleceğine giden sırat köprüsünden geçtiği şu günlerde ağır bir sınavdan da geçiyor. Ya yaşam alanlarına sahip çıkıp binlerce yıllık bağımsızlık kaynağı olan coğrafyasını koruyacak, ya da topyekûn kapitalizmin üretim ilişkilerine teslim olup tüketim katedrallerinde kimliğini yitirecek. Yaşamı paramparça eden bu balyozun cezasını kim verecek?

Yusuf Yavuz