Halka yüzünüzü dönün, sırtınız size kalsın

Halka yüzünüzü dönün, sırtınız size kalsın

Merve Üzel
04/01/2017 Çarşamba

Suya sabuna dokunmamak.

Değil.

Suya dokunup sabuna dokunmamak.

Ya da sabuna dokunmayıp suya dokunmak.

Bir davranış kalıbı belirleyeni olarak su ve sabun…

Ne anlatıyor bu insanlar? Bu film, bu oyun, bu roman ne anlatıyor?

Bu sorular cevapsız kalınca ya da cevapları kuyudaki kovayı doldurmayınca hemen o meşhur soru, cevap kılınıveriyor; “Ne anlatsın isterdiniz?” Sonra alıp başını yürüyor tartışmalar. “Ne anlatsın isterdiniz?” e burun kıvrılacak derken, “Ne anlatıyor?” dan memnun kalınıyor. Bir belirsizlikten ya da dolmayan kovadan yani.

Anlıyoruz ki kuyuda su yok. Anlıyoruz ki su verilmedikçe, su ihtiyaç olmaktan çıktıkça solmuş ne var ne yoksa. Peki ne anlatıyorum ben?

Cevap ararken 7-8 yıl kadar geriye gittim.

Bir cemaat yurdunda yatılı kalıyordum. Her haftasonu teras katta zorunlu “büyük sohbet”ler yapılıyordu.  Salona, U şeklinde dizilmiş 10 adet kanepeye sıralanıyorduk hepimiz; ayağımızda etek, başımızda örtü. Yine bu sohbetlerden biri için terastaydık. Karşımızda ters çevrilmiş bir sandalye duruyordu. “Büyük, nurlu bir hoca gelecek,” demişlerdi. Salona bir adam girdi. Sırtı dönük bir şekilde yürüyerek ters duran sandalyeye oturdu. Yüzü “nurlu” muydu bilmem ama koca popolu olduğu su götürmez. 1,5 saat bizi poposuyla ve kel kafasıyla muhatap eden bu adamın ağzından dökülen hiçbir şeyi hatılamıyorum. Eksik olsun. Ama bu sahne zihnimde bu günleri temsilen durur.

50'li yaşlarda bir adamın 18 yaşında çocuklara sırtını dönmesini nereden okuyalım? Onu dinleyen insanların yaşını koyalım bir kenara, adamın sırtını dönmesini nereden okuyalım?

Kimi fetvacılara göre 7, kimilerine göre ise 9 yaşında kız çocuklarına nikah düşüyor. El değdiğinde abdest bozulabiliyor, el öptürüldüğünde tahrik olunabiliyor, kucağa oturtulduğunda gusül almayı gerektirebiliyor. Fetvaların başı sonu yok. O gün bize sırtını dönen “abilerin” hepsi bugün içeride. O gün bize sırtı dönük fetva vermesini meşru kılan hükümet bugün hala iktidarda. Deli onların delisi, çomak onların çomağı. Dayak da onların biat da. Geçelim.

O gün bize dönen sırt, bugün sokakta kadının yediği tekme. O gün bize dönen sırt bugün kadın tekme yerken dönüp giden adam, kadın. O gün bize dönen sırt bugün 9 yaşındaki çocuğunu tarikat yurduna veren, o çocuk tarikat yurdunda öldüğünde hakkını aramayan anne baba. O gün bize dönen sırt bugün Soma’da yanan işçiyi, inşaatta çalışırken düşüp ölen atanamayan genç öğretmeni, tecavüze uğrayan küçücük çocukları, Beşiktaş’ın göbeğinde patlayan bombada ölen Tıp Fakültesi öğrencisini görmeyen göz.

Ve o gün bize dönen sırt bugünün aydınları. Orada. Orta yerde. Halk adına söz söylermiş gibi. Temas edecek yüz? Yok.

Son zamanlarda yazılan kitaplar, yaşanan olaylara verilen tepkiler, yapılan açıklamalar… Halk adına hangisi elle tutulur?

Birkaç örnek ile bakalım;

Birhan Keskin’in Metis Yayınları’ndan çıkan şiir kitabı; Fakir Kene. Canından bir parça söküp önümüze koyduğu şüphesiz. Fakat azıcık ‘ben’den çıkacak gibi olmuşsa da, ‘ben’i tırmanamamış şiirlerle bırakıyor insanı.

“Ben istemez miyim bu harlı zamanda dünyayı yazayım.

Ama doktor, bu hidrofor varken

Bunca yıllık uykusuzluğum varken, gözlerim uykusuzluktan farken. Ah be doktor!”

Benzer bir itirafı ilk Penguen şiirinde görmüştüm; “Bir yanım beyaz ışık, kör ediyor” diyordu. İnsana içkinliğiyle bembeyaz o ışık; kör de eder, hakkı var. Şiiri sevmedikleri gibi el ele tutuşmayı da sevmeyen insanlara sitem ediyor fakat yine de  kendinde bir yolu yürüyor Keskin. Elleri nerede peki? Anıtsayac’a eklenen nottaki kadar bir şey mi elleri? Ateşli silahlar kadar? Uma’nın kılıcı kadar? “Ben yaşadığım sokakta herkes tok olsun isterim” demesi kadar ya da?

Uzunca düşündürdü. Soğuk Kazı’dan Fakir Kene’ye 5 yıl kadar vakit geçmiş. O aradaki 5 yılda ülkede neler olmuş mesela? Olan bitene bakınca bir şairden sitemi aşmış, umuda dürten şiirler görmeyi arzulamak garip olmaz elbette. Ülkeden Gezi geçti, ülkeye imamlar kuruldu, ülkede kadınlar yakıldı, yazarlar katillerle aynı sofraya oturdu, madende 300’e yakın işçi can verdi, çocuklarımız öldü. Bunca yıllık uykusuzluğunu yazmayı bunlara tercih eden, kadınları Uma’nın kılıcına dürten içeriğe gönül kırılmasın da ne olsun?

Feridun Andaç ne yazıyor mesela? Arkadaşlarımıza mektup yazıp yazmadığımız derdi dışında. Bir dolu yazara kof övgü dizmek dışında. Özlemleri, acıları, sevinçleri bağlamından sıyırıp yazmak dışında. Acı tek başına acı, ölüm tek başına ölüm, popüler edebiyat tek başına popüler edebiyat’mış gibi. Önü yok, arkası yok. Dünü, bugünü? Yok. Ne alâ!

Bir yıl kadar önce Birgün’de Murat Uyurkulak’ın bir röportajı yayımlandı. Röportaja bir dolu noktadan, ayrı ayrı bakmak gerekir aslında. Fakat yazının sınırını aşmaması için birini seçmek durumundayım.

Öncelikle röportajı yapan şahıs; ''Kaybedenler!'' başlıklı bir röportaj serisi yapıyormuş. Röportajın sunum cümlesi ise şu şekilde; ''Tüm kaybedenler, iyi ki varlar, iyi ki varsınız! Saygılar!''. Peki n'apalım şimdi; sarılalım mı sıkı sıkı? ''Kaybetme'' haline bir övgü durumu işleniyor. Yani yineaynı kapı açılıyor bize; dünyayla dertli olma halinin piyasalaşması... Yine dönüp durup dönüp durup bulantıya sevk... Kaybedenlere; 'yalnız değilsiniz' mesajı vermek gibi bir şey şiar edinilmiş gibi röportajda. Aman aman! Çıkış noktası, merkez noktası, x noktası, y noktası (her neresiyse) bu olunca röportaj sorularının saçmalığına şaşırmamak gerekiyor.

Fakat yine de en çok başlığa takıldım; ''Murat Uyurkulak: Benim için umut; komünistler ve anarşistler''. Kısa Kessek, diye bir ara başlık belirlenip kısa kısa soru-cevap yapılmış. Haberleştirirken de Murat Uyurkulak'ın umut sorusuna cevabı, röportajın gövdesiymiş gibi sunuluyor. Bu röportajı Posta gazetesi yapmış olsaydı başlık bir diğer 'Kısa Kessek' sorusu olan şu olurdu; ''Yüreğim burkulduğunda çıkış yolum mastürbasyondur''. O kadar da değil, denilmesin; 'Vicdan nedir?', 'Üretimde seni ne etkiler?', 'Ruhunu ne gülümsetir?' gibi soruları Posta Gazetesi ekibinin de hazırlama potansiyelleri yok değil. Üstüne de bal gibi çakarlardı bu başlığı.

Sola dair kavram, isim ne bulunuyorsa malzeme yapıp iş götürüyorlar. Bir kez daha; ne alâ!

Murat Uyurkulak'ın cevaplarına gelince; Kısa Kessek bölümünden bir kaç soruya verdiği cevaplar şu şekilde;

“Üretim de seni ne etkiler: Hiçbir şey

Hayalindeki en büyük proje: Projelere inanmıyorum.

Yüreğin burkulduğunda çıkış yolun: Mastürbasyon.

Galip ve mağlup kelimeleri sana ne ifade ediyor: İkisi de boş küme, çünkü savaş sürüyor, henüz sonuçlanmadı

Yazarlara sözün: Yok

Okuyuculara sözün: Yok

Gidecek olsan nereye gidersin: Hiçbir yere

Senin için umut: Komünistler ve anarşistler…”

Onur Ünlü’nün “İtirazım Var” adlı filminin bitiş sahnesini hatırlatıyor bunlar;

“Ohhh, yine kaybettik!”

Su var.

Sabun? 

Yok.

Örnekler çoğaltılabilir. Bu kadarı dahi; çıkışsızlığın yeniden yeniden üretiminin tablosunu, bu tabloyu oluşturanları görmemiz için yeterli. Kayıplarımızın acı alkışını ya da uzun yasını tutan örnekler bunlar. Uzun yasın hareketsiz kıldığı bir toplumda elbette parmakları var. Tıpkı o “yüzü nurlu” hoca gibi; orada, halkın içindeler, halka dair konuşuyorlar ama yoklar.

Unutmayalım; halk için yapıp yapabileceği “gözlemek” kadar bir şey olan sanatçılar halka dönülen sırttır.

Halka dönülen sırttan halk adına muvaffakiyet çıkmaz.

Yük taşımaz, taş koymaz.

Halka dönülen sırttan aydınlık çıkmaz.

Cılız ışığınıza bile üfler.

Halka dönülen sırttan ilerici bir birikim çıkmaz.

Yerinde saymak kadardır.

Halka dönülen sırttan yaşamak çıkmaz.

Tersine; çomaktır.

Halka yüzünü dönmeyen, halkın “mağduriyetini” yine halka meze yapan hiçbir şey ile karnınız doymasın!

Zira “Ne güzel mağduruz” edebiyatının yerini; “karanlığı yıkmak” derdi almadıkça  güzel günlerin ancak pabucunu göreceğiz.