Kaos futbolundan bildiğimiz kaosa

Kaos futbolundan bildiğimiz kaosa

İsmail Sarp Aykurt
13/11/2016 Pazar

Türkiye futbolunda uzun bir süredir ‘kaos’ hakim. Bu kaos, kendisini tipik bir yönetememe krizi ile de sunuyor halde üstelik. Fatih Terim’in direktörlüğüne terk edilmiş bir futbol takımı ve hala kontrol edilmekten uzak bir ilişkiler ağı mevcut. Ve hala birileri çıkıp da, kısa bir süre önce ‘sözde’ bağımsızlığına kavuşan Kosova’nın yeni bir araya getirilmiş milli takımına karşı alınan galibiyetin ‘toparlayıcı’ olabildiği iddiasını gündeme getirebiliyor. Ek olarak, herkes Kosova’yı çantada keklik görüyor, iki maç 6 puan hesaplarını yapıyor. Ancak unutuyor, bu hesabı sadece Türkiye değil, bizden daha aklıselim olan iki üç ülke takımı da yapıyor. Sonuç şimdiden açık, Türkiye yine başka arayışlara monte edilmiş durumda.

Hem işin kolayında, hem de bir şeylerin yolunda gitmediği de aşikâr…

Öte yandan, işin en geniş cephesinde, kırılgan bir ‘koalisyon’ göze çarpıyor. Milli takımın menfaatleri için toplandığı iddia edilen bir Arda-Emre Belözoğlu ve Terim üçgeni futbol takımının içerisinde olduğu durumu aşmak için görüşmeler yapıyor, çorbaya dönmüş bir takımda güya bütünlük arıyor. Tabii, bunun neyin bütünlüğü olduğu tartışmalı, en az isimler kadar.

Maç sonu yapılan açıklamada Terim’in, “Eski stilime döneceğim galiba” demeçleri durumun vahametini ortaya koymakta oldukça başarılı. Dönülecek bir şey varsa, kaybedilen bir misyon ya da özellik de vardır muhakkak. Denetlenemeyen bir takım ve çözülemeyen sorunlar ortaya tam da burada yansıyor. Birincisi, Kosova kadrosunun açıklanmasından önce alınan ve E. Belözoğlu ile yapılan görüşmenin ne tür bir bağlayıcılığı olabilir? Ya da bu bağlayıcılık neden Belözoğlu gibi bir karakter üzerinden tanımlanıyor? Maç sonrası demeçlerden birinin, “Emre ile Arda’nın söyledikleri beni tatmin etti, bana kâfi geldi” olması, Fatih Terim’in mutlak otoritesini iğdiş etmiş olmuyor mu?

Demek ki, Fatih Terim artık ‘yönetemiyor’…

Bu durumu, bir iki demeç daha açığa vuruyor. ‘İçime sinmedi” ve “Kadroya almak demek gönlüme almak demek değildir” açıklamaları, Terim’e bazı şeylerin yaptırıldığı izlenimini veriyor.

O halde yeniden sormak gerekiyor. Terim’in mutlak otoritesi neden bunları önleyemiyor? Yine mi birleştirici bir ‘milli birlik ve beraberlik seansı’ var?

Bana kalırsa, artık böyle bir durum yok ve ‘zorlamaların’ bir sınırı var.

Türkiye futbol takımı, ülke burjuva siyasetinin çıkışsızlığının ve de bu kötücül olgunun diğer kurumlara da metastaz ettiğinin önemli göstergelerinden bir tanesi.

O halde, başa dönüp söylemek gerekiyor. Ne Fatih Terim’in o çok övündüğü eski stiline dönebilmesi, ne de ülke ve takımın ‘eskisi gibi idare edilmesi’ mümkün.

Artık bu ilişkilerin çürüdüğünün, yani malumun ilamının yapılması şart. Geç kalınan her dakika ve kaybedilen her mevzi, kaçırılan her fırsat ve salt bize daralan her alan, üstümüze çöken gölgenin açıklaması olarak sürmeye devam ediyor.

Bazen maçı almanın yolu ise, öylece seyretmekten değil, ‘sahaya inmekten’ geçiyor…