Küçük Kara Balıklar: Güneydoğu’da Çocuk Olmak

Küçük Kara Balıklar: Güneydoğu’da Çocuk Olmak

Cem Ateş
01/03/2015 Pazar

Bu “rahatsız edici” belgesel 90'lı yılların cehenneminde çocuk olan ve geçtiğimiz 30 yılı aşkın süredir devam eden karanlığa tanıklık eden çocuk olanların gözüyle bölgeyi bize anlatıyor. Gerçekçi ve akıcılıkla ilerleyen belgesel “Güneydoğu’da, hele de 90’lı yıllarda dünyaya gelmişseniz, sadece bebekliğinizi yaşarsınız, sadece 1 ve 5 yaş arasında çocuk olursunuz. 6 yaşından sonra sen artık büyüksün. 15’ten sonra zaten 40 yaşındasın...” gibi diyaloglarla izleyenleri soluk, acılı, gri bir yolculuğa çıkarıyor.Türkiye solunu hedef alan 80 darbesi sonrası Türkiye genelinde yaşanan zulüm 90’lı yıllarda  Kürdistan'da vahşet boyutlarına varmıştı. Bu yıllarda yaşananları bilen "zulmün boyutları konusunda idmanlı" herkes, boğazlarında düğümlenen yutkunma hissi ile izliyor belgeseli. Ama bu geçici yürek sızısı değil, sadece duygusal, kederli bir maruziyet hiç değil. Belgeselin karşısında gerçeğin, bazen kurgulanmış, tasarlanmış, renk ve ışığıyla oynanmış tüm sanatsal versiyonlarından daha etkili olan bu sahici tokadını yemiş olarak kalakalıyorsunuz. İşte bu belgeselin yönetmenlerinden Cem Terbiyeli ile güzel bir sohbet gerçekleştirdik.

90'larda çocuk olmuş ve bugün çocuk olan yirmi bir  kişi var bu 80 dakikalık belgeselde ve çocuklar  abisi, ablasına içini döker gibi  içtenlikle cevaplıyor sorularınızı. Bir dönemin panoramasını çizerken nerde duruyor bu çocuklar? Bu belgesel, çocukların gözünden aralanan gerçeklikle izleyiciyi baş başa bırakırken neleri hedefliyor? 

Bu soruya cevap vermeden önce bu çocuklara nasıl ulaşıldığından bahsetmek doğru olur diye düşünüyorum. İlk olarak bu belgeselin yaratım sürecinde esin kaynağımız Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın 90’larda Güneydoğu'da çocuk olanların tanıklık yaptığı  “Bildiğin Gibi Değil” kitabıdır. Ardından coğrafyayı çok iyi tanıyan filmin, danışmanlarından yazar Yavuz Ekinci’nin katkıları çok büyük. Bu ve buna benzer bağlantılar sayesinde tanıklarımızı bulmak kolaylaştı. Dertlerine ortak olmak, onların söylediklerini geniş kitlelere duyurma çabasının yanında samimi bir duruş sergiliyorsanız aradaki duvarların yıkılmasını sağlıyorsunuz. Belki de çocukların kamera karşısındaki bu duruşlarının altında yatan özellik samimiyet ve ortak payda da buluşabilmekti.

Sonuçta savaşan göbeğinde büyüyen çocuklar. Hayatlarının her alanına girmiş savaş. Okumaya çalıştıkları okullarından, yaşadıkları eve, aileye, hatta oyun oynadıkları sokaklara, ekmek kazandıkları işlerine... Böyle bir projeyi çocukların gözünden anlatmaya gelince; sonuçta herkes iyi kötü bir çocukluk yaşadı. Bir çocuğun anlattıklarından herkesin kendine bir pay çıkarabileceğinden emindik. En azından empati kurmasının daha rahat olacağına eminim.

Belgeselin başında 90'larda çocuk olmuş Suzan   "Barış; ama neyle barış?" diye soruyor. Ve yine birkaç yıl önce Roboski Katliamında  tarihimizin en büyük katliamlarından birine şahit olmuşken belgeseldeki çocuğun sorusuna dokunarak soruyorum:   Kürdistan'da umuttan fazla umutsuz şeyler yaşandığını göstermiyor mu bize?

 Belgesel barış sürecinin öncesi ve sonrası olmak üzere iki bölümde çekildi. Bu yüzden ekip olarak aslında bu sürecin bölge üzerindeki etkisini çok rahat koklayabildik. Bölgede yaşayan halk aslında sosyolojik olarak büyük başarılar kazanmış durumda. Bunun en büyük göstergesi kadınlara verilen önem ve haklar. Uzun süredir siyasi açıdan da söz sahibi olmayı başardılar. Kiminle konuştuysam artık insanların ölmesini istemiyor. Barış konusunda batıdan çok daha önce ellerini uzatmış, ancak karşılarında doğru muhatabı bulamamış bir halktan bahsediyoruz. Aslında barışmaya gücü yetecek birini arıyorlar da diyebiliriz.

Kürdistan’da devletin zulmü neredeyse aralıksız devam ediyor. Ancak umutsuzluk sadece şiddet ortamının devam etmesinde. Tabi ki bu karşılığında ekonomik ve sosyal hayatı da etkiliyor. Ancak Kürdistan’da tahmin ettiğimin üzerinde bir bilinçlenme ve dayanışma var. İnsanlar hayatlarını telefon bilgisayar televizyon üçgeninde geçirmiyorlar. Sürekli bir üretme çabası halindeler. İnsanların yüzüne baktığınızda batıdaki gibi bir bıkkınlık durumu yok, gözeri parlayıp yüzleri gülümsüyor. Bana kalırsa hayata batıdan daha umutlu bakıyorlar. Yakın gelecekte batının umudu olurlarsa şaşırmam.

Belgeselde, patlayan mayın yüzünden engelli olmuş ve ülkeyi Avrupa Engelli Şampiyonasında temsil ederek madalya kazanan Nesim'den,  akrabalarının gözleri önünde öldürülmesini anlatan zihni örselenmiş çocuklara kadar bizi hakikatle baş başa bırakan hikayeler var. Bu hikayeler,  1992 Newroz'unda halkın polis tarafından taranması, eylem sırasında bisikletini bırakıp kaçan çocuğun o bisikletinin polislerce TOMA'nın tekerinin altına koyuluşu gibi bizi gerçekliğe daha da yaklaştıran arşivsel görüntülerle iyice vurucu hale geliyor. Anladığım kadarıyla burada bu buz gibi gerçekliği daha fazla insana aktarma çabası var, doğru mu ?

Açıkçası biz Kürdistan’daki çocuklar gerçekten neler yaşıyor bunları batıya göstermek istedik. Ben ne kadar bölge ile alakalı, haberleri alternatif kaynaklardan takip eden biri olsam da daha önce hiç duymadığım olaylarla yüzleşmek zorunda kaldım. Çünkü ne kadar araştırsanız da, takipte etmeye çalışsanız içinde olmadığınız zaman derinliğine inemiyorsunuz. Sadece size gösterilenlerle, ya da okuduklarınızla kalıyorsunuz. Evet, belgeselde anlatılanlar ne kadar uzak gelse de çok gerçek.

Evet film "tükenmez" jeneriğinde, 1988'den beri "devlet dersinde öldürülen" yüzlerce çocuğun isimlerini tek tek okuyoruz. Anadolu'nun her köşesine ulaştırılmaya çalışılan, anlatılan vahşet gözümüzün önünden akıp giderken “görmez” insanlara ne söylemek isterdiniz?

Söyleyebileceğim tek şey herkes barış için, birlikte yaşamanın huzuru için elinden ne geliyorsa yapsın. Bu yolda artık hiç kimse ölmesin. Eminim ki ağlayan bir çocuk yerine, gülen gözler hepimizi daha ileriye götürecektir.

Peki coğrafyadaki aklını ve vicdanı yitirmiş baskı politikalarını kitlelere ulaştırma çabanız sizce yeterli mi? Arkasını sermayeye yaslamayan bağımsız ve alternatif sinemanın yaşadığı  temel sorunu kastediyorum.  Hele ki milyonların topyekun ayaklandığı Gezi direnişinde bile ana akım medyanın penguen belgeseli gösterebilecek kadar  üç maymunu oynayarak yandaşlık rekorları kırabildiği bir dönemde insanlar bu belgesele nasıl ulaşacak? 

Şu an için elimizden geldiğince festivallere başvuruyor, bunun aracılığıyla filmin bilinirliğini arttırmayı hedefliyoruz. Ayrıca STK'lar aracılığıyla özel gösterimler organize ediliyor. Ülke sinemasında iyi bir alternatif yarattığını düşündüğüm Başka Sinema ile görüşmeler içindeyiz. Görünüşe göre Mart ayı içerisinde az da olsa sinema salonlarında vizyona gireceğiz. Bu gelişmeler sonrasında filmi internette izleme imkânı sunmayı planlıyoruz.

Biraz da teknik ve estetik bağlamda  belgeseli konuşacak olursak... Belgeseli  5 yönetmen olarak çektiniz. Ve bir söyleşinizde belgeseli birkaç ekibe ayrılarak çektiğinizi belirtmiştiniz. Bu birlikteliği yakalamak kolay oldu mu? Her birinizin farklı sanat, görüntü, kurgu tarzı aynı potada  nasıl bir araya geldi?

Proje tasarım konusunda Haluk Ünal ve Serpil Güler Drama İstanbul Film Atölyesi çatısında çok iyi planlama ve ilişkilere sahiplerdi. Yönetmen olarak da Önder İnce, Ezel Akay ve benim de dahil olmamla çalışmalara başladık.   Filmin ön hazırlık sürecinde toplantılarda ortak paydayı yakalamak için üzerinde çok konuştuk. Ortak kararlar alıp, hedeflerimizi masaya yatırdık. Kolektif çalışmaya ayak uydurabilen bir ekip olmamızın bunda katkısı büyük. Tabi ki burada teknik açıdan bize desteğini esirgemeyen görsel ve teknik danışmanımız Gökhan Atılmış’ı ve her anlamda joker gibi çalışan Recep İçen’in emeklerini anmadan geçemem.

Cem Terbiyeli kimdir?
 
1985 Hatay İskenderun doğumlu olan yönetmen Yıldız Teknik Üniversitesi'ni kazanmasıyla Yıldız Sinema Kulübü'nde sinema çalışmalarına adım atar. Kısa filmler çektikten sonra ilk belgeseli olan Bayrampaşa’da Sonbahar”ı 2010 yılında tamamlar. Ardından sektörde yardımcı yönetmenlikler yaparak yolunda emin adımlarla ilerleyen Cem Terbiyeli şu an yeni senaryolar yazmaya ve belgesel projelerine kafa yormaya devam ediyor.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum. Bundan sonraki çalışmalarınızın da takipçisi olacağız. Kolaylıklar...

Katkı ve Önerileriniz İçin: [email protected]