Güleryüzlü kapitalizm mi? Beyaz yakalı ahmaklığı mı?

Güleryüzlü kapitalizm mi? Beyaz yakalı ahmaklığı mı?

Selçuk Işık
27/07/2015 Pazartesi

Yemeksepeti’nin Delivery Hero şirketine 589 milyon dolara satılmış olması global online yemek siparişi sektöründeki en büyük işlem olması açısından finans piyasalarında; yani sermaye cephesinde adından oldukça söz ettirmişti. 

Ancak özellikle plazalar bölgesinde; emek cephesinde kulaktan kulağa yayılan öyle bir şey var ki bu satış işlemini epey geride bırakmış gibi görünüyor. Yemeksepeti CEO’su Nevzat Aydın, Hürriyet’ten Ayşe Arman’la yaptığı röportajda bu satış işleminden kazanılan 27 milyon doları çalışanlarına dağıttığını bildiriyordu ve ardından Türkiye’nin ilk garaj şirketlerinden biri olarak takdim edilen şirketin ve tabii ki CEO’sunun başarı hikayesi, göz yaşartan finaliyle birlikte bir paket olarak tüm kentli emekçilerin beğenisine sunuluyordu.

Sosyal medyada karşılığını bulması da gecikmedi haliyle. Bir girişim yapsam da bu cehennemden kurtulsam düşüncesinin esiri kesimin “kapitalizm iyi de çevresi kötü”cülerle yaptığı ittifaktan “başka bir kapitalizm mümkün!” sesleri yükseldi. Marx’a göz kırpan, Adam Smith’i ise mezarında hoplatan bu adama herkes şapka çıkarıyor, yüceltiyor ve kafasındaki şirket modelini tam da böyle kurguladığını büyük bir coşkuyla anlatıyordu. Güleryüzlü bir kapitalizm vardı işte, oradaydı.

Öncelikle önemli bulduğum bir yanılgıyı düzeltmek istiyorum. Bilerek veya bilmeyerek yapılan, şirketin kârından pay verdiği iddiaları tamamıyla yanlıştır. Şirket satış işleminden elde ettiği nakdin bir kısmını çalışanlarına kurum içi hiyerarşiye göre pay ederek prim/ikramiye şeklinde dağıtmıştır. Yani bu olay artı değerin işgücüne dağıtılması ve bu yolla emek sermaye çelişkisine darbe indirilmesi olayı değildir. Tam tersine faaliyet gösterdiği alanda tekel olmak için her kapitalist şirketin gösterdiği refleksleri gösteren bir şirketin piyasadan elde ettiği ranttan çalışanlarına (plaza diliyle konuşacak olursak) “favor” yaptığına şahit oluyoruz. Şirketin tekel olmak için gösterdiği çaba konusunda Rekabet Kurulu tarafından 18.03.2015 tarihinde şirket hakkında soruşturma açılmasına yönelik yapılan açıklamadaki şu ifadelere bakmak yeterli olur sanırım:

Yemek Sepeti Elektronik İletişim Tanıtım Pazarlama Gıda San. ve Tic. A.Ş. tarafından yapılan baskı ve promosyon uygulamalarıyla müşterilerin rakiplerle çalışmasının engellendiği, bu itibarla, Rekabet Kurulunun geçmiş kararlarına aykırı davranıldığı ve rakiplerin dışlandığı iddasına ilişkin olarak yürütülen önaraştırma, Rekabet Kurulunca karara bağlandı.

Neden rant diyorum? Çünkü hisse satışının yapıldığı alan gelinen nokta itibariyle bir rant alanıdır. Şöyle ki; kapitalist üretimin lokomotifi hiçbir zaman toplumun ihtiyaçlarıyla örtüşecek bir refah üretimi olmazken sermayenin değerinin sonsuz genişlemesi olmuştur daima. İkinci dünya savaşından sonraki 30 yılda bu genişleme kârın yeni tesis, makine ve ekipmana yönlendirilmesi, istihdamın artması ve böylece fazla kârın garantiye alınması şeklinde gerçekleşti.

Ancak 1970’lerin başından itibaren kâr oranları düşmeye başladı. Sermaye buna pazar baskısıyla dayatılan geniş bir yeniden yapılandırma ile cevap verdi. Gelişmiş ekonomilerdeki işçiler reel maaşlarındaki kesintilerle boğuşurken, bu gelişmiş kapitalist ekonomiler arasındaki majör endüstriyel çekinceler küçültülerek tamamıyla sona erdi, bilgisayar çağının devreye girmesiyle maliyet düşürücü teknolojiler piyasaya sürüldü ve emeğin daha ucuz olduğu kaynaklardan faydalanmak amacıyla üretim faaliyetlerinin offshore’a transferi gerçekleşti.

’Finansallaşma’ süreci de bu dönüşümün içerisine kök saldı. Büyüme problemleriyle karşılaşan sermayenin büyük bir bölümü, üretim vasıtasıyla değil finansal varlıkların ticareti ve manipülasyonla finansal piyasalarda genişlemenin yollarını aradılar. Kurumsal ideolojideki kayma ve her iş alanının merkezine koyması gereken şeyin hissedarın değerinin arttırılması gerektiği konusundaki ısrar bu gelişmenin bir sonucudur. Başka bir deyişle, bu ideoloji, kapitalist ekonominin işleyişindeki derin dönüşümde bir sebep olmaktan ziyade sonuçlardan biriydi. Finansal piyasalar, şirketlerin karlarını makine ekipman, AR-GE gibi yatırımlara kanalize etmek yerine hisse fiyatını arttırmak amacıyla türlü spekülasyonlar döndürdüğü, borsa simsarlığının yapıldığı bir rant alanına dönüştü.

Günümüzde şirketler serbest piyasada gerek halka arz gerek M&A (Merge and Acquisition: Birleşme ve Satın Alma) işlemleri vasıtasıyla hisselerini nominal bedellerinin üzerinde satabilmekte ve bu yolla nakit finansman sağlayabildikleri gibi şirket hisselerini tamamen devredebilmektedirler. Borsa simsarları, spekülatörler ve ilgili firmaların kurumsal yöneticileri de dahil olmak üzere, sermaye piyasası işlemleri vasıtasıyla büyük kazançlar sağlayabiliyorlar. Barclays hazırlamış olduğu bir raporda geçtiğimiz yıl ABD şirketlerinin 500 milyar dolardan fazla hisse geri alımı yaptığına, henüz bu yılın ilk yarısında bu tutarın 338.3 milyar dolara, yani 2007 yılından beri gerçekleşen en büyük yarı yıl rakamına ulaştığına yer vermişti.

Peki söz konusu olaya alkış tutan beyaz yakalı ahmaklığına ne demeli? Herkesin kendi kapısının önündeki kapitalizmi süpürebileceğine inanan “eğitimli” kafaya ne demeli? Hem sermayeye hem emeğe proje üretilebileceğine, ikisinin aynı kaba sığdırılabileceğine inanan bu kafa emekçisi kesim, bu mini mini kendiliğinden Piketty’ler, Syriza’cılar, neo-sosyal demokratlar kendilerini bu uzlaşmacılıkla, pragmatizmle proje üreten bir düzen partisinde rahatlıkla somutlayabiliyor örneğin.

Kimse kusura bakmasın ama plazalar bölgesinde bir hayalet dolaşıyor; içi boş kuru bir özgürlükçülüğün, bireyciliğin hayaleti bu. Dahası plazalar bölgesinde bir de kabus dolaşıyor. Çıkışı bu cici patron figürlerine öykünmekte bulan dalkavuk ve ahmaklar sürüsünün kabus gibi öyküsü bu. Sanki etrafımız bu “hayırsever“ patronlarla dolduğunda yeni bir Suruç, yeni bir Soma yaşanmayacakmış gibi... Sanki emperyalizm sermaye sınıfının örgütlü bir şekilde emeğe vahşice saldırısı değilmiş gibi...

Yaşıyorlar işte. Topuklarını uygun adım yerlere vurarak, sermayenin biricik, örgütlü, “kafası çalışan” askerleri olarak lümpenliğin dibine batmış bir şekilde yaşıyorlar!

Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabını okuduk ve tartıştık geçenlerde bir grup plaza emekçisi olarak. Bir daha toplum olarak bile bile cinayet işlemeyelim diye. Bir daha bu ülkede kırmızı pazartesiler yaşanmasın diye... Bunu aşacağız. Umudumuzu kaybetmeyecek, örgütleneceğiz. Bu yüzden plaza emekçisi direnişte dedik!