Düello mu, danışıklı dövüş mü?

"Merkel'in partisine göre, Almanya'da işler tıkırında. Öyle de kalmalı. Faşist hareketin yükselişi, militarizmin kışkırtılması, düşük ücret eksenli sömürü politikası, iki sınıflı sağlık sistemi, maaşın yarısını yutan kiralar, taşeron çalıştırmanın yaygınlaşması, AB üzerinde hegomanyanın güçlenmesi... Tüm bunlar Merkel'in partisinin sorunu değil."
Tevfik Taş
Pazar, 03 Eylül 2017 15:40

24 Eylül seçimlerinin olası başbakanının karikatürüze edildiği Der Spiegel dergisinin bu haftaki kapağı: ''Uyan! Başbakanlık için mücadele. Konu nedir. Kim başarabilir.''

24 Eylül genel seçimleri öncesinde 61,5 milyon seçmenin oyu üzerinde etkili olacağı varsayılan 90 dakikalık bir karşılaşma bu gece sahne alacak.

Alman medyasının istisnasız tamamının ''düello'' diye nitelediği bu karşılaşmada başbakanlığa en yakın iki adayın kayıkçı dövüşüne bağlanacağız.

Düello, Latince ''iki dövüş'' anlamına geliyor ve kayıkçı dövüşünden ciddiyeti ölçüsünde ayrışıyor. Ana akım medyanın daha adını koyarken anlamını kaydırdığı bu karşılaşma, en iyimser ifadeyle  kayıkçı dövüşü deyimiyle karşılanabilir.

 

Neden?

Müesses nizamı verili tek meşruiyet zemini olarak tarif eden burjuva siyaseti, sınıf siyasetinde aynı sınıfın iki değişik fraksiyonunun düzen lehine yaptıkları çalışmaları düello olarak tarif ederken daha başta saptırma çabalarını sergilemiş oluyorlar da ondan...

Daha da somutu: Son dört yıldır ülkeyi koalisyon hükümetiyle yöneten Merkel ve Schulz'un partileri nasıl olur da birbirinin seçeneği olurlar? Bu açıdan bakılınca kayıkçı dövüşü deyimi bile fazla kibar kaçar. En yerinde olanı, danışıklı dövüş değil de nedir ki!

Sınıf siyasetinde rakiplik yoktur. Sömürü düzenine taraf olanlar ve karşı olanlar vardır.

Ve asıl "düello" da bu iki uzlaşmazlığın nihai çözümüne dönük olmak durumundadır.

Merkel ve Schulz örneklerinde bu çerçevenin zerresine rastlanmaz. Her iki temsilci de burjuvazinin temsilcisidir ve emekçi sınıflar açısından yalnızca düşman kategorisi içinde yer alırlar.

AVRUPA'DA 2017,  'KÖTÜNÜN İYİSİNİ' SEÇME YILI OLDU

2017'ye deyim yerindeyse "kötünün iyisi"ni seçme yılı olarak giren Avrupa, Hollanda'da Geerd Wilders, Fransa'da Marie Le Pen faşistleri yerine kıl payı liberal soyguncuları "seçme"nin verdiği bir göreceli rahatlıkla Almanya seçimlerine giriyor.

Almanya özelinde kimsenin yüreğinin ağzına gelmesini gerektirecek bir durum bulunmuyor. En azından şimdilik...

Her ne kadar iki yıl önce örgütlenen Almanya İçin Seçenek (AfD) adındaki faşist parti ülkenin üçüncü büyük partisi konumuna ulaşmış olsa da, sermaye düzeni açısından havucun geri çekilip, kırbacın devreye sokulması için henüz erken görünüyor.

Bundan dolayıdır ki, Merkel'in dördüncü dönem başbakanlığına kesin gözüyle bakılıyor.

Merkel'in partisi Hristiyan Demokrat Birlik Partisi CDU, yapışık ikizi Hristiyan Sosyal Birlik Partisi CSU ile birlikte yürüttüğü seçim kampanyasında ''İyi ve rahat yaşadığımız Almanya için'' sloganını kullanıyor.

Merkel'in partisine göre, Almanya'da işler tıkırında. Öyle de kalmalı. Faşist hareketin yükselişi, militarizmin kışkırtılması, düşük ücret eksenli sömürü politikası, iki sınıflı sağlık sistemi, maaşın yarısını yutan kiralar, taşeron çalıştırmanın yaygınlaşması, AB üzerinde hegomanyanın güçlenmesi... Tüm bunlar Merkel'in partisinin sorunu değil. Dahası, onun politikalarının  doğal çıktısı.

Peki, Merkel'le dört yıldır koalisyon ortaklığı yapıp, seçim arifesinde ona muhalefet ettiğini iddia eden sosyal demokrat SPD'nin seçim sloganı nedir?

''Daha fazla adalet''...

CHP'nin Almanya versiyonu SPD de birdenbire adaletçi oldu ne hikmetse.

Sanırsınız, Almanya'da  İkinci Dünya Savaşı sonrasının en emek düşmanı yasaları olan ''Agenda 2010''u  ve ''Hartz Yasaları''nı bunlar çıkartmadı!

Zaten bu iki sermaye yanlısı yasayı da yürürlükten kaldıralım demiyorlar. Biraz yumuşatalım modundalar...

SON DÖRT YILDIR ÜLKEYİ BİRLİKTE YÖNETİYORLAR

İç politikada Merkel'e hiç bir "muhalefet" edemezler, çünkü son dört yılda yapılan her şeyde SPD'nin de imzası var. Dış politikaya gelince, ''Euro Birliği Ekonomi Hükümeti'' kurulu oluşturulmasını öneriyorlar. Yani Merkel'in sağdan gösterdiğini "sol"dan gösteriyorlar...

Türkiye her ne kadar Almanya için epey bir süredir "dış" politika unusuru olmaktan çıkmış olsa dahi, seçim arifesinde Erdoğan merkezli provoke etme testlerinin muhatabı olarak önem kazandı. Denebilir ki, Türkiye başlığı bu akşamki Merkel-Schulz tartışmasının en sıcak gündem başlığı olacak.

MERKEL'İN ERDOĞAN POLİTİKASI, 'YAPMAYIN ARKADAŞLAR, HER ŞEYİN Bİ ZAMANI VAR'

SPD'li Martin Schulz, Erdoğan'a karşı daha sert önlemler alınmasından yana olduğunu dile getiriyor. Merkel ise, "yapmayın arakadaşlar, her şeyin bi zamanı var" modunda...

Bu başlıkta da Merkel'in Erdoğan politikasının "ihtiyatlı ama sonuç alıcı" üslubunun daha fazla kabul göreceği varsayılabilir. Yani, Merkel ile Schulz arasındaki fark burada da yalnızca üsluptan ibarettir.

Mevcut mecliste olmayıp, yeni meclise girmesi yüksek derecede muhtemel iki partiden biri faşist AfD, diğeriyse doğrudan patron partisi olarak da tanınan liberal FDP.

Faşist AfD'nin meclise taşınması, savaş sonrası ilk kez bir faşist partinin doğrudan Federal Meclis'te temsil edilmesi olacak. Son seçim ankatlerinde yüzde 10 oranında oy alması beklenen AfD, üçüncü parti konumuna ulaşması durumunda, iktidarın daha da sağa kaymasında etki sahibi olacaktır.

'BÜYÜK KOALİSYON' YOLDA

Alman siyasetinde ''büyük koalisyon'' olarak dillendirilen Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU artı SPD artı FDP modelini en çok zorlayacak partinin AfD olacağından kuşku duyulmuyor.

Yeşiller ile Sol Parti'nin dördüncülük için yarıştığı seçimlerde, kamuoyunda ''Erdoğan'ın partisi'' olarak da tanınan Alman Demokratlar İttifakı ADD, seçimlere yalnızca Türkiyelilerin en yoğun olarak yaşadığı Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde katılıyor.

Erdoğan'ın ''Türkiye'nin düşmanlarına oy vermeyin'' çağrısına, "şu partiye oy verin" diyebileceği tek parti ADD. O da yalnızca bir eyalette seçimlere katılıyor.

Federal Seçim Kurulu Başkanı Diether Sarreither 598 merkezde,  299 seçim bölgesinde 61,5 milyon seçmenin oy kullanacağını, bu sayı içinde oy hakkına sahip  720 bin Türkiye kökenli Alman yurttaşının da olduğunu açıkladı.

'MODERN' ALMANYA'DA YAŞAYAN 8 MİLYONDAN FAZLA İNSANIN OY HAKKI YOK

Almanya'da yaşayıp, Almanya'da oy hakkı verilmeyen sekiz milyondan fazla insan var. Çifte vatandaşlık uygulamasına da Türkiyeliler için 2000 yılında son verildi. Avrupa'nın en anti-demokratik yurttaşlık yasasına sahip olan Almanya, sekiz milyondan fazla insanı en temel haklardan biri olan seçme-seçilme hakkından dahi mahrum bırakmış bir devlet.

Kapitalist Almanya'nın bu foyasını iyi kullanan Erdoğan, "alın size sandık" diyerek, Almanya'da yaşayan Türkiyelilerin önüne seçim sandığını koydu. Erdoğan'ın seçimle aldatma stratejisi kendisi açısından olumlu sonuç verdi. Almanya'da yaşayan Türkiyelilerin AKP'yi seçme oranı Türkiye ortalamasının üzerine çıkarak, kimi eyaletlerde yüzde 70'i aştı.

Türkiyeli göçmenler Erdoğan'ı seçmekten ziyade, Almanya'nın dışlayıcı politikasına tepkilerini dile getirmiş oldular bir ölçüde de.

Alman burjuva siyasetinin etkin temsilcileri şaşkınlıkla, ''demokratik bir ülkede yaşayıp, diktatörlüğe nasıl onay verilir'' mealinde tepkilerini dile getirdi. Ancak akıllarına on yıllardır insanların ikinci sınıf (hatta AB üyesi ülke yurttaşlarının hiyerarşideki yerini de hesaba katarsak, üçüncü sınıf!) konumda oldukları gelmedi... Erdoğan bu durumu kullanmaya başlayınca da bağırmaya başladılar.

Marx, toprağa bağlı köleliğin yerine ücretli köleliğin burjuvazi tarafından gündeme getirilmesinde, ''vogelfreie Beweglichkeit'' yani kuş serbestliğinde hareketlilik benzetmesinde bulunmuştu. Emekçiler artık "serbestçe" kendilerini sömürecek patronlarını arayabileceklerdi.

Günümüzde Almanya'da yaşayan göçmenlerin Marx'ın bu ifadesinin tasvir ettiği emekçi tipinin temsil ettiği stsatünün dahi gerisinde olması, burjuva siyasetinin ne menem bir şey olduğunu göstermesi açısından anlamlıdır.

Merkel ve Schulz'un bu akşam "herkese eşit seçme ve seçilme hakkı" kavramını gündemlerine almayacaklarından emin olunabilir.

Bu süreç ancak, Merkel ile Schulz arasında yaşanacağı iddia edilen "düello"nun asıl muhatabı olan işçi sınıfının siyasete el koymasıyla nihai sonucuna erecektir.