Biyoteknolojiye toplumcu yaklaşım: Küba deneyimi – 1

Biyoteknolojiye toplumcu yaklaşım: Küba deneyimi – 1

Akif Akalın
28/01/2016 Perşembe

Sağlık teknolojilerine gereksinim duyan herkesin bu hizmetlere eşit erişiminin sağlanması, herkese eşit ve ücretsiz sağlık bakımının en önemli ögelerinden biridir. Yarım asrı aşan bir ekonomik ambargoya rağmen, milli geliri 5 bin doların altında olan (bazı kaynaklara göre 2.500 doların altında) küçücük bir ada ülkesinin, dünyanın en büyük emperyalist güçlerinin bütün yıkıcı eylemlerine karşın toplumuna en ileri sağlık teknolojilerine dünyanın en gelişmiş ekonomilerinin sağlayamadığı ölçüde eşit erişim sağlayabilmesi derinlemesine analiz gerektiren bir olgudur.

Dünyanın birçok coğrafyasından bilim insanları ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Küba’nın biyoteknoloji alanındaki “inanılmaz” başarılarını mercek altına almış, bu konuda incelemeler yayınlamışlardır. Bu makale Küba’nın biyoteknolojideki başarılarını değerlendiren incelemelerin bir derlemesi niteliğindedir, ancak incelemelerin çoğundan faklı olarak kaynaklardan edinilen veriler “tarihsel ve toplumsal” bir yaklaşımla yeniden yorumlanmıştır.

KÜBA’DA BİYOTEKNOLOJİ ENDÜSTRİSİNİN KISA TARİHİ
Küba tarihi, Küba’nın günümüzdeki başarılarına ilişkin çok az ipucu sunmaktadır. Küba Latin Amerika ülkeleri arasında “bağımsızlığını” en son kazanan ülkedir. İspanya tarih boyunca Küba’nın bilimsel gelişmenin “olmazsa olmaz” bir ögesi ve temeli olan modern eğitim kurumları kurmasına ve kültürel gelişimine asla izin vermemiştir. Küba 1898 yılında İspanya’nın boyunduruğundan kurtulduğunda, bu kez ABD tarafından işgal edilmiştir.

Küba’da 1923 yılında üniversite öğrencileri tarafından reform talebiyle başlatılan hareketler sonucu arkaik yöntemlerle ders vermeye devam eden profesörlerin bir kısmı üniversiteden uzaklaştırılmış, üniversitede modern fizik dersleri verilmeye başlamıştır. 1927 yılında kurulan Finlay Enstitüsü de bu girişimin ürünüdür. Bu dönemde ülkede Havana Üniversitesi yanında, 1949 yılında açılan Santiago de Cuba Doğu Üniversitesi ve 1952 yılında açılan Santa Clara Marta Abreu Üniversitesi vardır ve eğitim standartları oldukça düşüktür.

Küba 1959 Devrimi öncesinde kapitalist bir ekonomiye sahip, diğer bir deyişle büyük üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin bulunduğu, şeker kamışı dışında dişe dokunur bir üretimi olmayan, emperyalizm tarafından sömürülen bir ülkedir. Ülkede yerli ve yabancı (Abbott ve Squib) birkaç “özel” laboratuvar vardır ve “devlet” zaman zaman aşı (kuduz, çiçek, tifo ve BCG) ve teröpatik serumlar üretmiştir.

Küba’nın bugünkü başarısını daha iyi anlayabilmek için 1950 yılında Uluslararası Kalkınma ve İmar Bankası tarafından Küba’ya gönderilen Truslow Komisyonu’nun bu ülkeye ilişkin hazırladığı raporda yer alan şu satırların anımsanmasında fayda vardır: “Küba’da uygulamalı araştırma ve laboratuvar alanında hiçbir gelişme yoktur.” 

Diğer yandan 1959 devrimi Küba’yı kapitalist sömürü ve emperyalist boyunduruktan kurtarmıştır, fakat bunun çok ağır bir bedeli vardır. Örneğin 1959 yılında Küba’da fizikçilerin sayısı zaten iki düzineyi bulmamaktadır. Devrimden sonra ülkenin “beyin” gücünün (profesyonel meslek sahipleri ve teknisyenler) yüzde 20’si ve hekimlerin yarısından fazlası Küba’yı terk etmiştir.

Küba’da Devrimden sonra bu koşullar altında kurulan sosyalist devlet altı ana sorun belirlemiştir: toprak reformu, sanayileşme, barınma, işsizlik, eğitim ve “sağlık”. Bu çerçevede bütün Kübalıların sağlık ve eğitim hizmetlerine “ücretsiz” olarak erişebilmesini sağlayan yasalar çıkartılmıştır.

Küba’nın bugünkü bilimsel teknolojik başarılarının temeli, bu ülkede Devrim sonrası başlatılan “okur – yazarlık” kampanyasıyla atılmıştır. 1961 yılında başlatılan kampanyayla birçok aydın ve öğrenci kırsal kesime giderek, tarım emekçilerine okuma – yazma öğretmişlerdir. Kısa sürede ülkede okur yazarlık oranının yüzde 96’ya yükselmesi, Küba’da birkaç yüzyıl gecikmeyle de olsa bir aydınlanma çağı başlatmıştır.

Okuma – yazma kampanyasıyla birlikte 69 askeri kışla okula çevrilmiş, bir yıl içinde 3 binden fazla okul inşa edilmiş, 7 bin öğretmen yetiştirilmiş ve ülkede 300 bin çocuk eğitime alınmıştır. Lise ve üniversitelerin kapıları emekçilere açılarak, 155 bin emekçiye üniversite eğitimi olanağı sağlanmıştır. Ayrıca 85 öğrenci ekonomi ve mühendislik alanlarında eğitim almak üzere Sovyetler Birliği’ne gönderilmiştir. Bu daha sonraki yıllarda Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelere üniversite ve doktora eğitimi için gönderilen binlerce öğrencinin ilk grubudur.

İlk yıllarda kamusal sağlık bakımı kurumları yaygınlaştırılmış, kırsal alanda sağlık sistemi örgütlenmiş ve tıp eğitimi ile sağlık araştırmaları “toplumun” gereksinimleri doğrultusunda yeniden yapılandırılmıştır. Bütün sosyalist ülkelerde olduğu gibi “önleyiciliğe” öncelik veren Küba’da enfeksiyon hastalıklarına karşı ulusal bir kampanya başlatılmış ve Devrimden sadece 2 yıl sonra çocuk felci (polio) eradike edilmiştir.

1960 yılında yerli ve yabancı farmasötik şirketler “millileştirilmiş”, 15 kadar şirket Konsolide Farmasötik Endüstri adı altında birleştirilmiş ve Kamu Sağlığı Bakanlığı’na bağlanmıştır (daha sonra adı Kimyasal Farmasötik Kurumlar Grubu olarak değiştirilerek, Temel Endüstri Bakanlığı’na bağlanmıştır).

Küba ilk bilimsel enstitüsü olan Ulusal Bilimsel Araştırma Enstitüsü’nü (CNIC) 1965 yılında kurmuştur. Diğer ülkelerdeki araştırma merkezlerine benzer şekilde örgütlenen çoklu-disiplinli kurum, bugünkü bilimsel kurumlar için bir kuluçka işlevi görmüştür. Enstitü uzun yıllar kimya ve biyoloji alanında eğitim ve araştırma işlevleri üstlenmiştir. Kurum biyokimya, bilgisayar bilimleri ve mikrobiyoloji alanlarında araştırma ve eğitim etkinliklerinin geliştirilmesini teşvik etmiştir. 1970’lerin sonlarında biyomedikal araştırmada uzman gereksiniminin artmasıyla bilim ve klinik alanlardan birçok öğrenci doktora eğitimi için yurt dışına gönderilmiştir.

Sağlık tamamen “bütüncül” bir ulusal sistem içinde tasarlandığından, 1966 yılında ilk Sağlık Enstitüleriayrı” birimler olarak değil, eğitim hastaneleri bünyesinde ve bu hastanelerin bir parçası olarak örgütlenmiştir. Endokrinoloji, Kardiyoloji ve Kardiyovasküler Cerrahi, Nöroloji ve Beyin Cerrahi, Onkoloji ve Radyobiyoloji, Gastroenteroloji; Anjioloji, Hematoloji (şimdi Hematoloji ve İmmünoloji) ve Nefroloji enstitüleri kurulmuştur. Bunları Mesleki Tıp (İşçi Sağlığı) Enstitüsü ve Beslenme Enstitüsü izlemiştir. 1943 yılında kurulmuş olan Hijyen Enstitüsü, Ulusal Hijyen, Epidemiyoloji ve Mikrobiyoloji Enstitüsü olarak yeniden örgütlenmiştir.

1927 yılında hekimlerin sağlık yönetimi eğitimi amacıyla kurulan Finlay Enstitüsü, 1934 yılında çiçek aşısı üretimine başlamış, daha sonra tifo, tetanos, kuduz ve BCG aşıları üretmiştir. Devrimden sonra enstitü 1970’lerde toplumdan gelen kan bağışlarını kullanarak kan ürünleri (albümin ve immünoglobulin) üretmeye başlamıştır. 1980’lerde HIV virüsünün ve AIDS hastalığının ortaya çıkması üzerine Küba kan ürünleri ithalatını yasaklamış ve ülkenin gereksinimini karşılamak üzere kan üretimini yeni tesislere taşımıştır. Enstitü aynı zamanda mikrobiyolojik tanı için kültürler ve bakteriyel antiserumlar üretmeye başlamıştır.

Küba bu dönemde tıp fakültelerine ve kapsamlı sağlık sistemine güçlü yatırımlar yapılmıştır. 1970’lerin sonunda Küba yüksek öğrenim, biyomedikal bilimler ve kamu sağlığı sisteminden oluşan çok iyi bütünleşmiş bir yapı geliştirmiştir. Yaratılan uzman havuzu, 1981 yılında kurulan Biyolojik Cephe’nin temelini oluşturmuştur (Biyolojik Cephe, biyoloji ve biyoteknolojinin geliştirilmesiyle ilişkili farklı bakanlıkların ve kurumların etkinliklerini eşgüdümlemek amacıyla kurulmuş disiplinler-arası bir danışma organıdır).

BİYOTEKNOLOJİNİN DOĞUŞU
Dünyada biyoteknoloji ilk olarak 1970’lerde ABD’de (Kaliforniya), sermaye – yoğun bir “kapitalist” sanayileşme alanı olarak doğmuştur. ABD’nin tartışmasız egemenliği olan biyoteknoloji alanına Küba, 1970’lerin sonlarında “ticari” kaygılardan çok, “sağlık sorunlarının çözümü” bağlamında ilgi duymaya başlamıştır.

1970’li yılların sonlarında Küba’da kanser insidansı artmaya (yüz binde 100 üzerine çıkmaya) başlamıştır. Gelecek yıllarda nüfusun yaşlanmasıyla birlikte kanserin ciddi bir toplum sağlığı halini alacağını fark eden Küba, bu dönemde kanser tedavisine yönelik araştırmaların yapıldığı ve anti-tümör bir ajan olarak kullanılma potansiyeli olan interferon üretimi yapılan Finlandiya Serum Enstitüsü’nde doktora yapmaları ve teknolojiyi öğrenmeleri için bilim insanlarını Helsinki’ye göndermiştir. Bu dönemde yine birçok Kübalı, Batı Avrupa ve ABD’de Curie Enstitüsü (Paris), Pasteur Enstitüsü (Paris), Heidelberg Üniversitesi (Almanya) ve Harvard Üniversitesi’ne (ABD) doktora yapmaları için gönderilmiştir.

Eğitimlerini tamamlayarak Küba’ya dönen bilim insanları, yurt dışında öğrendiklerini Küba’da uygulayabilmek için kolları sıvamış ve yoğun bir çalışma içine girmişlerdir. Önce bir “evde” başlayan çalışmalar ilerledikçe, ev bir “laboratuvara” dönüştürülmüş ve burada pilot çalışmalar yürütülmeye başlamıştır. Daha sonra üretim kapasitesi arttırılarak Biyolojik Araştırma Merkezi (CIB) adını alan bu laboratuvarda Küba, Finlandiya’da geliştirilen teknolojiyi kullanarak 1981 yılında ilk Küba biyoteknoloji ürünü olan insan lökositi interferon alfa üretmeyi başarmıştır.

Bu başarı Küba’nın biyoteknoloji öyküsünün başlangıcıdır ve küçük bir evden çıkan CIB, bugün Küba’nın biyoteknoloji alanında “amiral gemisi” olan Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi’nin (CIGB) öncülüdür.

Deney hayvanları üretimi bilimsel çalışmaların temel bileşenlerinden biridir. 1982 yılında Ulusal Laboratuvar Hayvanları Üretim Merkezi (CENPALAB) kurulmuştur. Günümüzde de çalışmalarını sürdüren Merkez, yalnızca Küba’da kullanılmak üzere deney hayvanları üretmektedir. Merkez hayvanlar için yemleri de kendisi üretmektedir. 

Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi (CIGB) 1986 yılında kurulmuştur. Bu merkez stratejik merkezler arasında en önemli merkez olup, tek hücreli organizmalara dayalı rekombinant teknolojilerde uzmanlaşmıştır. Merkez rekombinant interferonlar (alfa ve beta), hepatit B aşısı, akut kalp krizi tedavisinde kullanılan streptokinaz, nötropeni için granülosit koloni uyarıcı faktör, eritropoietin ve diyabetik ayak ülserlerinin tedavisinde kullanılan Heberprot – P’nin ana bileşeni olan epidermal büyüme faktörünü üretmiştir. Bunlar arasında Hepatit B aşısı, ulusal aşı programı içinde yer alması nedeniyle özel önem taşımaktadır. 1991 yılında uygulamaya girmesinden sonra DSÖ tarafından dünyaya tavsiye edilmiştir. Daha çok aşı ve teröpatik ajanlar üretir fakat aynı zamanda sanayi ve tarım biyoteknolojisine önemli katkılar yapmıştır.

İmmunoassay Merkezi (CIE), 1987 yılında CNIC’den doğmuştur. İlk ürünü hamile kadınların serumunda alfa-fetoprotein belirlenmesi yoluyla doğumsal malformasyonlar yönünden kitlesel doğum öncesi tarama için donanım ve miyarlardan oluşan Ultramikro Analitik Sistem’dir (SUMA). Merkez önce yenidoğanlarda doğumsal hipotiroidi ve fenilketonüri, daha sonra doğumsal adrenal hiperolazi, biotinidaz eksikliği ve galaktozemi tanısı için miyarlar üretmiştir. Bu ürünler hemen Küba ana – çocuk sağlığı programlarına alınmıştır.

Endüstrinin ham madde gereksinimleri ABD ambargosu nedeniyle yalnızca sosyalist ülkelerden karşılanabilmektedir. Havana’da yerleşik merkezi kalite kontrol ve farmasötik laboratuvarları kimyasal, mikrobiyolojik ve biyolojik kontrole başlamıştır. 1989 yılında bu işlevler kurulan Devlet İlaç, Donanım ve Tıbbi Cihazlar Kontrol Merkezi’ne (CECMED) devredilmiş, 2011 yılında Sağlığı Koruma Mevzuat Bürosu, Devlet İlaç Kontrol Merkezi ve Devlet Tıbbi Donanım Kontrol Merkezi, CECMED altında birleştirilmiştir.

ÖZEL DÖNEM
SSCB ve Doğu Avrupa’da sosyalizmin çözülmesiyle ekonomik bunalıma giren Küba, 1989 – 1995 yılları arasında (Özel Dönem) büyük ekonomik sıkıntılarla karşılaşmış, ancak biyoteknoloji yatırımlarından vazgeçmemiştir. Aksine biyoteknoloji alanındaki atılımlarını ekonomik zorlukları aşmakta bir silah olarak gören Küba, 1990 – 1996 arasında Moleküler İmmunoloji Merkezi de (CIM) içinde bir dizi yeni merkez açmış ve biyoteknolojiye 1 milyar dolar yatırım yapmıştır.

1991 yılında Finlay Enstitüsü aşı ve serum araştırma ve üretim merkezi olarak yeniden açılmıştır. 1980’de başlayan ve dünyada aşısı olmayan menenjit salgınına karşı geliştirilen menenjit B aşısı Küba’nın ikinci yeni biyoteknoloji ürünü olmuştur. Aşı yalnızca Küba’da değil, Brezilya, Arjantin, Kolombiya ve Uruguay’da menenjit salgınlarının kontrolünde etkili olmuştur. Formül aynı zamanda saflaştırılmış serogrup C polisakkarid içerir ve iki serogruba karşı koruma sağlar (VA-MENGOC-BC).

Finlay Enstitüsü’nün tesisleri bakteriyel ve viral aşılar, mikrobiyoloji kültürleri ve teşhis miyarları üretimi hacmini taşıyamaz hale gelince, bu hizmetlere destek olmak amacıyla Ulusal Biyoürünler Merkezi (BIOCEN) kurulması düşünülmüştür. Ancak 1990 ekonomik kriziyle plan değişmiş ve 1992 yılında küçük hacimli parenteral sıvıların doldurulması, liyofilizasyonu, kontrolü ve paketlenmesi amacıyla hizmete açılmıştır. Halen CIGB ve diğer Merkezlerin ürünlerinin aseptik işlemlerini yürütmektedir. Ayrıca mikrobiyolojik kullanım için 50’den fazla türde kültür, bazı alerjenler ve anemi tedavisinde kullanılan doğal bir ürün üretmektedir. Aseptik işlem tesisleri DSÖ ve Lloyd’s Register Quality Assurance tarafından sertifikalandırılmıştır (ISO 9002).

Küba biyoteknoloji merkezleri arasında en genç olanlarından biri, 1994 yılında açılan Moleküler İmmünoloji Merkezi’dir (CIM). Onkoloji ve Radyobiyoloji Enstitüsü’nden bir grup araştırmacının monoklonal antikorlar elde etmekte ve tümör belirteçleri üzerine (özellikle epidermal büyüme faktörü) araştırmada önemli başarılar elde etmeleri üzerine kurulmuştur. CIM teröpatik kanser aşıları ve monoklonal antikorlara odaklanırken, Finlay Enstitüsü daha klasik aşılara yoğunlaşmıştır.

Küba Nörobilim Merkezi (CNEURO) 1966 yılında CNIC’in nörofizyoloji birimi olarak açılmıştır. 1982 yılında Nörobilim Bölümü haline gelmiş, 1990 yılında CNIC’in bilimsel üretim birimi olarak CNEURO halini almıştır. 2005 yılında CNIC’den ayrılarak bağımsız bir Merkez olmuştur.

2012 yılında Küba’nın tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. “Kapitalist bir dünyada” ayakta kalabilmek için başlatılan ekonomik ve sosyal dönüşümler, artık ülkenin en önemli sanayileri arasında ilk sıralara yükselen biyoteknoloji sektörüne de yansımış ve bu dönüşümlerin bir parçası olarak bütün mevcut farmasötik ve biyoteknolojik ilaç imalatı merkezleri yeni oluşturulan bir yönetim organı olan BioCubaFarma şemsiyesi altında toplanmıştır.

27 Kasım 2012’de 307 sayılı Kararname ile kurulan BioCubaFarma, Küba’da ilaçların ve diğer farmasötikallerin en son teknolojiye (state-of-the-art), yüksek teknolojiye dayalı sanayi üretimine adanmış biyoteknoloji araştırma kurumları ve diğer merkezleri ve bunların satış organlarını kapsamaktadır. Kararname ilk kez ileri teknoloji girişimi kavramını Küba’nın sosyalist ekonomisinde bir varlık olarak tanımlamıştır. BioCubaFarma ülkenin biyoteknoloji ve farmasötik sektörleri arasında daha yüksek bütünleşmeyi başarmak için kurulmuştur. Bu Küba’nın güncellenmiş ekonomik modeliyle uyum içinde kurumsal yeniden örgütlenme sürecinin bir parçasıdır.

Bugün Küba’nın tıbbi – farmasötik ve biyoteknoloji endüstrisini BioCubaFarma kurumunun Yönetim Kurulu temsil etmektedir. Bu “çatı” kurum, yeni ürünleri ve teknolojileri araştırmadan üretime ve sonuçta tıbbi uygulamada kullanımına kadar bütün aşamalarında gözeten “kapalı döngü” (closed cycle) stratejisi çerçevesinde yeniliklerden (inovasyonlar) sorumlu bir dizi araştırma, üretim ve satış tesisinden oluşmaktadır.

Ayrıntılarına ileride gireceğimiz Küba biyoteknoloji endüstrisi 30 yıl kadar kısa bir sürede küçük bir laboratuvardan çıkarak, 22 bin çalışanıyla 32 kurum ve 78 üretim tesisinden oluşan dev bir kompleks haline gelmiştir. 2015 yılında ülkede bulunan 857 ilacın 578’ini üreten sektör tesislerde 6,325 üniversite mezunu, 262 doktora ve 1.170 yüksek lisanslı, 1.300 teknisyen ve 719 araştırmacı emekçi görev almaktadır.

20 ülkede 30’dan fazla araştırma projesi yürüten Küba biyoteknoloji sektörü, 182 ürünü için ruhsat almış, 2.300 patent başvurusu yapmıştır. Daha 30 yıl önce Finlandiya’dan aldığı teknolojiyle ilk ürününü veren endüstri, bugün Brezilya, Venezuela, Güney Afrika, Hindistan, Vietnam ve Cezayir’e teknoloji transfer etmektedir. Küba’nın 1985 yılında 11 milyon dolar olan biyoteknoloji ihracat geliri, 1990’larda 10 milyona, 2005’de 300, 2011’de 711 ve 2013 yılında 686 milyon dolara yükselmiştir. 

Bu görkemli tarihin ardındaki dinamikler nelerdir? Küba nasıl böyle bir başarıya imza atabilmiştir? Bu başarısını sürdürebilecek midir?