"Karnı tok ruhu aç orta sınıflar bana batmaya başladı"

Yıldız Silier yeni kitabını neden yazdığını açıklarken "kendisiyle gereğinden çok uğraşan ama dünyadaki gerçek sorunlara ilgisiz ve alaycı yaklaşan, bir türlü tatmin olamayan, karnı tok ama ruhu aç olan orta sınıftan insanlar bana iyice batmaya başladığı için, 'çağın ruhu'nu ele almaya çalıştım" diyor.
Çarşamba, 10 Kasım 2010 09:57

Yıldız Silier’in son kitabı “Oburluk Çağı, Felsefe ve Politik-Psikoloji Denemeleri” de başka okumaların peşine düşürecek türden bir kitap. Silier ile son kitabını ve Türkiye’yi konuştuk…

Boğaziçi Üniversitesi’nde matematik okumuşsunuz. Bir matematikçi neden açıları, integralleri, türevleri bırakır da felsefenin “dünyayı değiştirmeden yorumlayan” sularında yüzer merak ediyoruz?

Üniversite sınavına girdiğim zaman, çoğu lise öğrencisi gibi, hangi mesleğin benim için daha uygun olacağını bilmiyordum. Lisede sayısal okuduğum için hiç felsefe dersi almamıştım ve tek sevdiğim ders matematik olduğu için bu bölümü tercih ettim. Üniversitede matematik okurken, 2+2=4’ün sayfalar süren bir kanıtını yaptıktan ve üçgenin iç açılarının toplamının her zaman 180 derece olmadığını öğrendikten sonra dünyamın ufku genişledi. Bize kesin gözüken fikirlerin altında yatan örtük varsayımları keşfetmek, en ilgimi çeken uğraş haline geldi. İşte felsefe, görüntülerin ardındaki hakikati bulmaya çalışırken, tam da bunu yapıyordu. Başka bir deyişle, kanıksadığımız ve artık sağduyunun parçası haline gelmiş görüşlerin hangi temele dayandığını (ağacın kökleri) ve bunları doğru kabul etmenin nasıl sonuçlara yol açacağını (ağacın dalları) keşfetme oyunu olarak görüyordum felsefeyi. Aslında felsefeyi “sözel”, matematiği “sayısal” olarak sınıflandırmak, ikisinin arasındaki büyük benzerliklerin es geçilmesine yol açıyor. İkisi de (biri kavramlarla, diğeri simgelerle) kendi içinde tutarlı sistemler oluşturmaya çalışıyor ve yeni diller, yeni “oyun”lar icat ediyor. Sonra, hem soyut matematikte, hem de analitik felsefede yaygın olan, bu “oyun kurma” çabası beni tatmin etmemeye başlayınca, kendimle ve yaşadığım dünyayla ilgili “dert”lerimi merkeze alan ve felsefeci olmasa da benzer dertleri paylaşanlar tarafından da anlaşılabilecek bir üslupla felsefe yapmaya çalıştım. Belki de bu yüzden, “dünyayı değiştirmek” amacının sadece felsefecilere bırakılamayacağını, her duyarlı insanın bu sorumluluğu taşıdığını düşünüyorum.

İlk kitabınız Özgürlük Yanılsaması’nda bir yandan bir grup öğrenciye “özgürlük nedir?”i tartıştırırken bir yandan, inceden de bir özgürlük tarifi veriyordunuz. Genellikle ilk kitaplar, ilk filmler, ilk şarkılar yaratıcısının biriktirdiklerinin, yaratma derdinin en yoğun olduğu döneme doğar denir. Sizin için özgürlük tartışması nasıl bir birikme halini ifade ediyordu?

Üniversitede öğrenciyken “Tüm ihtiyaçlarımı karşılayabiliyorum, mutluyum ama hâlâ kendimi özgür hissetmiyorum. Acaba özgürüm de, bunun farkında değil miyim?” sorusunu kafama takmıştım. En büyük hayalim kendimi bir “Rönesans insanı” gibi, edebiyat, sanat ve felsefe alanlarında çok yönlü geliştirmekti. Yüksek lisans tezimi yazarken Marx’ın ve Rousseau’nun görüşleriyle tanışınca, liberalizmi sorgulamaya başladım ve politik felsefeye ilgim arttı. İngiltere’deki doktora danışmanım Sean Sayers’ın yönlendirmesiyle Hegel okumalarına başladım ve Marx üzerine derinleşme fırsatı yakaladım. Boğaziçi Felsefe Bölümü’nde hocalığa başlayınca derslerimde mümkün olduğunca Sokratik diyalog yöntemini kullanmaya çalıştım ve bu üslup sonra kitabıma da yansıdı. 2006’da Jose Marti Küba Dostluk Derneği’nin organizasyonuyla on günlüğüne Küba’ya gidince hem geziye katılan doktorlarla birlikte oradaki bambaşka sağlık sistemine şahit oldum, hem de sosyalizmin yarattığı “yeni insan”a dair umutlarım arttı. Küba gezisi o zamana kadarki birikimimi yazıya dökmek açısından çok teşvik edici oldu ve ortaya Özgürlük Yanılsaması çıktı.

Yeni kitabınızı yazdığınız dönem hayatınızda epey tatlı tesadüfler oluyor, âşık oluyorsunuz, bebeğiniz doğuyor. Öte yandan Oburluk Çağı aslında dertli bir kitap diyebilir miyiz? Varlığını anlamlandırmanın yegâne yolunun durmadan tüketmek olduğunu sanan insan modeline epey içlenen bir bölümü var örneğin kitabınızın…

Evet, derdim olmadan kitap yazamıyorum o derdi yazıya dökmeden önce de “demlenmesi” için epey vakit gerekiyor. İkinci kitabımda, çevremde şahit olduğum, kendisiyle (dış görünüşüyle, başkalarına sunduğu imajla, yaşadığı stres ve kaygılarla) gereğinden çok uğraşan ama dünyadaki gerçek sorunlara ilgisiz ve alaycı yaklaşan, bir türlü tatmin olamayan, karnı tok ama ruhu aç olan orta sınıftan insanlar bana iyice batmaya başladığı için, “çağın ruhu”nu ele almaya çalıştım. Örneğin, öğrencilerle yaptığımız tartışmalarda “insanın arzuları sınırsızdır hırs ve rekabetçilik insan doğasının parçası olduğu için hiyerarşik toplumsal ilişkiler kaçınılmazdır” görüşünü savunanların çoğunlukta olduğunu fark edince, kapitalizmin insanları nasıl bu kadar deforme ettiği hakkında düşünmeye başladım.

Mutluluk fetişizmiyle ilgili bir bölüm de var kitabınızda. Gemisini kurtaran kaptan mutlu sayılıyor günümüzde, ya da mutlu hissetmeye çalış ki mutluluk gelsin seni bulsun diyen “çekim yasalı” mistik soslu, bireye gaz veren önermelerde mevcut… Neden mutluluk bir fetiş nesnesi haline geldi ki?

1980’lerden sonra sol hareketlerin üst üste gelen askeri darbelerle sindirilip, parçalanmasının açtığı gediği dolduran, Thatcher ve Reagan’ın yerli şubesi Özal’ın popülerleştirdiği “başka bir alternatif yok, kapitalizm bireysel özgürlüğün cennetidir” ve “benim memurum işini bilir” zihniyeti, toplumun kılcal damarlarına kadar yayıldı. “Birey” olmaktan ve özgürlükten bahsedilince, haz veren farklı deneyimler peşinde koşmak ve daha fazla tüketebilmek anlaşılmaya başlandı. Herkesin aynı şeyi (daha fazla para sahibi olmak ve ünlü olmak) arzuladığı bir düzende, insanların gitgide birbirine benzemesi hiç şaşırtıcı değil. Sistemin kendini yeniden üretecek insanları nasıl biçimlendirdiğine baktığımızda, maddi arzuların (dolayısıyla yetersizlik duygularının) kışkırtılması, insanların daha obur ve açgözlü hale getirilmesi çok önemli. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor: Hem insanların gereksiz bir sürü ıvır zıvır (son moda kıyafet, aksesuar, elektronik “oyuncak”) tüketmesi sağlanarak, bunlar üzerinden kâr ediliyor, hem de insanların kafası, gelip geçici arzuları ile “gerçek” ihtiyaçları arasında bir ayrım yapamayacak kadar karıştırılıyor. Hayattaki önceliklerimizin ne olduğunu belirleyip, politik mücadeleyle insanların ve doğanın metalaştırılmadığı bir dünya uğruna savaşmak yerine, kendi özel dünyamızın çevresindeki güvenlik duvarlarını yükseltmeye ve “kale”miz olan evimizi süsleyerek vakit geçirmeye teşvik ediliyoruz. İçimizdeki boşluğu doldurmak için, benzer kaygıları olan insanların bir araya gelerek alternatif toplumsal ilişki biçimleri üretmesi ve yabancılaşmanın bilincine varan herkesin bu akıldışı sistemi değiştirme mücadelesine bir ucundan katılması gerektiğini düşünüyorum.

Aslında sizin kitaplarınızı okumak hem kolay hem değil... 1 yazmak için 10 okumak gerekir denir, siz de pek çok referans veriyorsunuz yazarken, üstelik yalnızca kitaplar da değil, şarkılar, filmler… Oburluk Çağı’nda da aynı şekilde. Yazdıklarınızdan az çok biliyoruz ama elinizi uzattığınızda yanı başınızda olsun istediğiniz kitaplar, filmler var mıdır?

Başucu filmlerim, Kim Ki-Duk’un “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış”, Pontecorvo’dan “İsyan”, Costa Gavras’tan “Sıkıyönetim”, Ken Loach’un “Özgürlük Rüzgârı”, Milos Forman’ın “Guguk Kuşu”. En sevdiğim kitapların başında Kafka’nın “Dava”sı ve Calvino’nun “Görünmez Kentler” ile “Kentte Mevsimler”i geliyor. Diğer favori kitaplarımdan bazıları, Hesse’in “Bozkırkurdu”, Jack London’dan “Martin Eden”, Galeano’nun “Latin Amerikanın Kesik Damarları”, Latife Tekin’in “Berci Kristin Çöp Masalları” ve Aslı Erdoğan’dan “Kırmızı Pelerinli Kent”.

Kitabı yazarken oğlunuz Çınar doğuyor, yazdıklarınızın seyri de epey değişiyor Çınar’ın doğumuyla. Neler değişiyor bir kadın anne olduğunda, hele de bizim memleketli bir kadın olarak anne olmak, ne yapıyor bir kadına? Kitabın bir bölümünde Türkiye’de çalışan bir annenin 4 ayla sınırlı doğum izninden de bahsediyorsunuz, siz de çalışan bir kadınsınız, bir çocuğun bakımı tamamen anneye kaldığında, devlet bu konuyla ilgili bir sorumluluk üstlenmediğinde annelik de tam zamanlı bir iş oluyor. Siz neler yaşadınız bu süreçte ve muhtemelen hâlâ da yaşıyorsunuz….

Çınar öncesi özgürlüğü kafaya takmış biriyken, Çınar’ın doğumuyla tam anlamıyla onun yörüngesine girdim. Derslerimde Sartre’a göre özgürlük ve mutluluk bağdaşmayabilir diye anlatırken, anne olunca bunların bir tahterevallinin iki ucunda yer alışını (yani özgürlüğüm azalsa da mutluluğumun artmasını) deneyimledim. Benmerkezcilikten sıyrılamamış biriyken, tüm önceliklerim oğluma göre biçimlenmeye başladı. İlk 3 ay boyunca (uykusuzluğun da etkisiyle) sürekli bir kaygı hali ve en küçük aksaklıkta kendimi suçlama psikolojisi hâkimdi. Şimdi birbirimize iyice alıştık Çınar-öncesi yaşamım tarih öncesinde kalmış gibi geliyor. Annelik kimliğimin diğer tüm kimliklerimi bastırması beni bazen tedirgin etse de, bakıcı tutmadan, sadece eşim ve annemle dayanışarak bebeğimi büyütebilme olanağım olduğu için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Peki en az 3 çocuk yapması önerilen, zaten kadın ve erkek eşit değildir, birbirinin tamamlayıcı unsurudur diyen bir iktidarın eteklerinde, Türkiyeli kadın nasıl özgürleşecek, neler yapmamız gerekecek?

Bence, erkekleri baştan çıkarmamak için örtünen kadın da, daha çok erkeğin kendini arzulaması için giyinen ve “abartılı” makyaj yapan kadın da aslında kendini erkeğin gözleriyle görüyor. Böylece, “kadın” olmak “insan” ve “birey” olmanın önüne geçiyor. Toplumsal beklentiler, kadınları dar bir şablona sıkıştırıyor: Gençken, güzel ve “namuslu” olması gerektiğini, bu sayede evlenerek mutluluğun anahtarını elde edebileceğini, sonra da eşine ve çocuklarına “sıcak bir yuva hazırlama”nın onun kutsal görevi olduğu söyleniyor. Oysa, kadınların özgürleşmesini engelleyen, tam da ona dayatılan (ve sonra içselleştirip, kimliğinin parçası haline getirdiği) bu roller. Özellikle büyük şehirlerde etkili olan güzellik fetişizmi, kadınları moda ve diyet endüstrisinin aracı haline getiriyor. Öte yandan, özellikle muhafazakâr kesimlerde, töre ve geleneklerin baskısı yüzünden evlilik öncesi kadın-erkek ilişkilerinin doğal bir şekilde yaşanması ve kadının çalışma hayatında daha fazla yer alması engelleniyor. Böylece kadın hem “evcilleştiriliyor”, hem de bir nesneye dönüştürülüyor. En büyük beklentisi, romantik bir ilişki yaşamak, iyi bir yuva kurmak, zengin bir eş sayesinde daha çok tüketebilmek olan kadınlar, o kadar çok zaman ve enerjilerini kendilerini erkeklere beğendirmeye ayırıyorlar ki, kendilerini geliştirmeleri, dış dünyadaki olaylarla ilgilenmeleri, farklı sosyal ilişkiler içine girmeleri, kısaca bireyselliklerini geliştirmeleri genellikle mümkün olmuyor. Kadınların ancak bu iç ve dış kısıtlardan kurtulabildikleri ölçüde özgürleşme sürecine girebileceklerini düşünüyorum.

En son Mardin’de yaşanan bir tecavüz vakası var. Bir şehrin önde gelenlerinin 12 yaşında bir kız çocuğuna sistemli bir şekilde yaptıkları cezasız kaldı, öte yandan ilkokul sıralarına dek inecek gibi görünüyor imam-hatip okulları serüveni. Toplum bir yandan muhafazakârlaşır gibi görünürken öte yandan çürüme manzaralarından geçilmiyor. Sizce bu tablo nereye varacak?

Yeni Sağ ideoloji’nin bireycilik ve muhafazakârlığı birleştirdiği açıkça görülüyor. Bir yandan başkalarını ezme pahasına olsa da, kişisel hazlar peşinde koşmanın kışkırtılması, öte yandan bunun körüklediği saldırganlık ve şiddet eğiliminin milliyetçilik, din ve maço bir kültüre kanalize edilmesiyle pusulasını kaybetmiş insanların sayısı artıyor. Bu durumun maalesef giderek yaygınlaşan en çarpıcı örneklerinden birisi, çocuklara yönelik cinsel şiddet ve bunun muhafazakâr toplum kesimlerince örtbas edilmesi. Ayrıca hukuk sistemi de failleri cezalandırmada yetersiz kalıyor... Yeni sağ ideolojinin Türkiye’deki orta sınıflarda nasıl tezahür ettiğini ve gündelik hayattaki faşizmi sade ve samimi bir üslupla, küçük ayrıntıları inceden inceye dokuyarak anlatan Seren Yüce’nin “Çoğunluk” filminin bu tabloyu çok iyi yansıttığını düşünüyorum.

Son olarak sormak isteriz, siz de bir akademisyensiniz. Üniversiteler türban gündemiyle epey hareketlendi… Özgürlük konusunda kitap yazmış biri olarak, siz ne düşünüyorsunuz türbanın özgürlük simgesi olarak tanımlanmasıyla ilgili?

Yukarıda da değindiğim gibi, kadınların örtünmesi eril bakışın hâkimiyetini yansıttığı için, bunun bir özgürlük simgesi olduğunu tabii ki düşünmüyorum. Türbanın siyasi ve dinsel bir simge olduğu açık olsa da, böyle simgelerin yüksek öğretimde yasaklanmaması gerektiği kanısındayım. Dindar erkek öğrenciler üniversitede okuyabilirken, benzer inançları paylaşan kadın öğrencilerin kıyafetleri nedeniyle kapılardan geri çevrilmesini, peruk ya da şapka takmaya zorlanmasını kabul etmem mümkün değil. Bence, üniversitelerde okuyan, yani reşit olmuş bireylerin kılık-kıyafetine karışılmaması lazım.

Teşekkürler…

(soL-Kadın)