Umutsuz olacak kadar zamanımız yok ki, o bir lüks!

Umutsuz olacak kadar zamanımız yok ki, o bir lüks!

Röportaj: Nihal Ünver-Özlem Koç
16/02/2018 Cuma

Ayşe Güren, Kaptan Kazım’ın Sağ Yanağı’nda “beraber çıkacağımız yolculukları, dans etmeyi, dostluğu, topluca yapılan yaramazlıkları, birlikte şarkı söylemeyi” anlatmış. Bütün bunlara bahar dair... Baharı karşılamak, baharda tatil hakkını savunmak; ne güzel geliyor değil mi kulağa? İşte Kaptan Kazım da hikayesini okuyan çocuklara ve yetişkinlere iyi ve güzel gelecek, çünkü o umudu ve iyi olanı selamlıyor. 

Sevgili Ayşe Güren, yazmaya nasıl başladınız, biraz kendinizden bahseder misiniz?

Benim için öncelikli olan okumak, sormak, düşünmek. Okuya sora insanın değişeceğine hem inanırım hem de bilirim. Yazmak bunlardan sonra geliyor. Yazı, okumalardan ve sorulardan dinlenmek, bulduklarımı, uygun biçimde kâğıda dökmek için var. Yazar, düşünen, düşünmeye istese de ara veremeyen insan aslında. Benim de hayatım uzun süredir böyle. İşin ekonomik kısmındaki zorluğu düşünmezsek, hiç şikâyetçi değilim. Kendimden bahsetmemek için soruyu böyle yanıtladım, affedin artık!

Son kitabınız, Kaptan Kazım'ın Sağ Yanağı, bizi son derece sıkıştıran yaşantılarımızda, yaşama sevincini üretmemizin imkânsız olduğu günlerde bir umut, bir sevinç kaynağı oldu. Özellikle bunun için kaleminize sağlık diyelim! 

Daha güzel bir dünyanın mümkün olduğunu ve mutlaka olacağını hissederek okuduk kitabınızı. Okurlarınıza salt umut vermek için yazmadığınızı tahmin ediyoruz. Bu yaşama sevincini, ancak gerçekten umut üretebilen biri bu kadar inandırıcı bir şekilde aktarabilir okuyucusuna. Umudunuzu nasıl koruyorsunuz? Yaşam sevincinizi nasıl sağlıyorsunuz?

Daha güzel bir dünya elbette mümkün! Dünya köleliği gördü, orta çağı yaşadı! Her seferinde insanlar bir çıkış buldu, yine bulacaklar. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Sorunlar ağırlaştıkça çözümler de kendini gösterir. Kim dost, kim düşman daha net ortaya çıkar, saflar belirginleşir... Umudumu nasıl koruyorum? Çözüm yönünde çabalıyorum. Toplumla bağımı koparmıyorum. Sevdiğim işi yapmakta diretiyorum. Edebiyatla hayatı birbirinden ayırmıyorum. İkisi birbirini besliyor, beni üretime, mücadeleye zorluyor, boş ve boşlukta bırakmıyor. Artık hayatın kısa olduğunu da çok daha fazla hissediyorum ve bu da beni hem özgür kılıyor hem de diri tutuyor. Yazacak öyküler, yapacak bir sürü iş var ve zaman az. Geldiğimiz yer hiç tekin değil. Edebiyat ve düşünce dünyasında çok ciddi sorunlar var, bunları anlatmamız gerek. Umutsuz olacak kadar zamanımız yok ki, o bir lüks!

Kent yaşamındaki yabancılaşma, Kaptan Kazım'ın Sağ Yanağı’nda bir yabancılaşma-ölçer gibi kendini gösteriyor. Biz yetişkinler olarak bunu okuyunca çok şey anladık, payımıza çok ders düştü gerçekten de. Ancak bir çocuğa bunu anlatmanın ne önemi var sizce? Yani neticede çocuk içinde doğduğu koşullarda hayatı tanıyor ve biliyor. Yabancılaşma bir çocuğun hayatında nereye oturuyor? Sizce çocuk okurlarınız bunun farkında mı?

Yabancılaşma-ölçer çok iyi bir kavramlaştırma olmuş. Aslında ben çok doğal bir şekilde yerleştirdim sağ yanak yaralarını kitaba. Çocuğa yabancılaşmayı anlatmıyorum; bir macera anlatıyorum. Bu maceranın nedeni Kaptan’ın iç sıkıntısı ve yorgunluğu. Aynısını çocuklar da yaşıyor aslında. Okul ve hatta okul dışı da artık iş, görev gibi onlar için. Aynı şeyleri yapmaktan, binaların içinde yaşamaktan, zorunluluklardan, okul içi ve dışı sınavlardan onlar da sıkılıyor, yoruluyorlar. Okul servisi örneğin, bir sabah, okula değil de lunaparka götürse onları çok mutlu olurlar. Böyle meşru ve birlikte yapılan yaramazlıklar, delilikler bize nefes aldırır, umudumuzu sıcak tutar. Kitaptaki alt metinlerin ne kadarını kavrayabileceklerini bilmiyorum elbette. Ama düz bir okumaya hiç kapalı değil kitap. Hâkim’in mahkeme salonundaki sıkıntısını, bir çocuk da sosyal bilgiler dersinde sözlüdeyken duyabilir. Karakterlerin yetişkinlerden oluşması zorluk yaratabilir ama mizahın bu zorluğu epey hafiflettiğini düşünüyorum. Yaş sınırını yayınevi 10+ olarak belirledi. Her ne kadar bu konuda hep yanılıyorsam da gene de söyleyeyim; ben biraz daha büyüklerin okumasından yanayım. Bir yetişkin, kitabı daha derinlemesine kavrayacaktır kuşkusuz. Çocuklar da bu öyküyle büyüklerin dünyasına biraz daha yaklaşacaktır. Hem yetişkinlerin hem çocukların okuduğu kitaplardan biri olacak gibi görünüyor. Tepkiler şimdilik epey olumlu, bakalım kitap nasıl yol alacak?

Kitabın bir yerinde Kaptan Kazım'ın sağ yanağındaki yaraların Mayıs ayında acımasını araştıran Profesör Saadet Bilgin'in bir sözü geçiyor: "Şimdi şuraya biri gelse, ortada hiçbir şey yokken kahkahalarla gülse, biz de güleriz değil mi? Çok acayip gülmek bulaşıyor! Maalesef öfke de bulaşıyor." Bu hayatımızın içinde sıklıkla yaşadığımız bir durumun farkındalığı olmuş. Bulaşıcılık meselesini biraz açar mısınız?

Bunun bilimsel açıklaması nedir bilmiyorum. Beynimizdeki ayna nöronlarıyla ilişkisi olabilir. Karşı tarafın acısını, mutluluğunu anlayan, empati kurmamızı sağlayan nöronlarla ilgili… Duygularımız birbirimize bakarak gelişir. Bebeklere kızgın bir yüzle baktığınızda, ağlarlar örneğin; güldüğünüzde gülerler. Büyüdüğümüzde de durum çok farklı değildir. İçinde yaşanılan sosyo-psikolojik ortam pek çok şeyi belirler, bizi kıskacına alır. Herkesin birbirine bağırdığı bir yerden sizin sakin çıkmanız güçtür. Herkesin gergin olduğu bir yerde sizin neşeli olmanız güçtür. Herkesin alavere dalavereyle işini gördüğü bir yerde sizin temiz kalmanız güçtür. Kaptan Kâzım’daki insanlar olabildiğince kibar. Çünkü ben bu ortamı, bu toplumu özledim. Dansı, dostluğu, topluca yapılan yaramazlıkları, birlikte şarkı söylemeyi, kibarlığı özledim. Her seferinde, kadın erkek eşitliği üzerine gölge düşürecek olağanüstü geri tartışmaların yeniden yeniden gündeme gelmesinden bıktım. O yüzden, kitaptaki profesör bir kadındır, adı da Saadet Bilgin’dir. Çok ilginç, özgür, sevecen, çalışkan, bilgili, sorumluluk sahibi bir bireydir. Bu insanların kurduğu dünyada herkese neşe, bilgi, dostluk, sevgi, güven bulaşır; okurlara da bunlar bulaşsın istedim.

Miryalı serisinde ortaokul çağı çocuklarıyla kurduğunuz empatiye hayran kaldık. Kaptan Kazım'ın Sağ Yanağı’nda da yaşlıca bir adamla kurduğunuz empati muhteşem. Yaşama sevinci, hayal kurma özgürlüğü, insanın ve doğanın ritmine uygun yaşama isteği ve tüm bunları mistik, fantastik değil son derece bilimsel nedenlere bağlama beceriniz, üzerinde biraz daha konuşulmayı hak ediyor. Tüm bunlar bir okur yorumu mu, yoksa siz de aynı bakış açısıyla mı yazdınız gerçekten kitaplarınızı?

Fantastik öğeler kullanıyorum aslında. Miryalı Sarp Sakin’de Mirya isimli hayali bir gezegen var ve Dünya’da yaşayan Miryalılar, o gezegene dokunmuş bir göktaşının tozundan olduklarını düşünüyorlar. Sonra Şemsiyesine Saklanan Adam’daki bir öyküde Kardan Adam, insanların yardımıyla Sibirya yolculuğuna çıkıyor; çünkü erimek istemiyor. Ama bu öykülerde; öykü kişileri hayata sırtını dönmez, ayakları yere basar. Çözüm, kendilerinde, kurdukları ilişkilerdedir, dünya dışına havale edilmez. Bu öğeler bende, gerçeklerden kaçmak için değil, yaklaşmak için bir araç… Mistisizm hakkında söyledikleriniz çok doğru. Hayatımda yok; öykülere de sızmıyor o yüzden. Bilim beni yeterince büyülüyor, meşgul ediyor, bilim dışına ihtiyaç duymuyorum. Öyküler için de çok esin veriyor bana. Bilimle genişliyorum, nefes alıyorum. Edebiyatın bilime, bilimin edebiyata yanaşmasının doğru olduğunu düşünüyorum.  Bilim neredeyse hayatımızda hiç yok. Bu yüzden çatlaklardan bilim dışı sökün ediyor. Mırıldanma, mızırdanma, çaresizlik edebiyatından başka bir şey kalmıyor elimizde. Çocuk edebiyatında da buluşların eline bakıyoruz. Çünkü aynı pencereden, hep aynı manzara görülüyor. Çocuklara öykü kitaplarının yanı sıra mutlaka bilim kitapları da alınmalı. Merak, çok yönlü olarak beslenmek ister çünkü.

Çocuklara yazarken en çok nasıl bir kaygıyla yazıyorsunuz? Edebi kaygılar ya da mesaj kaygılarınız oluyor mu? Edebiyat yoluyla çocuklara mesaj vermek doğru mu sizce?

Çocuklara yazarken, edebiyat kaygım çok daha fazla, çünkü çocuğun zihninde her şey yerli yerine oturmalı. Okuma boyunca ilgisi diri tutulabilmeli. Dil çocuğun yaş grubuna uygun olmalı, kurgu da öyle. Bazen bu denge kayabiliyor ve sizi zorluyor. Üstelik klasik öyküye daha yakın durmalısınız, dolayısıyla çocuk öyküleri boşluk, hata kaldırmaz. Edebiyat yapan zaten mesaj veriyordur. Bir şey demek için yazarız. Duygumuzu, düşüncemizi iletiriz. Kaptan Kâzım’da, insanların bahar güneşini göremeyecek, baharın gelişini karşılayamayacak kadar çok çalışması insani değildir, diyorum. Öyküyü bu düşüncemi iletmek üzere kuruyorum. Ama iletiyi (mesajı) edebi biçimde vermeniz gerekiyor. Doğrudan söylemek pek işe yaramayacağından ve hiç yaratıcı olmayacağından, sıkacağından,  gösteririz biz de. Bu çok güzel bir yolculuktur aslında. Hayali bir sürü karakter, olay çıkar böylece. Ne yaparsanız yapın, resim, müzik, sinema, bunu muhatabınıza bir şey “iletmek” için yaparsınız. Keşfettiğim, önemli bulduğum ya da yinelenmesinde fayda gördüğüm düşünceleri, edebi bir formda iletmek kaygım var, evet.

Türkiye'deki çocuk edebiyatı alanına dair söylemek istedikleriniz neler olabilir? Düzgün bir eleştiri kurumunun yerleşmesine dair önerileriniz var mı?

Çocuk edebiyatı sadece bizde değil, dünyada da yeni sayılır. Dolayısıyla pek de oturmuş değil. Eleştiri bizde neredeyse hiç yok. Bu hiç iyi değil aslında. Eleştiri bilgisi, refleksi kayboluyor gün geçtikçe. Halbuki eleştiri olmadan gelişmek mümkün değil. Zamanla eleştirinin oturmasını umut edelim. İyi kitap seçmek ciddi bir sorun çünkü. Çocuk öykülerinin içeriğiyle ilgili pek çok şey söyleyebilirim. Ama uzun olur. Şimdilik sevindirici olan, resmin işlevini ve güzelliğini çocuk kitaplarıyla fark etmiş olmamız. En büyük sorun ise okullar ve yayınevleri arasındaki kapışma gibi görünüyor. Bu alan nasıl düzenlenir bilemiyorum ama henüz oturmamış bir edebiyatın, piyasayla bu kadar ateşli buluşmasının sonuçları kaygı verici olabilir.

Teşekkür ederiz.

* Ayşe Güren'in blogumuzdaki diğer söyleşisine buradan ulaşabilirsiniz.