Kapitalizmden kadına kalan

Kapitalizmden kadına kalan

Zeynep Güneş
15/02/2019 Cuma

Bu hafta Şule Çet davasını takip ederken, Türkiye’de okurken bile çalışmak zorunda kalan kadınların patronların eliyle nasıl öldürülebildiğini, bu düzenin patronları ve kadın düşmanlığını nasıl koruduğunu öfkelenerek bir kez daha gördük. Şule Çet çalışmak zorundaydı, iş olanağını kaybetmemek için istemediği bir yere gitti, alıkonuldu, öldürüldü. Ancak Şule Çet’in çalışma, okuma ve yaşam savaşını Türkiye’deki emekçi kadınların durumu içerisinde uç bir örnek olarak değil, tam da bu durumun yarattığı sonuç olarak düşünmek gerekiyor.

Kadınların işgücüne katılımı söz konusu olduğunda payımıza düşen çoğunlukla ucuz işçilik, güvencesiz çalışma, mobbing ve taciz oluyor. 2018 TÜİK istihdam verilerine baktığımızda kadın işsizlik oranının yüzde 14,7 genç kadın işsizlik oranının ise yüzde 27,9 olduğunu görüyoruz. Halihazırda bir işte çalışan kadınlar ise işlerini kaybetme korkularından dolayı her türlü taciz ve baskıya göz yummak zorunda kalabiliyor ve bu sebeplerden ötürü mevcut durumlarını olabildiğince korumaya çalışıyorlar. Kadının işgücüne katılımı piyasa için ne yazık ki ucuz işçilik anlamına geliyor. Yani aynı işi yapan bir erkek ve bir kadın hiçbir şekilde aynı ücreti alamıyor ve bununla beraber kriz dönemlerinde gözden ilk çıkarılan kadınlar oluyor.

Kadının iş sahibi olmasına kadar uzanan yol da bir o kadar zorlu ve çetrefilli. İşe alınırken evli olup olmadığınızın sorulmasından tutun, çocuk yapıp yapmayacağınız işveren için en önemli kriterleri oluşturuyor. İşe başladığınızda ise terfi alıp almamak büyük oranda bu kriterlere göre belirleniyor.

Aile, Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca iş ve aile yaşamının uyumlaştırılmasına ilişkin yasal düzenlemeler kapsamında çalışan kadınların sosyal haklarının kapsamı belirtiliyor. Bu kapsamda doğum izinleri, süt izinleri, çocuk bakım merkezlerine ilişkin tasarının nasıl olacağı ortaya koyuluyor. Oysa bu düzenlemelerin çok azı hayata geçirildiği için kadınlar çocuk bakım görevlerini genel olarak tek başlarına üstlendiklerinden dolayı üretimden uzaklaşmayı tercih etmek durumunda kalıyorlar. Öyle ki doğumdan önce ve sonra verilen toplamda 16 haftalık bir süreci kapsayan zamanda dahi kadın gerek patronu gerek iş arkadaşları tarafından mobbinge maruz kalıyor. Yine yasalarla korunan ve doğum izni bittikten altı ay sonrasına kadar günlük üç saatlik süt izinleri, ikinci altı ayda günde bir buçuk saati kapsayan zaman dilimlerinde de durum pek farksız olmuyor. Bu süreler içerisinde kadının çocuğuna ulaşma imkanının kısıtlı olması ve çoğu işyerinde çalışan kadınların çocuklarını bırakabileceği bir bakımevi olmaması sebebiyle bu hak pratikte karşılık bulamıyor. Kadın seçeneksizliğe sıkıştırılıyor.

Peki kadınlar tarih boyunca kendilerine zorla giydirilen bu gömleği hiç yırtamadı mı? Kadınının hem üretimin bir parçası olduğu hem de toplumsal bir dönüşümün parçası haline geldiği Sovyetler deneyimi kadının özgürleşmesinin kapılarını araladı. Devrim yapılmadan önceki SBKP’nin parti programından başlayarak, devrimden sonra Sovyet Anayasası ile güvence altına alındı kadın hakları. Ve sadece yasalarla kalmadı elbette. Toplumsal tüm pratiklerde karşılık buldu ve Sovyet halkı tarafından koruma altına alındı. Doğum izinleri, süt izinleri, boşanma hakkı, çocuk bakımı devlet tarafından güvence altına alınarak kadını mahkum edecek uygulamaların önüne geçilmiş oldu. Ailenin özel bir alan olmaktan çıkıp kamusal bir alan haline gelmesi sağlanarak ev içi işler yalnızca kadınların üstlendiği işler olmaktan çıkarıldı ve bu görevi üstlenen çamaşırhaneler ve aşevleri bu görevleri yerine getirdiler. Bu başarıyı sosyalizmin kadını gerçekten özgürleştirmeyi öncelikli bir hedef olarak belirlemesi ile açıklayabiliriz. Ve emeğin iktidarını kurarken bunun kadınların bu dönüşümün bir parçası olmadan olamayacağını bilmeleri ile.

Bugün kadının emeğinin üzerini kapatan piyasacılıkla, siyasal islamla, patron düzeniyle kavga etmeden değişmeyeceğini bildiğimiz gibi. Şule Çet’i, Özgecan Aslan’ı, Ayşe Atasayar’ı, Aysun Yıldırım’ı ve nicelerini neyin öldürdüğünü bildiğimiz gibi.