Erdoğan faiz açıklamasıyla pot mu kırdı?

Erdoğan’ın İngiltere gezisi emperyalist merkezlerden yeniden vize alma arayışının yanısıra uluslararası sermayeyle ‘ekonomik riskler’ konusunda pazarlık boyutunu da taşıyordu. Özellikle Türkiye’nin ‘borç kaderi’ konusunda belirleyici merkezlerden biri Londra. Erdoğan’ın faiz açıklamasını pazarlığın bir parçası olarak mı yaptığı, yoksa pot mu kırdığı tartışılıyor.
soL
Çarşamba, 16 Mayıs 2018 12:21

TL’nin değer kaybı yılbaşından bu yana yüzde 15’e ulaştı. Petrol fiyatlarındaki artış, doların değer kazanmaya devam etmesi ve gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışları değer kaybının zeminini oluşturan gelişmeler. Ancak Türkiye’nin yüksek dış bağımlılığı ve siyasi gelişmeler kaybın diğer ülkelerden daha yüksek olmasına neden oluyor. Dün yüzde 1’i aşan değer kaybında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Londra’da yaptığı açıklamalar, yatırım fonlarıyla yaptığı görüşmenin yansımaları ve bugün başlayacak olan Hakan Atilla davasının etkili olduğu görülüyor. 

ERDOĞAN NE DEDİ?
Erdoğan, Londra’da Bloomberg TV’ye verdiği mülakatta faizlerin düşmesi gerektiğini, bu doğrultuda Cumhurbaşkanı’nın Merkez Bankası’na yönlendirici müdahalelerde bulunabileceğini söyledi. Erdoğan’ın sözleri 7 Haziran’daki Merkez Bankası Para Politikası Kurulu toplantısına yönelik bir mesaj olarak değerlendirildi. TL’nin değer kaybı, enflasyondaki artışın önceki aylardaki beklentilerin üzerinde seyretmesi, gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışlarının hızlanması gibi gelişmeler nedeniyle 7 Haziran’da faiz artışı beklentisi bulunuyor. 

ENFLASYONUN YÜKSEKLİĞİNİN ANA NEDENİ YÜKSEK FAİZ Mİ?
Erdoğan’ın, dün ek sarsıntı yaratan açıklamasında yüksek faiz nedeniyle maliyetlerin arttığını ve enflasyonun yükseldiğini söyledi. Aynı konuşma içinde cari açığa ve cari açığın ana nedeninin Türkiye’nin petrol ve doğalgaz ithalatı olduğuna da değinen Erdoğan, enflasyonla ithalat bağımlılığı arasında bir ilişki kurmadı. Türkiye’de üretim maliyetlerinin yüksekliğindeki ana unsur ithalat bağımlılığının yüksekliği. Sanayi üretimde ithalat bağımlılığı yüzde 40-45 civarında ve ithalata konu hammadde ve ara malların fiyatları düzenli olarak artıyor. Kurdaki artışla da birleştiğinde maliyetler üzerinde en önemli etken ithalat. Keza borç stokunun da yüzde 60’a yakını döviz kredilerden oluşuyor ve “faiz hassasiyeti”nden ziyade “kur hassasiyeti” nedeniyle özel sektör borçluluğunun büyük bir risk yarattığı görülüyor. Şubat sonu itibariyle finans dışı özel sektörün döviz olarak borç tutarı 337 milyar dolar ve bu borcun sadece 115 milyar dolarının karşılığı bulunuyor. Söz konusu borç ödemeleri doğrudan maliyetlere yansıyor.

KASITLI MI YOKSA ‘KAZA’ MI?
Erdoğan’ın Bloomberg TV’deki sözleri sonrasında “yatırımcılar”la yediği yemeğin ardından fon yöneticilerinin yaptığı değerlendirmeler de TL’nin sert düşüşünün önemli nedenlerinden biri oldu. Financial Times’ta yer alan “fon yöneticileri”nin tepkilerini yansıtan haberde de “Türkiye’nin yatırım yapılamazlığı”nın iyice perçinlendiği değerlendirmesi yapıldı. 

Erdoğan’ın bir “ezberi” tekrar mı ettiği yoksa faiz argümanını bir pazarlık unsuru olarak mı kullandığı tartışmalı görünüyor. İngiltere gezisinin bütününe bakıldığında iki ana amaç öne çıkıyor. İlki seçimlere yönelik olarak emperyalist merkezlerden yeniden vize almak, ikincisi de bununla bağlantılı bir şekilde uluslararası gelişmelerin sonucu olarak iyice yakıcılaşan “yenilenmiş bir ekonomi programı” konusunda uluslararası sermayeye “yapabiliriz” güveni vermek. 

İlk boyutta, emperyalizmle “nikah tazeleme” konusunda belli ölçülerde başarı sağlandığı, en azından bir hava yaratıldığı görülüyor. Ancak ikinci boyutu Erdoğan kendi elleriyle dinamitlemiş gibi duruyor. Erdoğan’ın Başdanışmanı Cemil Ertem’in açıklamanın ardından yaptığı “Cumhurbaşkanı genel konuştu, 7 Haziran’daki toplantıyı kastetmedi” değerlendirmesi Erdoğan’ın sözlerine ilişkin algıyı yumuşatmak için yeterli olmadı. AKP iktidarının seçimlere kadar yüksek sesle “acı reçete” taahhüdünü dillendirmesi zor. Erdoğan’ın “seçim manifestosu” olarak adlandırılan konuşmasında “dışa açıklık” vurgusu dışında ekonomiye ilişkin seçim sonrasına ilişkin özel bir başlık yer almadı. Ancak Erdoğan’ın açıklamasının bağlamı ve gezinin geneli düşünüldüğünde “Bensiz bu dönemi geçiremezsiniz, bırakırsam dağılır” mesajının güçlü bir şekilde verildiğini de dikkate almak gerekiyor.

NE YAPILACAĞI BELLİ Mİ?
Türkiye ekonomisinin taşıdığı riskler ve kırılganlığın 2001 krizinde karşı karşıya bulunulan tablodan çok daha ağır olduğu, özellikle uluslararası sermaye açısından risklerin çok daha fazla olduğu biliniyor. Hem Türkiye'nin özgünlükleri hem de dünyadaki koşullar standart IMF reçetesi uygulamasının ötesine geçen ağırlıkta ve kapsamda, bir "sermaye kurtarma programı" oluşturulması gerekliliğine işaret ediyor. Uluslararası sermayenin bugün 2001'den daha zayıf karar mekanizmalarına sahip olduğu da düşünüldüğünde Erdoğan'ın ekonomi konusundaki "ikna edicilik" sorununun AKP iktidarını aşan boyutlara sahip olduğu görülüyor. 24 Haziran sonrası düzen partilerinden hangisinin adayı seçilirse seçilsin emekçilere ağır saldırılar içeren bu programın gündeme geleceği belirginlik kazanıyor. Ancak sermaye cephesinde kendi iç kısıtları, bir tür "sermaye reorganizasyonu"nun nasıl olacağı, sermaye açısından "en az" tahribatı yaratacak aday konusunda netleşme sağlamanın zorluğu öne çıkıyor.