Çürümeye karşı anlam

Çürümeye karşı anlam

Emre Fidan
18/01/2018 Perşembe

Siyasetin hangi cephesinden olursa olsun, siyasi ideolojilerin belli olmazsa olmaz koşulları vardır. Genellikle ve özetle bunlar üç başlıkta toplanır; ilki, verili toplumsal durumun analizi, ikincisi, bu duruma karşı o ideolojinin hedeflediği “ideal” durum ve son olarak, verili olandan ideal olana ulaşmayı sağlayacak yöntem… Bu üç temel başlık içinde, insanı bir siyasal ideolojiyi benimsemeye iten temel motivasyonun hangisi olduğu sorulacak olsa sanırım tereddüt etmeden “ideal” olarak tariflenen düzenin çekiciliğinden bahsedebiliriz.

Bir sosyalisti mücadeleye iten şey mücadelenin kendisi değildir. Onu mücadeleye iten, eşitlik ve özgürlüğün egemen olduğu sınıfsız topluma ulaşma arzusudur. Yoksa tek başına sarp ve çetin devrim yolunun cazibesine kapılan bir insan için, örneğin dağcılık gibi bir aktiviteden farkı kalmaz sosyalizm mücadelesinin. Diğer ideolojiler için de böyledir. Hem siyasal ideolojiyi hem de onu benimseyen insanı anlamlı kılan şey kelimenin iki anlamıyla da ideallerdir. Hem “en iyiye” ulaşma amacı hem de bu amaç için kuşanılan değerler… Büyük tarihsel kırılmaların taşıyıcı iktidarları toplumları yeniden biçimlendirmek için hep bu ideallere başvururlar. Çünkü bir toplumu yeni bir ufka taşımak, ayrı ayrı bireyleri aynı yöne bakan bir topluluk –ümmet, ulus ya da sınıf- haline getirmek ancak onlara yeni hedefler, yeni idealler sunmakla olur.

Burjuva devrimleriyle iktidara gelenler egemenliği gökten yere indirirken, aklı ve bilimi tarihsel ilerlemenin tek gerçek yolu olarak kodlarken, hitap ettikleri toplumlara yön tarifinde bulunurlar. Türkiye burjuva devriminde bu tarif “muasır medeniyetler seviyesi” olarak çıkar karşımıza. Niyazi Berkes, Ziya Gökalp’in, dönemin yön arayışına dair düşüncelerini mealen şöyle aktarır; “Bir toplumun yönünü etkileyen (…) değerler ve ülkülerdir. Ülküler toplumun özlemlerinin görüntüsüdür (…) Doğuş halinde olan bir ulus toplumunda bunlar bilinçli değildir. Seçkinlerin, önderlerin, düşünürlerin, reformcuların, edebiyat ve sanat adamlarının yapabileceği şey, bilinçsiz özlemleri bilinçli ve tutarlı, bütünsel ülküler haline getirmektir.” [1] Buradaki kilit kavram bütünselliktir. İdeal yaratma konusunda dışarıdan verilebilecek örnekler ise “Amerikan Rüyası” ya da  “büyük medeniyet projesi” olarak pazarlanan Avrupa Birliği olabilir.

Günümüzün emperyalist-kapitalist dünyasının halen yaşamakta olduğu kriz artık birçok ağızdan dillendiriliyor. Krizin askeri, ekonomik ya da politik yönü tartışılıyor ama aslında en derin kriz ideolojiler alanında yaşanıyor. Kestirmeden söylersek, bugünün insanını, yaşadığı dünyaya bağlayacak bir hedef, bir ideal ve dolayısıyla bir anlam bulunmuyor. Dağılmaya yüz tutmuş Avrupa Birliği’nin bir cazibesi yok artık, Amerikan Rüyası ise çoktan kâbusa dönmüş durumda, başkanlarının ruh sağlığını tartışıyorlar. Türkiye’nin muasırlaşma öyküsünün hazin sonunu ise içerisinde yaşayarak görüyoruz.

Aslında her şey burjuvazinin kendi yarattığı değerler sistemine düşmanlaşması ile başladı denilebilir. Ernie Trory’nin verdiği bir örnek yeterince açıklayıcı; ABD’de John Dippel adlı Amerikalı bir askerin silah arkadaşlarına bildiri dağıtmasına, bildiri Bağımsızlık Bildirgesi’nden alıntı içerdiği gerekçesiyle izin verilmemişti. Talebi reddetmesinin gerekçesi hakkında, Dippel’in komutanı Binbaşı Hugh T. Henson şunları yazıyordu: Lafı hiç dolandırmadan söylemek gerekirse, Bağımsızlık Bildirgesi yıkıcı bir belgedir.” [2] Kendi devletinin kuruluş belgesini yıkıcı bir metin olarak tanımlamak ahmakça gelebilir ama burjuvazi açısından gayet mantıklıdır. İktidarı aldıktan sonra tek güdüsü daha fazla kar elde etmek olan bir sınıf için devrimci dönemlerin ilke ve değerleri artık bir kambur gibidir. Krallıkları ulus-devlete, serfleri yurttaşa çeviren kapitalizm 1980’lerden beri insanlığı tüm o modası geçmiş(!) bağlarından kopararak o kadar esnetti ve idealsiz/anlamsız bıraktı ki, tüm değerlerinden soyunarak çırılçıplak kalan bireylerin tek işlevi “her şeyi satın almaya hazır müşteriler olmak” haline geldi. Örneğin, kamunun ekonomide ciddi bir ağırlığı olduğu zamanlarda yerli malı haftası kutlayan, ülkesinin kendi kendine yetmesiyle övünen insanlar, ithal ürün sevdalısı haline getirilirken, kamu kurumları yağma edilirken, sadece Türkiye neo-liberalizme eklemlenmedi, yurttaşların ülkelerindeki üretimle kurduğu son bağlar da koparıldı. Bu sadece iktisadi bir dönüşüm değildi, topluma sirayet eden kalkınma idealinin yerine köşeyi dönmeciliğin, bireyciliğin, tüketim fetişinin geçirilmesi ve toplumsal bir değerin iğdiş edilmesiydi.

Türkiye kapitalizminin korumacı-kalkınmacı dönemiyle, liberal dönemi arasındaki doğal bir geçişti bu. Aynı geçiş cumhuriyet devriminin aydınlanmacı ilkeleri ile egemen sınıfın sömürü araçları arasında da yaşandı. Cumhuriyeti kuran partinin başındaki adamın her fırsatta “imam-hatipleri biz açtık” diye övünmesi bundandır. Holz şöyle yazıyor; “(…) burjuva ideolojisi, aydınlanma geleneğinin temel içeriklerini inkâr etmek veya bunlara karşı savaşmak zorundadır. Bunu da (…) postmodern felsefelerle, eskisinin yerine yeni bir anlamlandırma önerisini ortaya koymadan yapmaktadır.”[3]

Burjuvazi kendi değerlerine karşı giriştiği savaşı kazanmışa benziyor. Eskiden toplumları harekete geçiren tüm değerler yok edildi ya da piyasanın kullanımına tahsis edilmek üzere bozuldu. Şimdi Avrupa’nın göbeğinde, kendi bölgesindeki zenginliği paylaşmamak için bazı eyalet ya da özerk bölgeler ayrılmayı tartışıyor ve Avrupa Birliği’nin efendileri, toplumların tüm değerler sistemini parçalayıp yerine daha fazla zenginleşme arzusundan başka bir şey koymayanlar buna şaşırıyor. Üzerine etiket vurulup, pazara sunulan şeyler için artık toplumsal değerler çok geride kalmıştır ve söz konusu olan sadece değişim değeridir. Ülke, memleket, yurt… bunların ekonomik birimler olmasından öte anlamları kalmamıştır.

Başka bir örnek; daha birkaç ay önce Libya’da emperyalist merkezler tarafından kollanan şeriatçı çetelerin siyahî insanları köle pazarında açık artırma ile sattıkları görüntüleri izledik. Peki ya buzdağının görünmeyen kısmı? Küresel Kölelik Endeksi’nin 2016 verilerine göre dünyada 46 milyon köle bulunuyor. Üstelik “bir kişinin sömürü amacıyla bedeni üzerindeki ve çalışıp çalışmama kararı hakkındaki özgürlüğünün elinden alması" şeklinde tanımlanan kölelik kategorisine girenlerin sayısı gittikçe artıyor.[4] Bu kusuru hangi makyaj kapatabilir, böyle bir dünyada kim özgür olduğunu iddia edebilir?

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla “hür dünya” masalına devam etme gereği duymayan emperyalizm hızla aslına rücu etmişe benziyor. Bunu yaparken de paramparça ettiği insani-ahlaki değerlerin yerine hiçbir şey koyamıyor.

Değersizleşme, anlamsızlaşma, nedensizleşme ne dersek diyelim. Şurası kesin; emperyalizm ve hiyerarşi içinde tüm kapitalist ülkeler, insanları yeniden bir arada tutup, aynı yöne sevk edecek bir tutkaldan, bütünsel bir fikirden yoksun artık.

Bu durumun felsefi temelleri var. İbn-i Rüşd şöyle demiştir; “Akıl nedenleri idrakten başka bir şey değildir, nedenleri kaldıran aklı da kaldırmış olur.” 1980’lerle, yani neo-liberal saldırı ile zirveye ulaşan felsefi gericilik, determinizm ve nedenselliğe saldırırken, bireylerin kendilerini belirleyen bütünü, yani nedensel ilişkilerle iç içe geçen sistemli yapıyı kavrama yeteneklerini yok etmek istiyordu. Bunu başardılar. Kendini çevreleyen nesnelliği ve bu nesnelliği yaratan koşulları kavrayamayan insan için artık akla gerek yoktu. Geçtiğimiz günlerde ABD’de dünyanın düz olduğuna ciddi ciddi inanan bir topluluğun var olduğu ve ‘düz dünya konferansı’ düzenlediklerinin haberini okuduk.[5] İbn-i Rüşd haklıydı, tarihin ve doğanın işleyişindeki nedensel süreçler yok edildiğinde her türlü akıl dışılığa ve saçmalığa kapı açılabilir. Tüm dünyada baş gösteren aşı karşıtı hareket nedeniyle insanoğlunun on yıllar önce yok ettiği hastalıkların yeniden görülmeye başlamasını unutmayalım. Bu müthiş bir geriye gidiştir.

Dünyayı anlama çabasına, akla, nedenselliğe düşman olan postmodern kültürün insanı, şimdi karşı karşıya kaldığı derin boşlukta yönünü arıyor. Onu yaşadığı dünyaya bağlayacak anlamlı bir bağ olmadığı sürece, çürüyüp gidecek. Boşlukta salınan insanın çürümeye karşı koymak, ayağa kalkmak ve yeniden özneleşebilmek için ‘anlam’a ihtiyacı var. Karşımızda köleliğin hortladığı, işsizliğin-geleceksizliğin emperyalist merkezleri dahi sardığı, savaşlardan geçilmeyen bir dünya ve insanı bu dünyayı bağlayabilecek hiçbir bütünsel fikir, hiçbir ideal üretemeyen emperyalizm var. Auschwitz ve Dachau toplama kamplarında üç yıl kalan Avusturyalı piskiyatr Viktor Frankl “kamplarda yaşama şansı en yüksek olanlar, onları gelecekte bekleyen bir göreve, bir insana, gelecekte onlar tarafından gerçekleştirilecek bir anlama sahip olanlardı” diyor. [6]

Anlamlı bir hayat ve büyük görevler... İnsanı yaşadığı dünyayla, ülkesiyle, kendi türüyle yeniden ilişkilendirecek, atomize edilmiş, tüm değerlerinden soyunmuş insanı yeniden bütüne bağlayacak ve yeni ideallerle kuşatacak o yeni ‘anlam’ için hem felsefi hem politik olarak Marksizm’den başka bir aday görünmüyor.


[1] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s:522

[2] Ernie Trory, Almanya’da Sosyalizm, s:69

[3]Hans Heinz Holz, Sosyalizmin Yenilgisi ve Geleceği, s:113

[4] http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160531_modern_kolelik

[5] http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42033422

[6] Victor E. Frankl, Duyulmayan Anlam Çığlığı, s:28