Yaşasın edebiyat!

Yaşasın edebiyat!

Hakan Erol
26/06/2017 Pazartesi

Ölümsüz bir çiçek sofranızda

Yaz güneşi pembeden kırmızıya kırmızıdan pembeye

Kapılar pencereler tabiatla oynaşacak

Bu düzen size insanlığınızı unutturacak!

                            Edip Cansever

Evet, iğrenç bir düzende yaşıyoruz. Ve, bu düzene karşı örgütlü mücadele verilmedikçe de, evet, bize insanlığımızı unutturacaklar! Aslında, hep en sonda söylediğimiz şeyi, bu defa en başta söylemiş olduk.

Cansever, gerici değildi, ama devrimci de olmadı. Bir yazarın orta noktada sıkışıp kaldığı bir yeri temsil ediyordu. Yukarıdaki şiiri, henüz toplumsallıktan kopmadığı, verdiği eserlerin soyuta değil, somuta, hayatın kendisine işaret ettiği bir döneme oturuyor. Cansever’in en büyük eksikliği ise özneyle nesneyi birleştiremiyor oluşuydu. Soruna işaret ediyor, ancak o sorunun değişeceğine, değiştirilebileceğine inanmıyordu. Yine de, konumuz edebiyat ve şiir olduğu için bu dizesinin anlamlı olduğunu düşündüm, buradan devam edebiliriz.

Elbette, tek başına şiir bir toplumu değiştiremez. Bunu kabul ediyorum, ama onu değiştirmeye çalışan güçlere bir şeyler katabilir. Şiirin insanlara bir güç yüklediği gerçek… Öte yandan, insanı düşündürmeye sevk eder, kişiye umut aşılar, yaşamla bağlantısını kurmaya yardımcı da olur. Bir dize yeter bazen, daha iyi anlarız; insanı, toplumu, hayatı, doğayı… Yaşamın yorumudur şiirler. Bir şiirde, her şeyden önce insan yüreğinin atışını duyarız.

Gerçek şiir, zamana yenilmeyendir, zamanla aşılmayan, eskimeyendir. İlk günkü gibi yeniliğini ve tazeliğini koruyandır. Gerçek şairler, hiç solmayan dizelerin sahipleridir.

Bir toplumu anlamak için, öncelikle o toplumda yazılmış şiirlere bakılır. Mesela, Nazım böyle bir yere oturuyor. Adnan Menderes dönemini, birçok tarihi kitaptan çok daha iyi anlatıyor. O zaman veya şimdi, fark etmez, üzerinden asırlarda geçse, her okunduğunda aynı etkiyi bırakacaktır toplumun üzerinde. Hem de bunu birkaç dizeyle yapıyor Nazım.

‘’…Korkuyor Adnan Menderes
üç saata indi uykusu.
Korkuyor Adnan Menderes
hiçbir korkuya benzemez
halkını satanın korkusu.’’

Orhan Veli, bir şiirinde ‘’Ben Orhan Veli Kanık, -Halkı sevmekten sanık’’ demişti. Suçları, halkı sevmek olan insanlar, günü gelir halklarının sevgilisi olurlar, bunu önleyecek güç yoktur. Nazım ve onun dizeleri halkın sevgilisidir.

Fransız felsefeci Roland Barthes, ‘’Yaşamın anlamını öğrenmeden yaşamaya başlamayacağım’’ demişti. İşte edebiyat ve şiir, yaşamı öğrenme yoludur, yaşamdır, yaşamın kendisidir kısaca. Nazım’dan kavgayı da, yurt sevgisini de, halkı da görüyor, öğreniyoruz. Yukarıdaki dizeler, aynı zamanda mücadelemizin de sloganıdır: ‘’Hiçbir şeye benzemez, halkını satanın korkusu!’’

Bir başka örnek, 60 Mayıs’ına kadar, Aziz Nesin toplumun direnme gücünü ayakta tutmuştur. Toplumu beslemiş, hıncını sivriltmiştir. Yine aynı şekilde, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i bir kahramandır bu çaresizlik ortamı içinde. Edebiyat devrim yapamaz, fakat toplumun değişmesine katkıda bulunur. Toplumları da değiştirenler kör, bilinçsiz çoğunluklar değil, bilinçli ve örgütlü azınlıklardır.

Bir yol bulamayan, o yolu aramayan edebiyatçının insanla, toplumla ve hayatın gerçekleriyle bağı kopar ve içine kapanır. Kokuşmuş düzene daha fazla bağlanır hâle gelir. Yalnızlık, bunaltı ve umutsuzluk dillerinden, sözcüklerinden ve konularından düşmez olur. Bu havayı birbirlerine yayarak bundan beslenirler; adeta acılarıyla sevişmekten haz alırlar. Bir edebiyatçı, geçmişle bağını koparıp, geleceğe de bel bağlayamıyorsa, ürettiklerinin niteliği sorgulanmalıdır. Bugün bu bağ kopuktur. Dışarda tutunacak bir dal bulamayan edebiyatçı, kendini yalnızlığına hapsediyor. Korkuyor, korktukça toplumsal kanallardan uzaklaşıyor. Kendine cam fanus içinde yeni bir dünya kuruyor. Küçük burjuva hayatıyla mutlu mesut yaşadığını düşünerek ömrünü çürütüyor.

Edebiyat, keskin bir kalem, hatta daha da fazlasıyla ideolojik bir silahtır. Her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da mücadele verilir. Yer yer saldırılara göğüs gerilir ve püskürtülür, yeri gelir yeniyi, daha iyisini ortaya koymanın kavgası verilir. Şu anda edebiyat alanında, bu saldırılara karşı, bir avuç insan dışında göğüs gerenimiz yok, yeniye, daha iyiye diye de bir hedef konmuyor maalesef. Ya da yeterli gelmiyor bu çıkış… Eldekilerle yetinmeye çalışıyoruz. Hâlbuki, bir devrimci hiçbir zaman elindekiyle yetinmez. Hep daha iyisi için çabalar. Şimdilik, bizim tarafın eksikliklerinden birisi bu diyelim, aradaki açıyı kapatmak, görevlerimizdendir.

Edebiyat, bir avuç burjuvanın değil, işçi sınıfının, halkın edebiyatı olmak zorundadır. Karakterin psikolojik yanlarına saplanıp kalan, gerçeklerden kopuk, halktan ve mücadeleden kaçan bir edebiyatı her alanda mahkûm etmemiz gerekiyor. Edebiyat, insanı taklit etmek değildir, insanı anlatırken, insana bir şey katmaktır. Kalemi gerçeğin mürekkebine batırmaktır.

Kimisi Gezi goygoyculuğuyla kitap çıkarır, içine antikomünist histerilerini sıkıştırır, kimisi de beş, on, on beş günde kitap yazarak, fırından ekmek çıkarır gibi sözcükleri yan yana getirerek kitap hâline getirir, onun edebiyatını yapar. Bu örnekler bizden uzak olsun. Edebiyatı bu kirli alandan kurtarmamız gerekiyor. Tabiri caizse, her alanda; günümüz yoz dergiciliğinden, ucuz edebiyatçılığa, pespaye yazarlıktan, tetikçi kalemlere kadar… entelektüel şiddet uygulamamız, kaybettiğimiz edebiyat silahını, şiirlerle, öykülerle, romanlarla ve denemelerimizle yeniden kazanmamız gerekiyor.

Karanlık bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz gerçek. Ancak biz, bu memlekette yalnızca karanlığı değil, aydınlığı ve mücadeleyi de görüyoruz; bu kavganın içinde yeni İnce Memed’lerin çıkacağını da biliyoruz! Bu tablonun değişmemesi için bir neden yok. İşçi sınıfı tarih sahnesine yeniden çıkacak, en güzel yapıtlar işçi sınıfıyla beraber tekrardan yeşerecek! Şimdi, edebiyatın kendisinin başlı başlına bir umut kaynağı olduğundan hareketle ve yeni mevziler kazacağımız, edebiyat silahını tekrardan bu köhnemiş düzene karşı çevireceğimiz günlerin yakınlığıyla ve piyasa edebiyatına inat, Sait Faik’çe haykırabiliriz; Güç, umut ve direnç için… Yaşasın Edebiyat!