Kısa bir ‘Aydın Kuşak’ betimlemesi ve ‘Aydınlanma Mücadelesi’

Kısa bir ‘Aydın Kuşak’ betimlemesi ve ‘Aydınlanma Mücadelesi’

Burak Demir
15/01/2015 Perşembe

13 Nisan 1909’da (31 Mart İsyanı) Meşrutiyete karşı ayaklanan gericiler Tanzimat döneminin simgesi olan Mekteb-i Sultani’yi   (şimdiki Galatasaray Lisesi) yıkmak için Beyoğlu sokaklarını arşınlamaya başlamışlar ve zamanın Sultani müdürü Tevfik Fikret elinde sopayla lisenin önünde ayaklanan gerici güruhu beklemeye başlamıştır Gericilik çağında aydın olmanın onurudur elinde sopayla gerici güruhun karşısına dikilmek. Gerici güruhun karşısına elinde sopayla dikilmek bir aydın geleneği yaratabilmenin ve sürdürebilmenin ön şartıdır memleketimde.

Tarih-i Kadim ile Nazım Hikmet’in “Putları Kırıyoruz’’ kampanyası kardeştir. Sanatta ve hayatta gericiliğin karşısında dikilmiş iki mihenk taşıdır onlar. Aydın olmanın, Aydınlanma Mücadelesi’nin yol ucudur.

1970’lerde tam olarak bıyık değil ama devrimciliğin belgisi parkaydı. Ardılı gelen kuşak ellerinde Nazım Hikmet kitaplarıyla birbirlerini tanıdılar. Okudukları ve okutmaya çalıştıkları dergilerle tanıdılar birbirlerini.

Biraz daha eskiye gidelim, biraz daha…

Bir kuşak kendini yasaklı şair Nazım Hikmet'i okuyarak buldu, ondan önceki kuşak ise kendini harp okulunda gizli köşelerde yasaklı şair Namık Kemal'i okuyarak bulmuştu.

İttihat ve Terakki kurucuları birbirleriyle hep böyle tanıştılar. Kendilerinden önceki ilkler kuşağının ardından ihtilalci bir kuşak doğdu. Osmanlı çökerken ordudaki reform hareketlerini desteklemek adına Avrupa’ya giden genç subaylar yüreklerinde ihtilali de birlikte getirdiler. Çöken bir devletin geleceğine korku içinde bakıp geçmişe sarılmaya çalıştılar ama hiçbir zaman kolları o kadar uzun olamadı. Kendilerine “Ne Yapmalı’’ sorusunu sorduklarında verdikleri cevap onları İttihat ve Terakki’yi kurmaya itmişti. Toplumsal huzursuzluk, yenilgiler, geleceğe korku içinde bakma nedeniyle subaylar Bab-ı Ali’yi işgal edip doğrudan sarayla görüşmeye başladılar. 1905 Rus devriminin, Balkanlarda dalga dalga yayılan devrimci slav milli hareketlerinin etki ve ilhamıyla komitacılığı, devrimci eylemi keşfettiler. Ordudaki biçimsel disiplini kendi devrimlerinin iç disiplini haline getirip 1908 Türk Burjuva Devrimini doğurdular.

İlkler kuşağının ardından burjuva devrimci kuşak, asırlık devletin son dönemine damga vurdu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üzerindeki türlü manipülasyonları kenara bıraktığımızda karşımıza çıkanın bir aydınlanma mücadelesi olduğu açıktır.  İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bazen içine bazen dışına düşen inkar-devam diyalektiğinde ilerleyen Kemalizm’in sınıfları redderek kaynaşmış toplum yaratma projesi, daha yolun başında aydınlanma hamlesini kadükleştirdi. Bunu yaptığı ölçüde de bir dönemin aydınlarını ve aydınlanma aranışını sola ittirdi. Bu topraklarda aydınlanma mücadelesinin topluma ve toplum gerçeğine yansıması, yani tanrıyı gökten yere indiren o müdahale,  mantıksal sonuçlarına vardırılamadığı ölçüde etkisizleşti. Halbuki 20. yüzyılda aydınlanma ancak eşitlik ve özgürlük temelinde bir kavga ile anlam kazanabilirdi. Artık takvimler Ekim Devrimini gösteriyor, çağımız Sosyalizm çağı diye anılıyordu. Diğer türlüsü ise hep eksik kaldı.

Kemalizm sınıf çelişki ve çatışmasını, kaynaşmış toplum diyerek örtmeye çalıştıkça sınıf çatışması keskinleşti ve bir dönemin “resmi” aydını bu toprakların gerçekliğinden tamamen uzaklaştı.

Cumhuriyetin ilanı ile birlikte yazıya dökülen romanlar, gerçekliğe dair tarif ve yorumlarda eksiklidir.  Aydın, köylüyü eğitecek bir öğretmen olarak düşünülmüş ’’suçun büyüğü sende aydın kardeşim’’ denmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun romanlarında hep bu eksiklik vardır ve aslında rejim bu romanlar ile uyarılmaya çalışılmıştır. Reşat Nuri Gültekin’in Yeşil Gece romanı köylülüğe güvenilmemesi ve onların dönüştürülmesi gerektiğine işaret etmiş ama sesi cılız kalmıştır. Yakın tarihimizde palazlanan ve iktidar olan dinci gericilik bize belki “o dönem romanlarının yanlış bir kurguyla da olsa bir gerçeği işaret ettiği”ni göstermiştir.

Geçmişin son yarısına baktığımızda 1960-1980 arası dönemin sol için ilerleme olduğu kadar gerilemenin başlangıcı olduğunu da görürüz. 1980 sonrası ise sol için tam bir kırılma noktasıdır.  Aslında kırılmayı yaratan ondan önceki yirmi yıllık dönemde temsil edilen yaygın ve popüler kimliktir. Solun toplumsallaşma iddiasının bu topraklarda en fazla karşılık bulduğu bu dönem, tarihsel deoğru ve değerlerini yuvarlattığı ve silikleştirdiği ölçüde daha etkili değil etkisiz hale gelmiştir. Sol/Sosyalist kişilerin zoru gördüğünde geri dönüşler yaşaması, özünde Aydınlanma Mücadelesi’nin o dönem içi eksikliğidir. Yirmi yıllık dönem içerisinde kendini “devrimci”  popüler kimliği ile tanımlayan insanların darbeden sonra kendini daha çok ve hatta esas olarak demokrat, liberal, islamcı olarak tanımladığı birçok örnekle karşılaşılmıştır. Bunların kimileri ise soldan çark edişte kat ettikleri yol nedeni ile haklı olarak dönekler olarak tarif edilmiştir.

Mücadelenin ayaklarından biri eksik olduğunda, geri dönüşler mücadelenin keskinliğine göre hızlanıyor. Bir dönem solcu diye tanımlanan insanlar birden ‘eski solcu’ oluyor, bir dönem en hızlımız diye tanımlananlar birden İslamcı olabiliyor. Aydınlanma damarı, aydın ayağı zayıf bırakılmış solcu bir kalkışmanın yıkımı da kaçınılmaz oluyor. Tıpkı cumhuriyetin kuruluş döneminde eşitlik ve özgürlük talepleri budanmış aydınlanma hamlesinin kadükleşmesi gibi.

Özellikle 1970'lerde solun tehdit algı ve sıralamasında faşizm ve emperyalizmin ön sıralarda yer aldığı, dinci gericiliğin ise bir tehdit olarak algılanmadığı görülüyor. Bu sürekli onunla kavgayı ertelemesinden, uzağa iterek küçülteceğini sanmasından anlaşılıyor. 1970'lerin sonlarında devreye sokulan Maraş, Çorum ve 1990'larda zorlanan Sivas ve Gazi katliamları bu eksikli tarzın ne büyük bedellere mal olduğunu gösteriyor. Solun insanlık adına savunduğu kimlik ve değerler bütününde tek bir ayağı boşta bırakmamamız, hele hele aydınlanmacı kimliği ve savunuyu kesinlikle boşlamamız gerektiğini bu acı ve kanlı örnekler bize gösteriyor.

Günümüzde ise, emperyalizmin taşeronu örgütlere baktıkça (örneğin Işid ,El-Kaide, Taliban, Türkiye Hizbullahı, vb.) Aydınlanma Mücadelesi’nin kendini anti-emperyalist bir kimlik üzerinden tanımlaması gerekliliği de, bu mücadelenin ülke ve bölgenin geleceğini bu karanlıktan kurtarmak için tek yol olduğu da açıkça görülmektedir.

Kobane sürecinde Rojava'da Kürt halkı üzerine sürülen IŞİD gibi Türkiye Kürdistan’ında da harekete geçen Kürt halkının karşısına Hüda-Par (Türkiye Hizbullahı) silahlı bir şekilde dikilmiş ve onlarca insanın ölümüne neden olmuştu.  Kürt Siyasi Hareketi aydınlanma mücadelesini geri plana ittikçe hortlayan gericilik Rojava'da ABD ülkemizde AKP tarafından kan pazarlığı olarak masaya sürülmüş ve bunların da sonucu olarak günümüze gelinmiştir.

Aydınlanma Mücadelesi’nin geri plana düştüğü her yerde emperyalizmle uzlaşma veya çöküş kendini gösterdi. Tunus, Libya, Mısır, Afganistan, Endonezya bunun yakın dönem örnekleridir. Her ülke solunun kendi tarihinde yaşanan benzer “naif” hatalar ardında büyük facialar getirdi. Bu hataların günümüze bıraktığı bakiye ise devrimden vazgeçmiş kırıntılara tamah eden devrimci sol örgütlerdir. Mısır’da Mursi’ye karşı ayaklanan halkın önünü kesmek için yapılan Sisi darbesine ‘’devrim’’diyen, Mursi’den demokrat yaratmaya çalışan ve Sisi’ye darbeci demekten öteye gidemeyen sol aynı pazarın ve korkaklığın ürünüdür. Bu toprakların aydın damarı göstermektedir ki, bunu Nazım’ca söylemek gerekirse, vakit ‘Putları Yıkma’ vaktidir.