Rüzgar eken ABD fırtına mı biçiyor: 'Arap Baharı' yoluna devam ediyor

Mısır ve Libya’da başlayıp Yemen ve diğer Arap ülkelerine yayılan ABD elçiliklerine dönük saldırılar, birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Şimdi akıllarda saldırıların ardındaki gerçek nedenler kadar, ABD’nin Ortadoğu stratejisinin çöküp çökmediği de var.
Cuma, 14 Eylül 2012 11:23

İslam karşıtı bir filmin internette yayınlanmasıyla başlayan ABD elçiliklerine yönelik saldırılarda, şimdiye kadar en çarpıcı olanı ABD elçisinin linç edilerek öldürüldüğü Libya’daki saldırıydı. El Kaide’ye bağlı örgütler tarafından düzenlendiği iddia edilen saldırıda, ağır silahlar da kullanılmış ve ABD elçiliği yanarak ağır hasar almıştı.

Mısır’la başlayan ve Libya’nın ardından Yemen ve Umman’a da yayılan saldırıların ardından, hem saldırıların ardındaki planlayıcılar hem de ABD yönetiminin Ortadoğu stratejisinin sonuçları hakkında soru işaretleri ortaya çıktı. Zira bilindiği gibi, Libya’da ABD elçisini öldürdüğü iddia edilen El Kaide, Kaddafi rejiminin devrilmesi sırasında, bizzat linç edilen elçi vasıtasıyla ABD’den yoğun bir destek görmüştü.

Tartışmalar ve yorumlar arasında iki kulvarın öne çıktığı görülüyor. Bir yerde ABD’nin Ortadoğu stratejisinin hüsranla sonuçlandığı ve "Arap Baharı" diye adlandırılan sürecin bölgeyi büyük bir kaosa sürüklediği söylenirken, diğer yerde "Arap Baharı" sürecinde İslamcılar ile ABD arasındaki işbirliğine işaret edenlerin yanıldıkları iddia ediliyor. Dolayısıyla, ya ABD’nin çuvalladığının kabul edilmesi ya da İslamcıların ABD ile müttefik ilişkisi içerisinde olmadığının düşünülmesi isteniyor.

Oysa bu tartışmaların arasından bir başka ihtimal daha belirginleşiyor: ABD'nin bölgeye dönük müdahalelerini artırması ve elinde tuttuğu ipleri daha da sıkılaştırması. Aslında bu ihtimal, yukarıdaki iki kutbu da birbirine bağlıyor.

ABD hüsrana mı uğradı?
ABD’nin Ortadoğu müdahalesinin en önemli ayaklarından birine dönüşen ve "Arap Baharı" olarak adlandırılan süreç, birçok ülkeden sonra yoluna Suriye’de devam etmekteydi. Fakat “Bahar”ın Suriye’ye yönelmiş olması, rejim değişikliğinin gerçekleştiği ülkelerde işini bitirmiş olduğu anlamına gelmiyor. Hatta belki de "Arap Baharı", gerçek içeriğine ve anlamını bu koşullarda gösteriyor.

Paralı askerlerin ve cihad çetelerinin hem mali hem de lojistik anlamda desteklenmesi, yetmediği noktada da NATO operasyonlarıyla tamamlanması biçiminde ilerleyen süreç, geride kanlı iç savaşlar ve tamamen parçalanmış toplumsal dokular bıraktı. Siyaset alanında ise, tüm bu süreç boyunca ABD’nin en yakın müttefiki olan İslamcı hareketlerin iktidara uzanmasına yol açtı.

Özellikle Müslüman Kardeşler örgütünün iktidarı ele geçirdiğini gördüğümüz süreç, kuşkusuz basit bir iktidar değişikliğiyle sınırlı değil. Yani ABD’nin bölgedeki etkinliği, Mübarek ya da Kaddafi’nin iktidardan indirilip yerine islamcı hükümetlerin geçirilmesinden ibaret değil. Hedef, öncelikle ve kesinlikle bölgedeki ABD çıkarlarının koruma altına alınması ve yeniden dizayn edilmesiydi.

Fakat sürecin yıkıcı aşaması, ister istemez kaotik bir çatışma durumunu ortaya çıkarmıştı. Afganistan ve Pakistan’da ABD ile savaşan El Kaide gibi örgütlerin, Libya’da ve şimdilerde Suriye’de ABD tarafından beslenmesi, bu kaotik ortamın görünümlerinden biriydi. Yani ABD, yıkıcı aşama boyunca çok çeşitli aktörlerin inisiyatif kazanmasına alan açmış, ortaya çıkan enerjiden mümkün mertebe yararlanmaya çalışmıştı.

Ancak bölgedeki rejimler bir kere yıkılıp, düzenin yeniden tesis edilmesi aşamasına gelindiğinde, her mahallede kendi aşiretinin silahlı birliklerini konuşlandıran bölük pörçük ve hiçbir hukuk ya da norm kabul etmeyen çetelerin de hizaya çekilmesi gerekir. Dolayısıyla Libya’da “devrim kahramanı” olan El Kaide’cilerin, artık bir kenara çekilip yeni görev yerlerine doğru hareket etmeleri ve Kaddafi’nin elinden aldıkları ipleri ABD’ye teslim etmeleri beklenir.

O halde, bugün Libya’da ABD ile El Kaide arasındaymış gibi görünen gerilimin, esasında "Arap Baharı" olarak adlandırılan sürecin aşamalarından birini oluşturduğu söylenebilir.

Obama başına dert mi aldı?
Konunun zamanlama boyutu açısından en çok dikkati çeken tarafı ise, söz konusu saldırıların ABD başkanlık seçimlerinin hemen öncesine denk gelmesi. Obama’nın geleneksel ABD tarzını yeteri kadar uygulamadığı ve diplomatik yolları zorlayarak zaman kaybettiği eleştirilerinin yaygınlaştığı koşullarda, bir de ABD’nin “dokunulamaz” diplomatlarının linç ediliyor olması, kuşkusuz seçime giden bir başkanın arzu etmeyeceği bir durum yarattı.

Nitekim ABD seçimlerinin Cumhuriyetçi adayı Romney de bu fırsatı kaçırmadı ve seçim kampanyasına Obama’nın “pısırıklığı”nı da ekleyiverdi. Romney’in “ABD bir daha asla özür dilemeyecek” sözleriyle ifade ettiği eleştirileri, her ne kadar seçim döneminin hamaset yatkınlığını yansıtsa da, bir yanıyla da Obama’nın bölge politikalarını dayandırdığı ittifak yapısını hedefe koyuyordu.

Bir diğer ilginç husus ise, güçlü bir Yahudi lobisinin bulunduğu ABD’de, Romney’in çıkışının İsrail’le olası bir yakınlığı gözetmesi olabilir. Zira İsrail bir süredir İran’a saldırı hazırlıkları içerisinde olduğunu belirtiyor, bu yolla da ABD’yi bölgede daha etkin ve vurucu bir tutum alması için sıkıştırıyor. Romney’in eleştirileriyle birlikte, yaşanan saldırıların, Obama’yı yeniden zorlamaya başlayan Yahudi lobisinin eline güçlü bir koz verdiğini söylemek mümkün.

Ancak “pısırık” olmakla itham edilen Obama ABD’sinin, esasında Ortadoğu’da halihazırda üç rejim devirdiğini de hatırlatmak gerek. Bu anlamda, seçim öncesi hesapların dayattığı temkinliliği ve Romney cephesinden gelen ithamları bir yana bırakırsak, Obama’lı ABD’nin hayli etkili bir müdahale stratejisine sahip olduğu söylenebilir.

Dolayısıyla, ABD’nin başkanlık tercihi nasıl şekillenirse şekillensin, bölge üzerindeki hakimiyetinin artırılması yolunda radikal bir değişiklik beklemek mümkün değil. Obama’yla ya da Obama’sız, ABD sadece rejim devirerek değil, aynı zamanda yeni rejimler de inşa ederek süreci yönlendirmeyi sürdürecek. Yani “Bahar” Araplar için geçmiş olsa da ABD için devam edecek ve Clinton’un “henüz işimiz bitmedi” deyişindeki gibi, ABD başladığı işi bitirmek için daha ileri mevzilere yürüyecek.

Şimdi hamle sırası ABD’de
Ortadoğu’da başlayan ABD’ye yönelik saldırıların gerçekte kimler tarafından ve ne amaçla planlandığını söylemek için yeterli veriler mevcut değil. Zaten bölgesel çapta stratejik hamleler söz konusu olduğunda, bir eylemin faillerini ve hedeflerini kristal netliğinde saptamak da mümkün değil. Fakat oluşan denklemin kime üstünlük sağladığı ve kimler için hamle olanakları yarattığı görülebilir.

Bu açıdan bakılınca, ilk anda ABD’nin hüsranı ve yenilgisi olarak görülen sürecin, bir başka açıdan ABD’ye hamle üstünlüğü sağladığını söylemek gerekiyor. Yani söz konusu saldırılar kim tarafından planlanırsa planlansın, sonuçta ABD Müslüman Kardeşler iktidarını sağlamlaştırmak ve El Kaide gibi kontrol dışına çıkabilecek unsurları sahadan uzaklaştırmak için bir gerekçeye sahip olmuş görünüyor. Kuşkusuz ABD elçiliklerine yönelik saldırılar, bir "yol kazası" ya da Obama politikasının bölgedeki ittifak yapısının zaaflarını kullanmayı düşünen bazı güçlerin etkili bir vuruşu olarak değerlendirilebilir. Ancak geçmişte de örneklerine rastlanan bunun gibi dalgalar geçtikten sonra ABD'nin kaybettiği pek görülmedi. Aksine bu tür nümayişler sonrasında islamcı hareketlerin kontrol dışı unsurlarının kriminalize edildiği, siyasal unsurlarının ise daha fazla Amerikancılaştığı görüldü.

Askeri müdahaleyle yıkılan rejimin yerine, siyasal müdahaleyle bir yeni rejim inşa etmek için, bundan daha “ikna edici” bir yöntem bulunması zor olurdu. Kuşkusuz Libya’ya gönderilen savaş gemileri ve özel kuvvetlerin de etkisiyle, Müslüman Kardeşler’in kısa sürede ikna olacağını söylemek ise çok şaşırtıcı olmaz. Sonuçta iktidarının arkasında ABD’yi gören ve iplerin ABD’de olduğunu bilen Müslüman Kardeşler ve benzerleri, bu şekilde bile olsa iktidar tekeli sağlamaktan hoşnut olacak. Fakat bu, eninde sonunda daha Amerikancı rejimlerin kuruluşu anlamına gelecek.

(soL - Haber Merkezi)