TÜSİAD'ın Tarım Raporu üzerine

TÜSİAD'ın Tarım Raporu üzerine

Burhan Özalp
24/12/2014 Çarşamba

TUSİAD Kasım 2014’te “Tarım, Gıda ve Hayvancılık Rekabet Gücü Temel Bulgular” başlıklı 108 sayfalık bir rapor yayınladı. Rapor Türkiye’de tarımın iyiye gitmediğinin sermaye sınıfı tarafından da onaylandığını gösteren bir belge niteliğinde ve malumun tekrardan ilanı şeklindedir. Aslında bu ilanın sermaye sınıfı tarafından gelmesi de iyi oldu çünkü bu eleştiriler soldan, sosyalistlerden gelince “siz yapılanları görmüyorsunuz; ideolojik konuşuyorsunuz” denilerek yapılan eleştiriler gayri meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. Ancak sermaye sınıfının hazırladığı bu rapor tarımdaki sorunları dile getirse de, Türkiye’de tarımında yaşanan sorunların asıl nedenlerini ortaya koyması açısından rapor sorunlu ve eksiktir. Çünkü rapor sermaye sınıfı merkezli bir bakış açısına sahip.

Rapor Türkiye tarımında yaşanan sorunları ”Aşırı kentleşme eğilimi, arazilerin amaç dışı kullanımı, bilgi asimetrisi, Ar-ge, inovasyon” gibi nedenlere bağlıyor. Ancak bu nedenleri ortaya çıkartan asıl nedene, yani kapitalist üretim ilişkilerine hiç mi hiç değinmiyor. Rapor tarımdaki piyasa odaklı bir ekonomi anlayışından kaynaklanan sorunları yine piyasa mekanizmalarıyla çözmeye çalışıyor. Ancak yanlış yanlışla doğrulanmaz.

108 sayfalık raporda tarımdaki piyasa odaklı bir ekonomi anlayışından kaynaklanan sorunları yine piyasa mekanizmalarıyla çözmeye yönelik birçok örnek var ve bu çözüm gayretinin kapitalizmden dolayı nasıl anlamsızlaştığı açıkça görülüyor. Bu yazıda bunların birkaçına değineceğim. Raporun 41. maddesinde yer alan bir tespite göz atalım:

Türkiye'de tarıma elverişli arazilerin tarım dışı kullanımının arttığı görülmektedir. Bunun başlıca sebepleri, mülkiyet hakkı sahiplerinin arazilerini sanayi, konut-şehirleşme, turizm ve madencilik faaliyetlerine tahsis etmesi ve ulaştırmaya yönelik bazı kamu yatırımlarında bu arazilerin kullanılmasıdır. Aşırı kentleşme eğiliminin, gelecekte tarıma elverişli arazilerin tarım dışı kullanımını daha da çoğaltması beklenmektedir. Bu duruma ilişkin olarak özellikle kamu tercihi ile tarım arazisinin daraltılması noktasında, bu yöndeki kararın negatif dışsallıklarının (negative externalities) iyi bir şekilde analiz edilmesi gerekmektedir.

Tarıma elverişli arazilerin tarım dışına çıkartılmasının nedenini “mülkiyet hakkı sahiplerinin”e bağlayarak nedeni bireye yüklüyor ve sorunu asıl neden ya da nedenlerden yalıtarak bireyselleştiriyor. “Aslında mülk sahibi arazisini satmasa bu sorun ortaya çıkmayacak” a getiriyor. Ama raporu hazırlayanlar, mülk sahibinin ya da arazisine devasa paralar verilmesiyle kısa vadeli hesaplar yapmasına neden olan devletin neoliberalleşmesi, yani girdi ve ürün piyasalarından çekilmesi, tarım kredisi piyasasını bankalara terk etmesi, eşitsiz ilişkiye izin veren ortamı yaratması dolayısıyla küçük üreticinin piyasadaki büyük ve çoğunlukla da tek alıcı veya satıcı konumunda olan şirketlerle karşı karşıya gelmesi; onların dayattığı ve neticesinde rant elde edecekleri fiyatları ve koşulları kabul etmek zorunda kalması, yani, küçük üretici ücretli işçi olmadan da kapitalist ilişki ağlarının içine girerek sömürülmesini görmüyorlar ya da görmezden geliyorlar. Yine aynı tespitte yer alan “aşırı kentleşme eğilimi” kavramı da sorunludur. Çünkü burada kentleşmenin kendisi bir sorun değil, kapitalist üretim ilişkileri temelinde kentleşme sorundur; yani kent çevresindeki kırsalın, köylerin ya da tarım arazilerinin sermaye sahiplerince rant olarak görülüp yağmalanarak konut, AVM vb. ile geri dönüşsüz olarak betonlaştırılmasıdır. Ama yine raporun yazarları rantçılık ve yağmacılıktan bahsetmiyor. Görüldüğü gibi burada tarım arazilerinin tarım dışına çıkmasına asıl olarak birey faktörü değil kapitalist üretim ilişkilerinin tetiklediği kar hırsı neden oluyor.

Raporun 83. maddesine bakalım:

Tarım sektöründeki bilgi asimetrisi ise hem katmanlar arasında hem de satıcı ile tüketici arasında görülmektedir. Katmanlar arasındaki bilgi asimetrisi, dağınık yapıda olan ve pazarın geneli hakkında kapsamlı bilgiye ulaşamayan küçük ve orta ölçekli üreticiler ile işleme veya pazarlama katmanında faaliyet gösteren büyük ölçekli teşebbüsler arasında oldukça fazladır. Bu bilgi asimetrisi, sektördeki toplam gelirin sadece küçük bir bölümünün küçük ölçekli üreticilerde kalmasına ve büyük bölümün diğer katmanlar arasında bölüşülmesine yol açmaktadır.

Çiftçinin sektördeki toplam gelirden küçük bir pay alması sadece “bilgi asimetrisi”ne bağlanmış, pes! Küçük ve orta büyüklükteki çiftçi ihraç kalitesinde ürün üretme bilgisine sahip de ne oluyor? Sektörden aldığı pay pazarı kontrol edenlere bağlı kalıyor. Ve çiftçi pazarı kontrol edenlere karşı tarımda serbestleşme politikalarıyla yalnızlaştırılıyor, asıl sorun burada.  Yine aynı maddede:

Satıcı ve tüketici arasındaki bilgi asimetrisi ise nihai ürünün kalitesi ve sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin olarak ortaya çıkar. Nitekim tüketicilerin tükettikleri ürünlerin yetiştirilme veya işlenme koşulları hakkında kapsamlı bilgi sahibi olması çok zordur ve bu bilgiye sahip olsalar dahi bunu yeterince kullanamazlar. Ancak şunu belirtmek gerekir ki; ürün etiketleme prosedürünün daha kapsamlı hale getirilmesi ve kamu spotlarının artırılması tüketicilerin tükettikleri ürünler hakkında daha fazla bilgi sahibi olmalarını sağlayacaktır.

Öncelikli sorulması gereken tarımsal nihai ürünün kalitesi ve sağlık üzerindeki etkilere ilişkin neden kaygı duyulur hale gelindi. Çünkü kapitalist üretim ilişkileri temelinde tarımı verim kar ikilisine indirgeyen endüstriyel tarım bir tarımsal üretim biçimi olarak yaygınlaştırıldı. Bu tarımsal üretim biçiminde yüksek verimli tohumlar kullanılmakta ancak bu yüksek verim kullanılan kimyasal gübre ve ilaca bağlıdır. Bu üretim biçimi hem doğayı kirletti hem de insan sağlığını tehdit eder hale geldi. İnsanların bu sağlıksız ve kalitesiz ürünleri tüketmesi bilgi asimetrisi ile açıklanıyor. İnsanlar eğer bilgilendirilse ya da bilinçlendirilse bunları tüketmeyeceği varsayılıyor. Ancak bu sağlıksız ürünlerin alternatifi organik ürünler, onların da fiyatları ortadadır. Bir yandan kalitesiz ve sağlıksız tarım ürünlerinin üretilmesinin zemini hazırlanıyor ve buna neden olan kapitalizm eleştirilmiyor bir yandan “aman ha bunları tüketmeyin!” deniyor. Burada çözüm bilgi asimetrisin giderilmesi değil insanların güvenle hiç şüphe duymadan tüketebilecekleri tarımsal ürünlerin üretilmesidir. Bu da hibrit tohumla, kimyasal gübre ve ilaçla yapılan endüstriyel tarımla değil; hem doğayı kirletmeyen hem de sağlıklı ve besleyici tarım ürünleri üretilmesini sağlayan sürdürülebilir tarımla mümkündür.

Burada yaptığım alıntılar raporun dile getirdiği sorunların asıl olarak kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklandığını nasıl es geçtiği açıkça gösteriyor. Birçok alıntı daha yapılabilir ancak yazıyı fazla uzatmamak için bundan kaçınıyorum.

Raporun başlığında “rekabet” geçiyor ama rekabeti en çok etkileyen “girdi maliyetlerine” neredeyse hiç değinilmemiş. Sadece süt piyasası bölümünde kısaca yem fiyatlarına değilmiş. Ancak Türkiye tarımında girdi maliyetleri çok ciddi bir sorun. 2002-2013 yılları arasında kimyasal gübre fiyatlarındaki yüzdesel artış cari fiyatlarla % 241 ile % 333 arasında değişti. Bununla birlikte gübre sektöründeki kamu kuruluşlarının (TÜGSAŞ, İGSAŞ) özelleştirilmesiyle milyonlarca çiftçinin temel üretim girdilerinden birisini oluşturan gübre fiyatları birkaç tekelci şirket tarafından belirlenir hale geldi. Ayrıca Türkiye’de mazot fiyatları 2002 yılında 1.09 TL/LT iken 2013 yılında 4.26 TL/LT olarak gerçekleşti ve yaklaşık 3 katına çıktı. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında; AB’de 2002’de 1.13 TL/LT, 2013’te 3.80 TL/LT, ABD’de 2002’de 0.53 TL/LT, 2013’te 1.98 TL/LT olarak gerçekleştiği görülüyor. Bu gelişmeler de ürün/girdi paritelerini düşürdü. Aşağıdaki örnek bunu iyi açıklıyor.

Bu tablo 2002’den bu yana çiftçinin hem destekli hem desteksiz olarak 1 kg pamuk fiyatı ile satın alabildiği gübre ve mazot miktarının düştüğünü gösteriyor. Bununla birlikte çiftçilerin yüksek verim için kullandıkları tohum ve kimyasal ilaçların piyasasını dünyada bilinen 10 firma tarafından kontrol edilmekte, dolayısıyla tohum ve kimyasal ilaç fiyatları da çiftçiler aleyhine gelişiyor.

Raporda yer verilmeyen diğer önemli bir konu, çiftçilerin bankalara borçlanmasıdır. 2002 yılında kısa vadeli krediler 2.3 milyar TL, orta ve uzun vadeli krediler 1.8 milyar TL, takipte olan krediler 166 milyon TL iken 2013 yılında kısa vadeli krediler 17.5 milyar TL, orta ve uzun vadeli krediler 16.8 milyar TL, takipteki krediler 1.2 milyar TL’ye çıkmıştı. Burada kısa vadeli kredilerdeki önemli artış şu şekilde yorumlanabilir: Endüstriyel tarımda girdi maliyetlerinin çiftçiler aleyhine gelişmesi, devletin ürün-girdi piyasasından çekilmesi, çiftçilerin ürün-girdi piyasasını kontrol edenlere karşı yalnız kalması ve tarımsal desteklerin cari fiyatlarla artarken sabit fiyatlarla azalması gibi nedenlerden dolayı çiftçiler tarımsal üretimi devam ettirmek ya da günü kurtarmak amacıyla kısa vadeli kredilere eğilim göstermektedir. Kısa vadeli krediler ise tohumluk, kimyevi gübre, bitkisel ve hayvansal üretimde ilaç kullanımı, akaryakıt vb. ihtiyaçlar için kullanılan kısa vadeli kredilerin, vadeleri en çok 1 yıl olduğu ve sermaye birikimine doğrudan katkısı olmadığı için çiftçilerin tarımsal üretimi borçlanarak devam ettirmesi aile çiftçiliği açısından önemli risk ve tehlikeleri içinde barındırıyor. Bununla birlikte tarımsal işletmenin canlı ve cansız demirbaş unsurlarını oluşturan her türlü tarımsal araç-gereç, iş ve irat (gelir getiren) hayvanlarının sağlanması için ve yatırım amacıyla kullanılan orta ve uzun vadeli kredilerin 2002-2013 yılları arasında 1.8 milyar TL’den 16.8 milyar TL’ye çıkmasına temkinli yaklaşmak gerekiyor. Çünkü tarıma son zamanlarda sağlanan 0 faizli kredilerle tarım dışından çok giriş oldu. Ancak bunların ciddi bir etkisi olmadı. Olsaydı makro verilere bir şekilde yansırdı. (Türkiye’nin 2002-2013 yılları arasında tarım arazilerinin % 11 azaldı, tarımdaki istihdam oranının % 35’ten % 23’e geriledi, GSMH’deki pay dağılımı açısından tarımın geriledi, sanayinin yerinde saydı, buna karşın hizmet sektörünün payının giderek arttı.) Son olarak 2002-2013 yılları arasında 166 milyon TL’den 1.2 milyar TL’ye çıkan takipteki kredilerin çiftçiler ve Türkiye tarımı açısından nasıl sonuçlandığı tam bir muammadır.

Ayrıca raporda tarım açısından kanunlara değiniliyor ama Büyükşehir Belediye Yasasının tarım arazileri üzerinde yaratacağı olumsuzluklara hiç girilmemiş. Yine tavsiyeler arasında şeker pancarıyla ilgili özelleştirmeler var. Tarım modellerinde AB ve ABD referans gösteriliyor ama AB ve ABD’nin tarıma sağladıkları ciddi desteklerle bunları gerçekleştirdiklerinden bahsedilmiyor. Raporda söylenecek çok sorun ve eksik var.

Özetle, TUSİAD’ın tarımla ilgili ortaya sorunlar bazı eksiklerine rağmen genel olarak doğrudur. Ancak sorunların nedenleri diye ortaya koyduğu nedenler asıl nedenin görülmesini perdelemektedir. Türkiye tarımına yönelik TUSİAD’ın çizdiği bu nesnel tabloyu değiştirecek öznel bir güç şu an iktidarda değildir. Kaldı ki şu an iktidarda olan öznel gücün izlediği piyasacı politikalar nedeniyle Türkiye tarımı son 12 yılda en büyük negatif dönüşümünü geçirdi. TUSİAD raporunun belirttiği Türkiye tarımının sorunları ise kapitalizmin çözemeyeceği kadar birikmiştir.