Avrupa’nın Bitmek Bilmeyen Kâbusu

Avrupa’nın Bitmek Bilmeyen Kâbusu

Çağlar Ezikoğlu
12/11/2015 Perşembe

Bugün BBC tarafından geçilen bir haber, Avrupa’nın bir türlü kurtulamadığı ve son günlerde etkisi yeniden arttıran o hastalığını hatırlattı bana. Bu habere göre, Almanya merkezli göçmen ve İslam karşıtı PEGIDA hareketi, Hollanda’daki taraftarlarından artık kebap yememelerini ve başörtülü kasiyer çalıştıran marketlerden alışveriş yapmamalarını istedi. Irkçı gösterilerle adından söz ettiren PEGIDA’nın özellikle Avrupa’daki Müslümanlara yönelik bu ayrımcı ve ırkçı tutumu uzun bir süredir kanıksadığımız bir gerçeklik halini aldı. Yalnız bu gerçekliğin, Suriye’de yaşanan mülteci krizi ile birlikte Avrupa için ciddi bir tehlikeye doğru evrildiğini görmezden gelemeyiz. Bu tehlike Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde farklı isimlerle farklı formasyonlarda karşımıza çıksa da ortak yön hepsinde aynı: Göçmen karşıtı aşırı sağ partiler.

AŞIRI SAĞ'IN BASKISI ALTINDA BİR AVRUPA
Göç politikaları 20.yüzyıl boyunca Batı Avrupa devletleri açısından önemli bir politika aracı olmuştur. 2.Dünya savaşından sonra, Batı Avrupa devletleri yoğun bir göç hareketi ile karşılaştı ve Almanya, Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda, İsveç ve İsviçre gibi ülkeler göç alımlarında önemli bir merkez haline geldi. Anlaşılacağı üzere, göç politikaları, 1900’lü yılların ikinci yarısından itibaren en önemli politika alanlarından biri haline gelmişti. Bu göç politikalarının temelinde yer alan siyasi partiler Avrupa düzleminde merkez sağ ve merkez solda yer alan partiler olmuş olsa da, özellikle 90’lardan itibaren Avrupa’ya doğru sayıları artan Müslüman göçmenler, göç politikalarında yeni bir aktörün de güçlenmesine yol açacaktı.

Bu tehlikeli aktörün, yani aşırı sağ partilerin elbette ki tek var olma noktaları göçmen hareketlerinin artışı ile olmadı; fakat bu artışın Müslüman nüfus özelinde gerçekleşmesi bu partilerin söylemlerindeki anti-İslamcı tutum ile tabana yayılmasını sağladı. İtalya, Fransa, Avusturya, Hollanda gibi ülkelerde aşırı sağ partiler 1990’larda ilk nüvelerini siyasi hayatta göstermişti. Bu durum aynı zamanda Avrupa’da göç politikalarını belirleyen merkez aktörlerin de tutumunu değiştirmeye başlayacaktı. Bilindiği üzere, genel olarak sol eğilimli partiler göç politikaları konusunda daha kapsayıcı ve genişlemeci politikalardan yana olurken, sağ eğilimli veya merkez sağ partiler daha sınırlayıcı politikalar uygulamaktadır. Merkez sağdaki bu partiler, özellikle 90’lardan itibaren enselerinde aşırı sağın baskısını hissetmeye başlamıştı. Merkez sağ partiler, aşırı sağ partilerin oluşturduğu seçim tehdidi sebebiyle daha asimilasyonist ve kısıtlayıcı göç politikaları izlemiştir. Aşırı sağ partilerin bu dinamiği çeşitli örnekler üzerinden de görülmektedir. Fakat bu örneklere geçmeden önce, aşırı sağ partilerin göç hususundaki perspektifini teorik açıdan ele almak gerekmektedir. Aşırı sağ partiler 1990’lardan bu yana birçok ülkede göç politikalarının geliştirilmesinde önemli bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun sebebi olarak göçmen sayısındaki artış, göç ile birlikte ortaya çıkan etnik heterojenlik, vatandaşların güvenlik veya ekonomiye ilişkin çekinceler, rejimlere yönelik protestolar, ideolojik etmenler, karizmatik liderlik vasfı gösterilebilmektedir.

Batı Avrupa’da radikal popülist sağ partilerin yükselişi, göçmen sayısındaki artış, özellikle mülteci sayısındaki artış ile ortaya çıkan güvenlik sorunu ve daha iyi yaşama isteği ile birlikte düşünüldüğünde sürpriz olarak değerlendirilmemelidir. Yeni gelenlere yönelik gösterilen bu reaksiyonlar Batı Avrupa’daki ülkelerde ırkçılık İslamofobi ve zenofobiye yeni kapılar açmıştır. Aşırı sağ partilerin hem merkez sağ partiler hem de diğer politik aktörler üzerindeki önemi göç politikaları açısından aşikârdır. Bu önemi açıklayan çok sayıda örnek mevcut. Bu örneklere geçmeden önce, aşırı sağ partilerin politika belirleme süreçlerini nasıl etkilediğine dair soruyu cevaplamak gerekmektedir. Bu etki doğrudan ve dolaylı olmak üzere ikiye ayrılıyor. Buna göre, aşırı sağ partiler koalisyon hükümetlerinde yer alıyorsa, bu etki doğrudan ölçülebilmektedir. Yine de bu etki sadece ulusal bazda ölçülmemektedir. Bazen, aşırı sağ partiler yerel yönetimlerde çeşitli koalisyonlar vasıtasıyla yer alabilmekte ve politikaları kontrol edebilmektedir. Öte yandan, bu partilerin etkisi dolaylı yoldan da gerçekleşebilir. Bu etki dolaylı yollardan olduğu zaman, hükümet ve diğer politika aktörleri kendi hedefleri ve politikalarında değişikliklerle bu partilerin etkisini azaltmaya çalışmaktadır. Bu tip partiler kurulduktan sonra, genel olarak siyasi partilerin ve hükümetin siyasi ajandaları ve öncelikleri doğrultusunda kolayca etkilenebilecek bir pozisyonda olup olmadığı incelenmektedir.

Bu doğrudan veya dolaylı etkiler 90’lı yıllar ve 2000’lerin başında Avrupa’da çeşitli örneklerle yaşanmıştı. İtalya ve Hollanda, aşırı sağ partilerin koalisyon ortağı olarak doğrudan etkilerini ölçebilmek için iyi birer örnektir. Bir yandan, merkez sağ ile aşırı sağ arasında göç politikalarına ilişkin ortaklığı İtalya’daki Bossi-Fini kanunu ile görmekteyken, diğer yandan aşırı sağ parti Pim Fortuyn Listesi (LPF) katı ve ırkçı politikaları sebebiyle bir süreliğine Hollanda hükümetinde ciddi sorunlara ve kaosa yol açmıştır. Tartışıldığı üzere, aşırı sağ partilerin rolü sadece ulusal hükümetin bir parçası olmak ile ölçülemez; bazı radikal sağ partiler yerel yönetimlerde de temsil edilebilmektedir. Fransa Ulusal Parti bunun önemli örneklerinden birisidir. Jean Marie Le Pen liderliğindeki Fransa Ulusal Partisi önce yerel seçimlerdeki başarısı, daha sonra Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oy patlaması, dönemin Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin göçmen politikaları hususunda daha da radikalleşmesine yol açmıştı.

Bütün bu örnekler geçmişte kaldı gibi gözükse de, Suriye’de yaşanan mülteci krizi Avrupa’nın benzer bir kısır döngüye gireceğini bize gösteriyor. Yazımızın başında Almanya merkezli bahsettiğimiz PEGIDA’nın yükselişi bir yanda, İngiltere’de aşırı sağcı UKIP’in ve Fransa’da Marine Le Pen liderliği ile yeni bir ivme kazanan Fransız Ulusal Partisi’nin varlığı Avrupa’nın demokrasisi için ciddi bir tehdit olmaya devam ediyor. Ama bu durumun göçmenlerin Avrupa ülkelerine yayılması ile daha da yayılacağı aşikâr. Bunun en ilginç örneği ise, sosyal demokrasinin kalesi olarak adlandırılan İsveç’te yaşanıyor son günlerde. Aşırı sağcı İsveç Demokratları Partisi İsveç’te 2014 yılında yapılan parlamento seçimlerinde yüzde 12,9 oy alarak üçüncü büyük parti olurken, son kamuoyu araştırmasında oylarını ikiye katlayarak yüzde 26,8 ulaşmış görünüyor ve İsveç’in en büyük partisi olmaya soyunuyor.

Görüldüğü gibi, 90’larda başlayan aşırı sağın bu yükselişi, özellikle Suriye’de yaşanan mülteci krizi ile çok daha büyük boyutlara geçecek gibi. Batı Avrupa’da aşırı sağın yarattığı bu kabus, son günlerde mültecilerin Avrupa ülkelerine ulaşma çabası ile İsveç’e kadar uzanmış durumda. İşte Avrupa’nın göçmenleri alırken bu denli temkinli davranması, sayıyı olabildiğince az tutmaya çalışması, Schengen vizesi hususunda tekrar sıkı politikalara dönmesi ve sınırlarından geçilmemesi amacıyla Türkiye’yi bir nevi sınır kontrol görevlisi olarak istihdam etme çabası, özünde Avrupa’daki merkez partilerin aşırı sağın yükselişinden dolayı hissettikleri baskının yansımasından ibaret ve bu yansıma ilerleyen günlerde daha da kamuoyunu meşgul edecek gibi gözüküyor.