Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın, hocamızın ardından

Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın, hocamızın ardından

Ulvi İçil
03/03/2017 Cuma

Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nı, hocamızı yitirdik. Samimiyetsiz ve süslü bir uğurlama olamaz bizimki, komünistlerin, işçilerin, işçi çocuğu öğrencilerinki. “Açık konuşacağız”. Yaşamı boyunca yoksullar ve onların çocukları için çalışmış olan hocamızı uğurlarken, “en iyi eğitimliler” olma fırsatını elde etmiş olanların büyük bir bölümünü de üzeceğiz büyük olasılıkla. Ama “fırsat eşitliği” diyen hocamızın mirası ile çelişmeyen ve asıl uyumlu olan da bu. Ve çekineceğimiz, üzüleceğimiz bir durum değil bu. Tam tersine. Amaç üzmek değil, düşündürmek olsa da. Üzülenler, dönüp kendi konumlarına bakmalılar.

Çiğdem Kağıtçıbaşı, Türkiye’nin ve bütün bir insanlığın en değerli bilim insanlarından biriydi. Çalışmalarıyla psikoloji bilimine, insanlığa, “insanlığın umudu olan çocuklara” dair evrensel nitelikte katkılar gerçekleştirdi. Özellikle de emekçilerin çocuklarına. Binlerce öğrenci yetiştirdi. Bu öğrencilerin, bugün, hocalarını uğurlarken, okumuş birer insan olarak emekçi halka ve onların çocuklarına – ve bütün insanlığa – karşı sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirdiklerini değerlendirmeleri, hocalarının oldukça arzu edeceği bir şey olsa gerek. Bir şirketin ya da bir vakfın “sosyal sorumluluk projesi”nin ötesinde ama… Yaşamda dışsal, eğreti duran bir şey olarak değil; daha içselleşmiş, içten gelen bir şey olarak…Hocalarının, Kağıtçıbaşı’nınki gibi, kalıcı, bütün bir yaşamı kapsayan bir tutum ve yaşam biçimi olarak.

Kendisini uğurlarken, çalışmalarından bazı pasajlara yer veriyor; soL okurlarına, özellikle genç kuşaklara, Kağıtçıbaşı’nın eserlerini mutlaka okumalarını öneriyoruz. Kağıtçıbaşı’nın eserleri, sadece psikoloji bilimi ile yakından ilgilenenler için değil, insanlığa yakın olan herkes için büyük bir aydınlanma feneri niteliği taşımakta. Gericisiyle - ve ama tüketim toplumu ve egoizm ile bazı ilericisiyle de - insanlığını büyük ölçüde unutmuş Türkiye insanını yeniden insan yapabilmek için, insanlığı koruyanların kendilerini güçlendirmeye, bilimsel düşünce ile donatmaya ihtiyaçları var çünkü. Ve Kağıtçıbaşı, Marks’ın, Engels’in, Lenin’in, Fidel’in, Che’nin, Behice Boran’ın yanıbaşında, değerli, önemli bir kaynak. Bu kaynağın, bize, ülkemize, halkımıza ait olması onu daha da değerli kılıyor. Milliyetçi bir yaklaşımın ürünü değil bu sonuncusu. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın aşağıdaki sözleri yeterli açıklayıcılığı sunuyor: Çünkü, sadece evrensel kaynaklar yeterli olamaz, belirli, somut bir ülkede, o ülkenin somut insanlarının gelişimi için…

Konumuz insan, içinde yaşadığımız toplumdaki insan. Kafasının içinde kırk tilki dolaşır hale getirilmiş insan. Bu nedenle, “şimdi bunların yeri mi?” denebilir. Bizce tam yeri oysa.

Prof. Kağıtçıbaşı, Marksist bir bilim insanı değildi kuşkusuz. Ama bazıları gibi aptal, ya da, kendisinin çok akıllı olduğunu ve asıl karşısındakilerin aptal olduğunu sanıp kendisi de aptala yatanlardan eğitimli insanlardan hiç değildi. Tam tersine, sadece akıllı olduğu için değil, insan olduğu için de, hem aptalların hem de aptallaştıran süreçlerin hep üzerine gitti. İçinde yaşadığı, çalıştığı dünyayı çok iyi biliyordu. Bu dünyanın zenginlerin dünyası olduğunu örneğin. Günümüzde en iyi eğitimli insanların büyük kitlesinin, ve pek çok “bilim insanı”nın yaptığı gibi, -‘mış gibi yapan bir insan; sosyal adaletten, eşitsizlikten yoksun olan dünyamızda gördüklerini görmezden gelen bir insan hiç değildi. Bunlardan kaçmadı Çiğdem Kağıtçıbaşı, bunların üzerini örtmedi, “lafı çevirmedi” bilimsel bir sohbet sırasında, bu adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin üzerine gitti çalışmalarında. Bilim yaptı, sahtekarlık yapmadı.

Onu, esas olarak insan için değil, sermaye düzeni için üreten “bilim insanları”ndan ayıran da budur. Bilimin de, toplum gibi, insan gibi kapitalizmde nasıl dejenere edildiğinin çok iyi farkındaydı. Bu dejenerasyonun kaynağının da.

Bütün bunları görüp Marksist olamayabilir dürüst bir bilim insanı. Ama bütün bunları görüp insan olamamak başka bir durum. Bu sonuncusu, bir başka “sınıfsal bağlam”, sermaye sınıfının bağlamı.

Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın başlıca mirası, İnsan Gelişimi alanındadır, ama sadece bir bilim insanı olması değil, önce bir insan olması; iyi eğitimli bir insan, bir bilim insanı olarak da gördüklerini görmezden gelmeyen, dürüst bir bilim insanı olmasıdır. Kağıtçıbaşı, hiçbir zaman, bilimi “kendinde” bir şey olarak görmedi, bilimin sosyal gelişime, insanlığa katabildikleriydi onun için asıl önemli olan. Bunlar, özellikle günümüzde, kapitalizmin tüketim toplumuna gömülmüş; sadece kendilerini, 1. Derece, bilemediniz 2. derece yakın akrabalarını, çevrelerini düşünmeye koşullanmış (Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın başlıca çalışma alanlarından biri de “Aile” idi); bütün dokularına varıncaya kadar egoistleşmiş milyonlarca “çok iyi” eğitimli insanın, bilim alanında çalışan ya da bilim insanı olmayı hedefleyen binlerce genç insanın ne yazık ki tamamen yoksun olduğu önemli değerler olma niteliklerini koruyorlar.

Hocamızı, 8 Mart’a çok yakın yitirdik. Kendisini, bir başka değerli bilim kadınımızın sözleriyle, “Türkiye’nin ve dünyanın aydınlık geleceğine” uğurluyoruz. Çünkü biliyoruz ki, kapitalizmin insanlarının Çiğdem Kağıtçıbaşı’dan asıl alınması gerekenleri almaya niyetleri de yok yetenekleri de. Ve zaten açıkçası buna pek halleri, mecalleri de yok.

Nasıl olsun ki? İnsanı her anlamda yok eden bir düzen ve insanları, başlıca uğraşı İnsan Gelişimi olan bir bilim kadınından ne alabilirler, ne almak isteyebilirler?

Çiğdem Kağıtçıbaşı, evrensel değerde bir bilim insanı olarak, sadece bizim insanlarımızın değil, bütün dünyanın büyük insanlığının aydınlık geleceğine aittir. Sosyalizme…

“Sosyal sınıf bağlamı çok önemlidir çocuklar, aman dikkat edin” diyor hocamız. Onu aydınlık bir geleceğe taşıyacak olan da, bu bağlamın içinde ve bir tarafında yer alan sınıf, bizim sınıfımız: Türkiye işçi sınıfının çocukları.

Biliyoruz: Hocamızın bütün bir yaşamına yayılan, emekçi çocukları için yaptığı bütün o çalışmalar gerçek karşılıklarını asıl o zaman bulacaklar. Sosyalist Türkiye’de.

İki temel sosyal sınıftan biri, diğerini sömüren, onun emeğiyle geçinen, “kendisini kuşaktan kuşağa tekrar etme imkanı” bulamadığında!

*

“Sosyal sınıf kendi kültürünü oluşturur ve her zaman vardır.  Bu yüzden insan gelişimi araştırılırken mutlaka incelenmesi gerekir. Ancak, yakın zamana kadar anaakım psikolojideki “kültürü dışlayıcı” organizmik ve mekanik kuramlar (bkz. I. Bölüm)  sosyal sınıfı göz ardı etme eğiliminde olmuştur.

“Bağlam konusundaki duyarsızlığa baktığımızda, sosyal sınıfın psikolojik analizlerde kullanılmasından kaçınılmasının arkasında ideolojik bir gerekçe olduğunu görürüz. Sosyal sınıf konusunu vurgulamak, eşitliğin esas olduğu demokratik bir toplumda siyasal açıdan pek kabul görmez. Bu, Batı dünyasının geneli için geçerli bir durumdur. Bu nedenle de araştırmalarda sosyal sınıftan bahsedilirken sosyoeokonomik  durum terimi kullanılır (Bornstein ve Bradley, 2003). Bu konudaki hassasiyet, özellikle  sosyal sınıfın  çağrıştırdığı – kast sistemi kadar katı olmasa da – birtakım kalıplaşmış ve değişmez kalıplar düşünüldüğünde anlaşılır bir durumdur. Bu aynı zamanda, Batılı bir okuyucuya Marksist sınıf çatışması kavramını anımsatabilir. Burada amaç, sosyoekonomik durum yerine sosyal sınıf terimi kullanılsın diye ısrar etmek değildir, her ikisi de kullanılabilir. Amaç sadece bu bağlamın insan gelişimi için ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktır. Bu nedenle bu kısım için bu başlığı kullandım.

“Sosyal sınıfın genel olarak zamanla değişmezliği, her ne kadar onu esnek ve değişken olarak görmek istesek de önemli bir konudur. Çünkü kuşaktan kuşağa kendini tekrar etme eğilimindedir (Brroks-Gunn, Schley ve Hardy, 2000)”

 

*

“1966’da yaptığım Türk ve Amerikalı gençler arasındaki karşılaştırmalı bir araştırmada, ulusun inşasının temel bir mesele olmadığı bir devrede, Türk gençleri arasında ulusal sadakatin yüksek değer taşıdığını bulguladım. Bunun tersine Amerikalı gençler kişisel başarıyı  ve mutluluğu önemsemekteydiler (Kağıtçıbaşı, 1970). Dahası, Türk gençleriyle  gerçekleştirdiğim daha sonraki bir araştırmada ((Kağıtçıbaşı, 1973), yurtseverliğin (ülkeye bağlılık anlamında) “modern” bir görünüme oturduğunu ve iyimserlik, başarı güdüsü ve içsel “pekiştirme”  kontrolüne inançla ilintili olduğunu buldum. Dindarlık, yetkecilik ve dışsal pekiştirme kontrolüne inançla  belirlenen daha geleneksel bir görünüm ise yurtseverlikle olumsuz bir şekilde ilişkiliydi”.

 

*

“Toplumların özlemleri ciddiye alınmalıdır. Çoğunluk Dünya’da, ülke çapında okuma yazma ve okullaşma yaygın özlemlerdir. …Örneğin temel eğitimi bitirme oranları Kuzey Amerika’da % 99’a yaklaşırken, bu oran Güney Asya’da sadece % 60, Sahraaltı Afrika’da % 63’ü bulmaktadır.

“Eğitim aynı zamanda temel bir insan hakkıdır.

“…hükümetlerin herkese eğitim sağlama çabaları, modernleşmeye ve özellikle kadın eğitimine karşı olan tutucu ve gerici çevreler tarafından engellenebilir.

“Din Eğitimi Örneği. Buna bir örnek özellikle Müslüman toplumlarda köktendinciliğin güç kazanmasıdır (Gellner, 1992). 1980’lerin başında Fas’ta araştırmalar yapan Wagner (1983) “Birçok Müslüman toplumda Kuran eğitiminin modern laik okul sistemiyle yarış halinde” olduğu saptamasını yapıyor (1983, s. 80). Normal eğitimin yerine Kuran eğitimini yerleştirme çabaları, Müslüman toplumlarda laikliği ortadan kaldırmak amacıyla İran, Libya ve Suudi Arabistan gibi teokratik yönetimli hükümetlerce de destekleniyor. Bu tür hareketler, UNDP’nin insani gelişim göstergeleriyle ölçülen sosyal gelişime ket vurur. Ayrıca yaygın dini eğitim yalnızca Müslüman toplumlar için önerilmektedir ki bu da bazı politik amaçlara işaret eder.

“…Köktendinci terörün de ortaya çıkmasıyla riskler artıyor (dipnot: Bu bölümün çoğunluğu bu kitabın bir önceki (1996) baskısından alınmıştır…bu bölümde yazdıklarımın artık çok daha önemli olduğunu söyleyebiliriz”

“…Kuran eğitimi, anlaşılamayan bir dilde metin ezberleme niteliğindedir. Buna karşılık örgün eğitimin, bilişsel ve bellek işlemleri üzerinde geniş çaplı ve sürekli olumlu etkileri saptanmıştır”.

*

“Psikolojinin saf bir bilim olarak tanımlanması ve uygulamalı araştırmaları küçümsemesi, gerçek sorunlardan uzaklaşmasına neden oldu.

“Psikolojinin bu temel özellikleri ilk olarak Avrupa’da gelişti, daha sonra Kuzey Amerika’ya ve oradan da tüm dünyaya yayıldı. Çoğunluğu Batılı eğitim almış olan Çoğunluk Dünya’dan psikologlar, psikolojinin bu özelliklerini hiç sorgulamadan kabul etmişlerdir.

“Psikoloji, ithal edilmiş bir bilim dalı olduğu için, Çoğunluk Dünya’daki önemli sosyal olaylara ‘yabancı’ kalmıştır. Bilgi ‘üretmek’ yerine, Batı psikolojisinin kuram ve problemlerini ‘transfer’ etmiştir. Transfer edilen bu bilgi, başka bir kültürün ürünü olduğu için pek kullanılamamıştır.

“Batılı eğitim almış olan Çoğunluk Dünya psikologları, ülkelerine döndükleri zaman benzer konularda çalışmaya devam diyorlar; çünkü Batı psikoloji çevresini ana referans grubu olarak kabul etmeye devam ediyorlar ve yayın hedefleri de Amerikan dergileri oluyor.

“Psikologlar, önemli sosyal konularla ilgilendikleri zaman bile, bireysel düzeyde analiz yaptıkları için, “problem”i kişide arıyor ve çevresel faktörlerle yeteri kadar ilgilenmiyorlar.

“Batı psikolojisinin bu yaklaşımı, kurbanı suçlayarak, “bu adaletli dünyada insanlar hak ettiklerini bulur” yaklaşımıyla, var olan sosyal haksızlıkları haklı göstermede kullanılabilir. İnsanlar başlarına gelenlerden tamamen kendileri sorumludur düşüncesi kapsamında, psikolojik sağlıktan ekonomik başarısızlığa kadar birçok sorun bu şekilde açıklanabiliyor (Leahy, 1990). Bu görüş, en baştan insanlar için olanak ve fırsat eşitliğinin olduğunu varsayıyor ki bu varsayım çoğu zaman geçerli değildir.

“Psikoloji sosyal gelişim konularıyla ilişkili görülmediği için geride kalıyor.

“Çoğunluk Dünya’daki sosyal politikalara psikolojinin katkıda bulunmamasının başka bazı ciddi sonuçları da var. Sosyal politikalar psikolojinin bilgilerinden ve uzmanlığından yararlanmıyor”.