Sağlıkta yaklaşan kasırgaya hazır mıyız?

Sağlıkta yaklaşan kasırgaya hazır mıyız?

Akif Akalın
07/12/2016 Çarşamba

Geçen hafta soL’da sağlıkta gericileşmeye ilişkin çok çarpıcı haberler okuduk. Birinde İstanbul’da açılan bir “cin hastanesi” anlatılırken, bir başkasında “hastalık bir definedir” başlıklı broşür tanıtılıyordu.

Aynı günlerde Sağlık Bakanı’ndan da iki önemli açıklama geldi. Birinde 2017 yılında Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın “ikinci” aşamasına geçileceği duyuruluyor, diğerinde doğum kontrolünün “çağdışı” kalmış bir uygulama olduğu iddia ediliyordu.

Derken sağlık ortamına dostumuz Onur Hamzaoğlu’nun Türkiye’de “bebek ölümlerinin saklandığına” ilişkin yazısı düştü. Sınıfın Sağlığı’nda bu konuda çok sayıda makale yayınlanmış, ülkemizde açıklanan bebek ölümü hızlarının gerçekleri yansıtmadığı ifade edilmiş, Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF’in ve Lancet gibi saygın dergilerin de bu sahtekarlığa alet oldukları belirtilmişti. Şimdi Hamzaoğlu, Türkiye’de 2013 yılında 3.887, 2014 yılında 4.966 ve 2015 yılında da 3.813 bebeğin ölümünün yok sayıldığını açıklıyordu.

Geçtiğimiz hafta ekonomi cephesinde de birçok önemli olay aynı haftaya sığdı. İlk akla gelenler, AB’nin müzakereleri askıya alması, tarihimizin ilk “döviz bozdurma” kampanyasının başlatılması ve asgari ücretin bu yıl arttırılmayabileceğinin ifade edilmesidir.

Belki birçok insan geçen hafta sağlıkta yaşanan olaylar arasında somut bir ilişki kuramadı, fakat hemen herkes ekonomide yaşanan olayları bir kasırganın ayak sesleri olarak yorumladı.

EKONOMİDE YAKLAŞAN KASIRGA

Ekonomide yaklaşan kasırgayı hemen herkes öngörebiliyor. TL’deki değer kaybının kısa ve uzun vadeli etkilerinin neler olabileceği kimse için sır değil. Bu ortamda ne enflasyon, ne de işsizlik hedeflerinin “kağıt üzerinde” tutturulabilmesi mümkün. Türkiye’yi 2017 yılında ağır bir yoksullaşma bekliyor. Uluslararası konjonktür de Türkiye’nin lehine görünmüyor.

Ekonomideki kötüleşmenin ilk ve en acımasız etkisinin sağlıkta olacağını öngörmek için kahin olmak gerekmez. Önümüzdeki aylarda yaşanacak iki gelişme toplumun dezavantajlı kesimlerini, özellikle asgari ücretlilerin sağlığını olumsuz etkileyecek: birincisi yoksullaşma, ikincisi sağlığa gelecek kısıntılar.

Yoksullaşma süreci şimdiden başladı. Emekçilerin gelirleri devalüasyonla eriyor. Toplumumuzun en eğitimsiz kesimleri dahi, kişisel deneyimleriyle akaryakıt zamlarının birkaç ay içinde iğneden ipliğe her şeye zam anlamına geldiğini çok iyi biliyor. İnsanları “ekmeği dolarla mı alıyorsun” türünden demagojilerle uzun süre oyalayabilmek olanaksız. Neticede emekçiler 2017’de kursaklarına, 2016’dan daha az girdiğini hissetmeye başlayacak. Sağlık harcamalarındaki kısıntıyı da, bugünlerde Meclis’te devam eden Bütçe görüşmeleri sırasında görebiliriz. 

SAĞLIKTA YAKLAŞAN KASIRGA

Tarihte yoksulluk ile hastalık arasındaki ilişkiyi “bilimsel” olarak ortaya koyan ilk hekim Johann Peter Frank’tır. 1790’da Pavia Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada yoksulluğu “hastalıkların en doğurgan anası” olarak tanımlayan Frank, krala hastalıkların üstesinden gelmek için yoksullukla mücadele etmesini salık vermiştir.

Bugün Dünya Sağlık Örgütü de, iki yüzyıl kadar bir gecikmeyle de olsa, Frank’ı doğrulamış, toplumlarının sağlığını iyileştirmek isteyen ülkelere, sağlık politikalarını belirlerken sağlığın toplumsal (sosyal) belirleyicilerini (gelir, istihdam, barınma, beslenme eğitim vb) dikkate almalarını tavsiye etmiştir.  

Yine tarihi boyunca düzinelerce ekonomik kriz görmüş bir ülke olarak, bu krizlerde ilk olarak “sağlık harcamalarının” kısıldığını çok iyi biliyoruz. Gerçi bunun izlerini şimdiden 2017 Bütçe Yasası tasarısında görmek mümkün, fakat 2017 içinde de sağlık bütçesine ilave kısıntılar gelebilir. Bu da hükumet yetkililerinin çok sevdiği bir deyişle, “ne kadar ekmek, o kadar köfte” anlamına gelecektir. Yani esas olarak emekçilerin yararlandığı kamusal sağlık hizmetlerinin niceliğinde ve niteliğinde ciddi gerilemeler yaşanması kaçınılmaz.

O halde sağlıkta yaklaşan kasırga, bir yandan yoksullaşmayla emekçiler (özellikle asgari ücretliler) arasında hastalıkların artması, diğer yandan emekçilerin yararlandığı kamusal sağlık hizmetlerinin yeni kesintilerle bu artışa yanıt veremeyecek duruma gelmesiyle patlayacak.

EMEKÇİLER HASTALIKLARA VE ÖLÜMLERE Mİ HAZIRLANIYOR?

Şimdi sağlıkta geçen haftaya sığan olayları, yaklaşan kasırgaya bağlamında yeniden değerlendirebiliriz. Cin hastanesini geçen yazımızda ele almıştık; bu kez de İzmir’de dağıtılan broşürü tartışalım:

Geçen hafta İzmir’de bazı “kamu hastanelerinin” bahçe ve koridorlarında Said Nursi imzalı, "Hastalık bir definedir" adlı bir broşür dağıtıldı. Kapağında "hastalığın manası, güzel bir şey olmasa idi, Hâlık-ı Rahim en sevdiği ibadına hastalıkları vermezdi" yazan broşürde, ölen bebek ve çocukların "ferahlı, saadetli bir saraya gidecekleri" iddia ediliyor ve "ölen çocukların arkasından üzülmeyin, feryat etmeyin" tavsiyesinde bulunuluyor.

Kapağında "bu broşür içerisindeki parçalar Risale-i Nur külliyatından farklı kitaplardan bir araya getirilmiştir, gayesi imanları kurtulmasına vesile olmaktır" yazılı olan broşürde, "bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasaydı, sen başın, elin, midenin sıhhatindeki lezzeti, zevkli nimet-i ilahiyeyi hissedip şükreder miydin?" sorusu soruluyor.

"Hastalık sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler" ifadesinin de yer aldığı 32 sayfalık broşür, bebek ölümlerine ilişkin öğütler veriyor: "Madem dünya bir misafirhanedir, vefat eden çocuk nereye gitmişse, siz de biz de oraya gideceğiz. İleride hem berzahta, hem cennette görüşülecektir. El hükmülillah demeli. O verdi, o aldı. Sabır ile şükretmeli."

Tam da emekçilerin sağlığının kötüleşmek üzere olduğu bir dönemde kamu hastanelerinde bu broşürün dağıtılması tesadüf olabilir mi? Yukarıda açıkladığımız gibi 2017’de emekçilerin daha çok hastalanacaklarını öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. Acaba broşürle işçi sınıfımız kasırgaya hazırlanmak isteniyor olabilir mi?

Diğer yandan “halk sağlığı” bilimi, toplumun sağlığındaki kötüleşmenin ilk olarak kendisini bebek ölümlerinde artışla gösterdiğini söylüyor. İnsan yaşamının en kırılgan olduğu bebeklik dönemi, aynı zamanda sosyoekonomik gelişmelere de en duyarlı olan dönemdir. Bu nedenle sağlıkta kötüye gidişin ilk sonucu bebek ölümlerinde artış olacaktır. Demek ki emekçileri önümüzdeki yıl için artacak bebek ölümlerine de hazırlamak lazım!

PEKİ, BİZ KASIRGAYA HAZIRLANIYOR MUYUZ?

Kimilerine ironik gelebilir fakat “kriz” ve “değişim” sözcükleri genellikle bir arada kullanılır. Krizler “değişim” fırsatı sunarlar. Daha doğru bir ifadeyle değişim için “maddi” koşulları oluştururlar.

Ancak krizin (veya maddi koşulların) varlığı değişim için gerekli, fakat asla “yeterli” değildir. Değişimin yeterli koşulu, değişimi gerçekleştirecek emekçi faktörüdür. İzmir’de dağıtılan broşürü, tam da bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Senaryoyu birlikte yazalım: Beklenen mucize olmuyor ve ekonomideki mevcut durum giderek daha da ağırlaşıyor. Emekçiler, alım güçleri düştükçe hastalıklar karşısında daha savunmasız hale gelip, sağlık kurumlarına daha sık başvuruyor. Kamu sağlık kurumları ise kaynakları kısıldığı için artan talebi yeterince karşılayamıyor.

Böylece sağlıkta bir kriz (aynı zamanda değişimin maddi koşullarını) tanımlamış olduk. Şimdi ne gerekli? Değişimi gerçekleştirecek emekçiler. Peki, eğer emekçileri durumlarının “tanrının kendilerine bir lütfu” olduğuna ikna edebilirseniz, bu emekçiler değişimi gerçekleştirebilir mi? Eğer bu koşullar tanrının iradesiyse, tanrı iradesine karşı çıkılabilir mi?

İşçilerin ve emekçilerin içinde bulundukları koşulları değiştirebilmeleri için, her şeyden önce bu koşulları değiştirmenin “mümkün” olduğuna inanmaları gerekir. Eğer koşullar tanrı tarafından belirlenmişse nasıl değişebilirler?

Demek ki, birilerinin de işçi sınıfına hastalıkların ve bebek ölümlerinin kaderleri olmadığını söylemesi, hastalıkların ve bebek ölümlerinin nedeninin yoksullaşmaları ve sağlık harcamalarının kısılması olduğunu anlatması, yani işçi sınıfını kasırgaya hazırlaması lazım. Yoksa kasırga insanları siler, süpürür ve her zamanki gibi kalan sağlar bizim olur. Hatta işçi sınıfından umudu keser, değişimi başka güçlerde veya kimliklerde aramaya başlarız.

Geçen hafta gazetelere yansıyan haberlere bakıldığında, “düzen” güçlerinin yaklaşan kasırgaya hazırlandığı görülüyor. Peki, biz hazırlanıyor muyuz? Yoksa maddi koşulların insanları “kendiliğinden” bilinçlendireceğini mi umuyoruz? Belki de “Ne Yapmalı?”yı yeniden okumak, ya da yeniden “yazmak” zamanıdır…