İnsana güvenen bir film

İnsana güvenen bir film

Onur Doğan
02/01/2017 Pazartesi

Ken Loach'un son filmi Ben, Daniel Blake'ten haberdar olduğumda ilk baktığım şey filmin konusu oldu. Ne yalan söyleyeyim, yönetmenin dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir tarihsel kesitte vuku bulan "büyük" bir hikayeyi anlatmasından endişe ediyordum. Çünkü Ken Loach'un asıl büyük filmlerinin, Britanya işçi sınıfının küçük hikayelerinden çıktığını düşünüyorum. Filmimiz, tam olarak bu kategoriye giriyor: İsmini hafızamıza bizzat kazıyan Daniel Blake adlı işçi marangozun, geçirdiği kalp rahatızlığı sonrası İngiltere devletinin sağlamayı vadettiği geçim yardımını alma çabasını izliyoruz. Lakin filmimiz bir Paul Laverty-Ken Loach işbirliği olduğundan, bireylerin dünyaları ile evrensel meseleler etrafında inşa edilen farklı katmanlar arasında geziniyor ve ortaya kapitalist sosyal devlet masalının teşhirine yönelik muazzam bir sonuç çıkıyor.

Ben, Daneil Blake, giriştiği savaşın asli cephesini bürokrasi eleştirisi üzerinden kuruyor. Fakat bürokrasi, metafizik bir şekilde tarif edilen kendinde bir kurumsallık değil, ekonomik sistemle ilişkisi ve bürokratlaşan sivil toplum üyeleriyle bağları görünür olan bir yapı olarak ele alınıyor. Yani filmimizde, bürokratik süreçler, kapitalist devletin bireyle kurduğu ilişkinin aracısı olarak görünür hale geliyor. Ama bir sorun var: Devlet bireyle ilişki kursa da birey, devletle etkileşime geçemiyor. Daniel Blake, bir işçi olarak, çalışma esnasında ölümden dönüyor, tıbbi olarak belirsiz bir süre çalışmaması gerekiyor. Sosyal devlet, böyle durumlar için belli mekanizmalar geliştirmek zorunda kalmış lakin bunların pratik gerçek yaşamla bağları o kadar zayıf ki, Daniel Blake'in "hakkı olanı" alması mümkün olmuyor. Anlatılan tüm liberal masalların aksine, kapitalist devlet bireyi önemsemiyor, Daniel Blake'i tanımıyor, onu sistemdeki bir sayıya indirgiyor; üstelik kusurlu bir sayı bu, varlığı herhangi bir şekilde önem arz etmiyor.

Oysa Daniel Blake'in varlığı önem arz ediyor. Çalışma arkadaşları için önemli söz gelimi, ölümden döndüğünde iş arkadaşlarının yüreklerinin ağzına gelmesi bundan. Kaliteli bir ahşap parçasını Blake için ayırıyorlar, çünkü Blake ahşaba hayat veriyor; arkadaşlarının elinden bu kadarı geliyor, bu kadarını yapıyorlar. Komşusu olan delikanlılar için de önemli Daniel Blake'in varlığı, yaş farkına bakmayan bir dostluk inşa edilmiş bir kere, küçük atışmalarla renklenen ama koşulsuz bir güven üzerinden hayat bulan bir dostluk. Ve Katie ile çocukları... Herhangi bir çıkar ilişkisine yaslanmayan, başlangıcından itibaren kaynağını ve gücünü dayanışmacılıktan alan bir yoldaşlık hali. Genç bir kadının sadece genç bir kadın olamadığı, çocukların sadece çocuk olamadığı bir dünyada beraber nefes alma çabası.

Katie ve iki çocuğu, hepsi bir anlamda hayatlarının henüz başındalar. Katie okula devam etmek istiyor, çocukları için düzgün bir gelecek kurmak istiyor, lakin o ve çocukları da aslında "sistemde yoklar". Herkesin başını sokabileceği bir eve sahip olması hakkını kağıt üzerinde sağlayan devlet, o evde yaşamanı sürdürmek için gerekli olan süreçlerin piyasa ile ilişkisini görmezden geliyor. Katie'ye bu hak sözde sunuluyor. Lakin -açlık ve yoksulluk sınırları ile aldığımız maaşlar arasındaki trajikomik ilişkiyi hiçe sayarak- hepimizin sahip olduğu tatil hakkı gibi, barınma hakkı da onu gerçek kılacak imkanlar hesaba katılmadan sağlanıyor. Katie'nin yolu da kapısında uzun kuyruklar oluşan yiyecek yardımlarından başlayarak eskort servislerine uzanıyor.

Yukarıda bir yerlerde tek başına bir sözcük olarak kullanıp geçtiğimiz "dayanışma", Ken Loach'un neredeyse tüm büyük filmlerinde olduğu gibi burada da insanın kendi varlığını inşa etme çabasının asli kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Tek başlarına dirençli olabilselerde güçsüz ya da silahsız olan bireyler, dayanışma ile "silahlanıp" mücadele edebilir hale geliyorlar. Ken Loach'un sıradan insanları, pek çok sinemacının kurduklarının aksine kötücül, bencil ve ahlaksız değiller. Aksine -fırsatını bulduklarında- paylaşımcı ve dayanışmacılar. Nedense kötü ve karanlık olan genellendiğinde rahatsız olmayan hatta ayakta alkışlayan film eleştirmenleri, iyi ve aydınlık olan genellendiğinde en iyi ihtimalle anlayışlı bir üstten bakışla, en kötü ihtimalle ise bilinçli bir değersizleştirme çabasıyla hareket ediyorlar. Biz bu eğilime teslim olmayacağız elbette, mücadele etmenin ön koşuludur insana güvenmek. Varsın biraz iyimser olalım, dayanışmanın güncel ve gerçek olduğunu biliyoruz, hatta hepimiz zaman zaman onunla ayakta kalıyoruz; her zaman fark etmesek de...

Film teknik anlamda Ken Loach'un filmografisiyle uyumlu şekilde sade ve temiz bir yapıda seyrediyor. Dramatik anlamda film yol katettikçe ve karakterler için süreç evre değiştirdikçe kullanılan kararma efekti, küçük ama başarılı bir detay olarak dikkat çekiyor. Paul Laverty'nin senaryosu filmin ilk iki perdesinde kusursuz işliyor lakin finale doğru ilerlerken ritm biraz bozuluyor, bir boşluk hissi oluşuyor. Katie'nin eskort servisinde çalışması meselesinin biraz hızlı geçiştirilmesi bilinçli ve anlaşılır bir tercih olsa da, dramatik yapıyı az da olsa sekteye uğrattığını vurgulamamız gerekiyor.

Yönetmenin 2009'da çektiği Hayata Çalım At'da, dayanışmacı ilişkiler sorunların çözümüne giden yolu açabiliyordu. Ben, Daniel Blake'de ise bu tür ilişkiler karakterler için nefes alma boşlukları yaratsa ve hayata tutunmak, umudu korumak için onlara güç sağlasa da, herhangi bir sorunu gerçek anlamda çözmüyorlar. Burada gerçekçi bir karamsarlık var ve film, sorunun bir adım ötesine ilerlemeye, gerçek bir çözümü aramaya yeltenmeyi tercih etmiyor. Yine de Ben, Daniel Blake'e yöneltilen, filmin tavizsiz tutumundan rahatsız olan olumsuz eleştirilere bakınca bile, filmin kapitalist sosyal devletin iki yüzlülüğünü ve bireyi hiçleştiren ilişkiler ağını teşhir etmekteki başarısı gözler önüne seriliyor. Ama teşhirle yetinmeyip çözümü arayan filmlere duyulan ihtiyaç da güncelliğini koruyor.