Yetti artık Soner Yalçın'ın galat-ı meşhurları...

Yetti artık Soner Yalçın'ın galat-ı meşhurları...

Behçet Gültekin
07/09/2016 Çarşamba

Türkiye’deki düşünce hayatı, AKP’li yıllardaki yoğun liberal-muhafazakâr saldırı nedeniyle o kadar dumura uğradı ki, iki damla düşünce kırıntısını, üç satır derin metni sevinçle karşılar olduk. Kemalizmin aşkın düşünürü Doğan Avcıoğlu ile sağın gediklilerinden Peyami Safa gibi isimler, son 15 yıldaki aydın müsveddeleri ile kıyaslandığında zemzemle yıkanmış gibi kalırlar.

Ama, liberaller ve muhafazakârlar beynimizi iğdiş ettiler diye, horoz gibi çer-çöp eşeleyecek değiliz.

  • Komşu, komşu, duydun mu, Newton kalkülüsü Leibniz’den aşırmış(*). Yaa, yaa!
  • Üstad, olay büyük, Varufakis Almanya’ya posta koyup orta parmağını göstermiş.

Okurun üstüne referanssız, şok edici, hayâl bile edemeyeceğini önceden bildiğiniz sürüyle malumat boca edince, köşe yazarlığından bilge adamlığa terfi edersiniz. Bunu harcıâlem bir neoliberalizm eleştirisiyle de süslerseniz, balla kaymak olur.

Soner Yalçın, bu üslubun en mahir temsilcilerinden. Son kitabı “galat-ı meşhur”da o kadar çok şey söylüyor ki, eğrilerle doğruları bir arada sunarken, okurunu yavaşça kendi siyasi önermesine ikna ediyor. Okur, “şok” oluyor, bilmediğim ne kadar çok şey varmış, diyor; üstelik yazar, bilgilerini üzerimize boca ederken, “siz bunları bilmezsiniz” imasını yer yer doğrudan yüzümüze fırlatıyor, bizi eziyor. El mahkûm, Yalçın’ın siyasi ufkuyla bizimki çakışıyor. İtiraz etsek, Soner Bey parmağını sallayıp bizi azarlayacak gibi, çünkü. La takata lenâ bih.

Ama buraya kadar. Marx’tan Lenin’e, Louis Bonaparte’tan Urquhart’a, Keynes’ten Piketty’ye, Krugman’dan Stiglitz’e kadar uzanan karakterler geçidi içerisinde büyük fikirler ve tutarlılık aramak boşa. Bu isimler, Yalçın için basit birer figüran; o, bu isimleri kırpıp kırpıp kendi siyasi önermesine “yedirmek” için kullanıyor: Neoliberalizm bitti, yeni Keynesçilik geliyor!

“Kumar ekonomisi”, “vahşi kapitalizm” ve benzeri şekillerde isimlendirilen son 40 yıllık dönem. Yalçın’a göre bitiyor. “Yeni toplumcu düzen” arayışları başladı, Keynes ile Marx’ın yeniden keşfi, Thomas Piketty’nin ilgi gören kitabı ve 2008 bunalımı da bunun kanıtları. “Sadece Latin Amerika’ya bakın” diyor Soner Yalçın. Ama sadece ona bakmıyor, dönüp dolaşıp ABD’ye, Barack Obama’ya da göz dikiyor ve “Başkan Obama bile eğitim ve sağlık reformlarıyla sosyal devlete dönüş yaptı” ile “yükseliyor.”

Peki “neoliberalizm” ölüyorsa, solculuk ne olacak? Soner Yalçın’ın ona da cevabı var. Ama biraz buruk. “Maalesef” diyor, “ülkemizde ‘sosyalizm’ denince hemen akla; piyasasız, devlet mülkiyetine ve denetimine dayalı bir ekonomik model geliyor. Yani, Sovyetler Birliği’nin aşırı merkezi sistemi.”

Soner Yalçın, “orta yol” bulmaya çalışıyor. Kapitalizmin “vahşisi” kötü, ama sosyalizmin de “vahşisi” olmalı ki, sosyalizm denince akla Sovyet modelinin gelmesine üzülüyor. Ortası yok mu bunun? Olmaz mı: İşte Kemalist Devrim, işte sosyal devlet! “Radikalliği” ile okurunu büyüleyen Yalçın, meğer sosyal devletçiymiş. Yukarıda söylemiştik, liberal-muhafazakâr taarruz kafaları o kadar allak bullak etti ki, kapitalizmin makyajlı versiyonu sosyal devletçilik, Soner Yalçın’ın şahsında, birden radikalleşiyor. “Olsa dükkân senin” demek kimsenin aklına gelmiyor.

Sonra, Jeremy Corbyn’den Yanis Varufakis’e kadar uzanan bir zincirde, “yeni sosyal demokrasi” güzellemelerini dinliyoruz. Corbyn, “İşçi Partisi’nin çökmüş devrimci damarlarına kan pompalamak istiyor”muş; Varufakis, “vahşi kapitalizme” bayrak açmış, Obama’ya “bize yardım etmezseniz ülkeyi faşistler ele geçirecek” demiş, istifa ettikten sonra Almanya Maliye Bakanı’nın numarasını telefonundan silmiş; Vermont Senatörü Bernie Sanders, “demokratik sosyalizmi ve İskandinav modeli ekonomiyi” savunuyormuş, ABD’de bile siyaset yaşamı değişiyormuş, filan.

Soner Yalçın, belli ki Avrupa’yı biraz geriden takip ediyor. Corbyn’ın AB’de kalmaya oy istediği, dengecilikten partisini ortadan böleyazdığı; Varufakis’in AB ile bir derdinin olmadığının ortaya çıktığı, derdinin en fazla ortak para birliği ile ilgili olduğu, alenen “Avrupa’yı kurtarmak” istediği; Sanders’in ise, tek bir cümleyle, Hillary Clinton’a oy vereceğini açıkladığı bugün biliniyor. Yalçın’ın “yeni sosyal devletçilik” diye cilaladığı popülizm, bugün Avrupa’da sağın önünü açan bir işleve sahip. Dileyen, Yunanistan’daki iktidar koalisyonu ile faşist Altın Şafak’ın “hitap ettiği kitle” arasında geçişkenliğe bakabilir. Kemer sıkma karşıtlığı ile yetinmek, Türkiye’de de bunu “solcu politika” olarak önermek, kapitalizmin krizini neoliberalizmin krizine dönüştürüp siyasi programı asgari düzeye çekmek anlamına geliyor. Soner Yalçın, kapitalizmle nihai hesaplaşmayı ertelemeyi vaaz ediyor. Bu, Avrupa’daki yeni sosyal demokrasinin/sol popülizmin önerdiği şey ile aynı. Ve bunlar, artık Avrupa için “eski(miş)” reçeteler(**). Bunun Türkiye’de izdüşümüne de geleceğiz. Aynı “nihai hesaplaşma”yı öteleme, burada da karşımıza çıkacak.

BİR PARANTEZ: YALÇIN’IN MARX’I VE LENİN’İ

“Deniz Gezmiş’in son sözlerindeki emperyalizm; yayılmacılık demekti.” (sf. 115)

Soner Yalçın, bu satırları Mehmet Altan’la dalga geçtikten hemen sonra yazıyor. Yalçın’ın aktardığına göre Altan, katıldığı bir “Siyaset Meydanı” programında emperyalizm teorisinin Marx’a ait olduğunu söylemiş. Yalçın’a inanıyorum, Altan bunu mutlaka söylemiştir.

Ama işte, Deniz Gezmiş’in ağzındaki emperyalizm sözcüğünün “yayılmacılık” anlamına geldiği de aynı Yalçın’ın kaleminden dökülüyor. Tüm o Hobson, Lenin, Luxemburg böbürlenmeleri tek satırla buhar olup uçuyor.

Ama dahası da var. Soner Yalçın, Marx’ın “Yahudi Sorunu Üzerine” makalesiyle ilgili şunları yazıyor:

“1843’te kaleme aldığı ‘Yahudi Sorunu’ adlı makalesi büyük yankı uyandırdı. Makalesinde, dinle siyasetin yerini çözümledi. Ona göre Yahudi meselesi, genel olarak laiklik sorununun bir parçasıydı. Laiklik ise, gerçek dini özgürlüğün olmazsa olmaz koşuluydu.” (sf. 155)

Yalçın’ın söyledikleri arasındaki tek doğru şey, adı geçen makalenin 1843 yılında yazıldığı.

Marx, Yahudi Sorunu Üzerine isimli makalesinde, dinle siyasetin yerini değil, dinin modern/demokratik devlet, siyasal özgürleşme ve insanın özgürleşmesi karşısındaki konumunu inceledi. Marx’ın eleştirdiği Bauer, kimin (Alman devleti), kimi (Yahudi) özgürleştirdiği sorunu üzerinde durmaktadır. Oysa Marx, makalenin en can alıcı sorusunu ve sorununu şöyle formüle eder: Söz konusu olan ne tür bir özgürleşmedir?

Marx burada, devletin dinden özgürleşmesi, dinin özel alana, sivil toplum alanına itilmesi, yurttaşın sivil toplum ve devlet arasında bölünmesi türünden gelişmelere, “siyasi özgürleşme” demektedir. Ona göre devletin dinden özgürleşmesi, gerçek insanın dinden özgürleşmesi anlamına gelmemektedir. Devletin dinden kurtuluşu, ya da yurttaşın siyasi özgürleşmesi, Marx için elbette bir ilerlemedir; devletin dinle olan ilişkisini teolojik bir tartışma olmaktan çıkartıp siyasi bir tartışma hâline getirmiştir. Kısacası, siyasi özgürleşme ya da kurtuluş, dini dünyevileştirmiş, dinin konusunu dünyevi bir konu hâline getirmiştir.

Tam da bu nedenle Marx, Yahudi sorununu bir siyasi özgürleşme sorunu olmaktan çıkartıp toplumsal kurtuluş problematiği içerisinde yerleştirir. O, Bauer’in yaptığı gibi, Yahudi’ye, “Siyasi olarak özgürleşmek istiyorsan, kendini Yahudilikten radikal bir biçimde kurtarmalısın” demez. Tersine, “Yahudilikten tamamen ve yadsınamaz biçimde vazgeçmeden de siyasi olarak özgürleşebileceğin için, siyasi özgürlük insani özgürlüğün kendisi değildir” der.

Yani Marx, Yahudi sorunun çözümünü, bir “laiklik” sorununa bağlamaz (bu fikir, Marx’tan ziyade Bauer’e yakındır), o, sorunu genelleştirir ve insanın kurtuluşuna bağlar. Bu nedenle Yahudi’nin özgürleşmesi, insanın Yahudilikten özgürleşmesidir, ona göre(***).

Soner Yalçın bu sefer Lenin’i yazıyor:

“Lenin, Yeni Ekonomik Politika’yla (NEP) yolu çizdi, hedefi belirledi: Hızlı sanayileşmeyle, yüksek kalkınma hızına ulaşmak. Bir ülkeyi Ortaçağ ve cehalet çizgisinden alıp, modern endüstri ve mekanize/makineli tarıma geçirmek tek hedefi oldu.” (sf. 188)

Demek tek hedefi oldu! Demek Lenin, NEP ile “hızlı sanayileşme” yolunu çizdi!

Bir insan, her konuda bilgi sahibi olmak, her konuda yazı yazmak zorunda değil. Ben Holstein süt inekleri üzerine yazı yazıyor muyum?

Hangi birini düzeltelim? Hızlı sanayileşme NEP’in değil, NEP’ten çıkışın, tarımda kolektifleştirme ve sanayileşme döneminin hedefidir. Lenin ile değil, Stalin ile anılır. NEP’in temel hedefinin Ortaçağ ve cehaletle ilgisi de pek azdı: Bolşeviklerin esas derdi, devrimde işçi sınıfının müttefiki olan köylülüğü, savaş komünizmi döneminde hırpalandığı için ona taviz vererek yatıştırmak, kentlerdeki kıtlığı çözmek ve işçi sınıfını beslemek, yerlerde sürünen üretimi piyasa mekanizması üzerindeki denetimi gevşeterek artırmaya çalışmaktı. Bu politika, temel olarak tarıma ilişkindi ve iç ticareti hedefliyordu, sanayiyi değil. Bunda, ülkenin iç savaştan bitap düşmüş olması kadar, uluslararası gelişmeler de etkiliydi. 1921’e gelindiğinde, dünya devrimi umutları geri plana düşmüştü ve Bolşevikler bir “ricat” arayışındaydı.

Ezcümle, Soner Yalçın, Marx ve Lenin konusunda uydurmaktadır(****). Ama uydurmasının politik gerekçeleri vardır. Şimdi buraya ve Türkiye’ye geliyoruz.

‘HEPİMİZ KARDEŞİZ…’

Yukarıda yazılanlar, Soner Yalçın’ın gerçekleri neden eğip büktüğünü yeterince anlatıyor olmalı. Yalçın’ın bir siyasi projeksiyonu var. Bu projeksiyon, yazarın CHP’ye verdiği akıldı olduğu gibi, “neoliberalizme karşı halkçılık” şeklinde formüle ediliyor.

Tam da bu nedenle, bugünkü MHP’lilere örnek gösterdiği Türk milliyetçiliğinin “sömürge karşıtı” olduğu gibi dayanaksız tezleri öne sürüyor(*****), tam da bu nedenle İslamcıların 150 yıllık sakızı “Tanzimat taklitçiliği” eleştirisini tekrarlayıp duruyor. Soner Yalçın’a göre, “gerçek” Türk milliyetçilerinden Anti-Kapitalist Müslümanlara uzanan bir müttefikler zinciri, merkezinde “Kemalist Devrim”in durduğu bir ideolojik omurga ile birlikte el ele güzel günlere doğru şaklayacaktır.

Yalçın, darbe girişimi sonrasında Sözcü gazetesindeki köşesinde bu siyasi programı daha cesur bir şekilde dile getirmeye devam etti(******). Açıkça AKP’ye el uzattığını yazıyor, bu ele “hıyanet” edilmesi durumunda desteğini çekeceğini söylemekten de geri durmuyordu.

Açıkça yazalım: Yalçın’ın önerisi, “AKP faşizmine karşı demokrasi cephesi” siyasetinin karşı taraftaki eşleniğidir ve Türkiye ilericiliğinin Türkiye gericiliğiyle 200 yıllık kavgasında, gericilerin tarafında yer almaktadır. Nedeni açık: Türkiye’nin 200 yıllık mücadele tarihi yok sayılarak, sola kendisini “asgari program” sınırlarına çekmesi, bu vesileyle de gericilerle ve milliyetçilerle saf tutması önerilmektedir. Tarihimizde buna da kanıt bulunması mümkündür: Akçura Yusuflar, Mustafa Suphiler, Emin Resulzadeler ne güne duruyor? Hepimiz “halkçı” değil miyiz? Türkçülere İslamcıları, İslamcılara Türkçüleri sevdirmek olanaksız mı? Osmanlı-Türk gericiliğinin mümtaz simalarından Ahmet Vefik Paşa’yı verelim? O Vefik Paşa, Ziya Gökalp’i Lehçe-i Osmani’si ile Türkçülüğe yöneltmemiş miydi?

Yalçın’a göre, Türkçülerle solcuların ayrışması, Soğuk Savaş ürünüydü (sf.191).  Öncesinde bu iki kesim birbirine “yoldaş” derdi. Araya Amerika girince, her şey bozuldu. Ancak Yalçın’ın bu konuda da ger.eği büktüğünü biliyoruz. Anti-komünizmin Türkiye’de bir “hareket” hâline gelmesi İkinci Dünya Savaşı sonrasına tekabül etse de, düşünce hayatında anti-komünizm, Türkiye’nin düzenine savaştan önce de mündemiçti.

Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler’de, Türkçülüğü “çaresizlik” olarak nitelendirirken, Kemalist düzenin İslamcılığa her prim veriş uğrağında, Osmanlı’dan bir gerici figürü parlattığını kanıtlarıyla yazar. Bunun en bilindik örneği, Mithat Cemal’in “Sarıklı İhtilalci” dediği Ali Suavi’dir. Bir gün meşrutiyetçi, bir gün padişahçı, bir gün Avrupaî, bir gün Şark sevdalısı bu ilginç sima, 40’lı yıllarda ricat etmeye başlayan Kemalizm’in, tarihten bulup parlattığı ilk isimlerden oluyor. “Halkçılık”, İslamcılığa verilen taviz anlamına geliyor. Küçük’ün tezi, Soner Yalçın örneğinde bir kez daha doğrulanıyor.

Yalçın, Türkiye ilericiliğinin aşmış olması ve artık dönüp bakmaması gereken siyasi cesetlere ruh üflemeyi savunuyor. Bundan 100 yıl önce anlaşılır bir şekilde iç içe geçen tarz-ı siyasetleri, sanki bunlar birleşikken çok şey başarılmış gibi, yeniden bir bulamaç hâlinde servis etmeyi planlıyor. Üstelik Yalçın, Kemalizm’in “saf” 30’lu yıllarına dönüşü da savunmuyor bu durumda. O, bir ricat Kemalizmini, restorasyon Kemalizmini “sol siyaset” diye önümüze getiriyor.

Bu, yalnızca Türkiye’ye ait bir durum değil. Tüm dünyada, belki de bugünkü dünyanın 1917 öncesine çok benzemesi nedeniyle, 20. yüzyıl, Ekim Devrimi ile SSCB’nin çözülüşü arasındaki kısa yüzyıl hiç yaşanmamış gibi davranılıyor. Bu belleksizleştirme operasyonu, kapitalizmin son 40 yılına damga vurduğu hâliyle, egemen sınıflar için “normal” karşılanmalı. Ancak neoliberalizm eleştirileriyle karşımıza çıkan birisinin, Türkiye’de artık ayrışmış ideolojik yönelimlerin, saati 100 yıl geriye alarak yeniden iç içe geçmesini savunması, bu operasyonun bir parçası olduğu anlamına geliyor. Yalçın’ın, Sovyetler Birliği’ne yönelik “Marksizm/sosyalizm bu değil” iması da bunu kanıtlıyor.

Türkiye ilericiliğinin gericilikle nihai hesaplaşması, ancak Türkiye’de sermaye sınıfı ile hesaplaşmasının bir türevi olacaktır. Biz “karma ekonomi”, “bir yandan ferdi teşebbüs, öte tarafta inkişaf için himayecilik” taraftarı değiliz. Kararsızlık içerisinde bocalayan Türkiye ilericiliğinin kafasını ideolojik bulamacın içerisine sokmak, onu nefessiz bırakarak gericiliğe hizmet etmek demektir.


(*) Soner Yalçın’ın geçerken, hiç açmadan değindiği Leibniz-Newton tartışmasında kulaktan dolma bilgilerle yazdığını söylemeliyim. İkili arasındaki “intihal” tartışması çift yönlü işlemekte, bazıları da Leibniz’in Newton’dan aşırdığını düşünmektedir. Dahası bu tartışma, bilinmez değildir; ikilinin mektupları yayımlanmış ve Newton’ın Leibniz’den önce kendi sonsuz küçükler hesabı notasyonunu geliştirdiği görülmektedir. Ayrıca, bizim üniversitede okuduğumuz Calculus kitaplarında, Newton’a iltimas geçildiğini hatırlamıyorum. Hocalar da, sınavlarda Leibniz ya da Newton notasyonlarını kullanabileceğimizi söylüyordu. Soner Yalçın, büyük ihtimalle, İngilizce konuşulan dünyada “name dropping” denilen bir ukalalık türünden muzdarip.

(**)  Yalçın’ın başka alanlardaki yalapşap bilgisine değinmiyorum. Örneğin Mısır’daki Vafd Partisi’ni CHP ile benzer görmesi ve Vafd’ın siyasetini gereksiz yere övmesi, örneğin Nasır reformlarına “tepeden inmeci” deyip “halka bütünleşemediğini” savunması…

(***)  Yalçın başka bir yerde, Avrupa’daki devrimcilerin Çarlık Rusyası’na karşı tutumunu mutlaklaştırarak “Avrupalı devrimciler; gerici Slavlara karşı çıktı; ilerici Polonya’ya destek verdi” (sf. 158) diyor. Birincisi, Rosa Luxemburg, 19. yüzyılda “kurumsallaşan” bu fikre itiraz etti ve Rusya’nın “gerici kale” sayılmaması gerektiğini söyleyerek Polonya’nın Rusya’dan ayrılmasına karşı çıktı. İkincisi, “gerici Slavlar/Rusya” sabit fikri, Alman sosyal demokrat partisinin “sosyal şovenizm” batağına saplanmasındaki en önemli motiflerden biridir.

(****) Yazıyı yazarken şu satırlara denk geldim. Doğu Perinçek, 13 Ocak 2014 tarihli Aydınlık’ta şunları yazıyor: “Lenin öncesinde daha çok iktisadi bir olgu olan yani; gelişmiş kapitalist ülkelerde tekellerin oluşması, büyük bir üretim fazlası oluşması, bunun mali sermaye olarak kapitalizmin çevre ülkelerine ihracı emperyalizmin ekonomist tahlilidir. Lenin ise yeni sınıf ilişkilerinden hareketle bu ekonomist tahlilden bir devrim teorisi üretti. Devrim, bundan böyle proletarya-burjuvazi çelişmesinin ürünü olmayacaktı. Devrim odağı, gelişmiş kapitalist ülkelerden Ezilen Dünyaya kayıyordu. Devrim, emperyalizm ile ülke/millet arasındaki çelişmenin çözülmesiydi artık.”

Lenin, devrimi emperyalizm ile millet arasındaki çelişmenin ürünü olarak gördüğünden olsa gerek, Ekim Devrimi’ni de “milli kurtuluş devrimi” olarak ilân etmişti!

Perinçek uydurmuyor, yalan söylüyor. Emperyalizm ile ezilen uluslar arasındaki savaş, Leninist devrim kavrayışının merkezinde yer almaz. Bu savaş, bizim Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın dahiyane nitelemesiyle, “ihtiyat kuvvet” olarak ulusal sorunu sosyalist iktidar sorununa bağlar. Ulusal kurtuluş mücadeleleri, sosyalist sistemin kendisi ve Avrupa’daki işçi sınıfı mücadelelerinin yanında, dünya devrimi sürecinin yalnızca bir parçasıdır. Doğrudur, yanlıştır; ama tarifi budur. Perinçek de, insanlığın ve Türkiye’nin nihai hesaplaşmasını bin dereden su getirerek ertelemeye çalışmakta, bu nedenle gericilikle kol kola girmektedir.

(*****) Kemalist kurucu kadrolar, Kurtuluş Savaşı dönemi ve kısa ömürlü Kadro dergisinin nafile çabaları bir kenara bırakılrsa, kendilerini pek de “mazlum milletler” saflarında görmemiştir. Kadro’nun dağıtıldığı sıralarda, müzmin Batıcı Hüseyin Cahit Yalçın’ın tekrar iktidarın gözüne girmeye başlaması, Türkiye’nin dünyadaki ulusal kurtuluş mücadelelerine kayıtsızlığı, hatta düşmanlığı, Kemalist kurucuların “mazlum milletler” tarafında olmaktan çok, “güç ideolojisi”nin tarafından durduklarına kanıt olarak gösterilebilecek vakalardan bazılarıdır.

(******) Örneğin, 18 Ağustos 2016 tarihli “Üç silahşörler” başlıklı yazısı. Yalçın burada da, el çabukluğu ile Çin Komünist Partisi ile Guomindang arasındaki Japon karşıtı ittifakı, o ittifakın sonunu anlatmadan kutsuyor. Öyle ya, komünistlere karşı amansızca savaşan Çan Kay Şek, Japonlara karşı komünistlerle ittifaka evet dememiş miydi? O hâlde FETÖ’ya karşı savaşan Erdoğan ile solcular neden ittifak yapmasın? Guomindang ile Kızıl Ordu arasındaki nihai iç savaş mı? Onu karıştırmayın, sonraki mesele!