Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Şükran Yiğit

Rousseau

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:43 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:43

Şükran Yiğit'in "Rousseau" başlıklı köşe yazısı 21 Kasım 2012 Çarşamba tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Cavit Amca’nın oturma odasının baş köşesindeki kitaplığının en büyüleyici yanı hiç görmediğim kadar kalın kitaplardan oluşmasıydı. Bu kitaplığın önündeki masada ben “Cennet annelerin ayakları altındadır diyen atalarımız sanırım cok önemli bir gerçeği getirmişlerdir” gibi cümlelerle başlayan kompozisyon ödevlerimi gururla okurken Cavit Amca memnuniyetle başını sallar, ben okumamı bitirince de okuduğu “Yeni Ortam” gazetesinden bir cümle okur ve anlatmaya başlardı. Ben onu dinlerken kitaplıkta duran dizi dizi Cevdet Paşa Tarihi, Tek Adam, İkinci Adam gibi görülmemiş kalınlıktaki o ağırbaşlı kitapların da bizi dinlediğini düşünürdüm.

Belki de o yüzden kalın kitapların bizi dinlediğine olan inancım nedeniyle, babam elimden tutup, beni o güne kadar gördüğüm en büyük kitapçıya götürüp “hadi bakalım,seç istediğini,” deyince hiç düşünmeden Jean-Jacques Rousseau’nun “İtiraflar’ına” gitmişti elim. Hem kalındı, hem de kimbilir neleri açık açık itiraf edecekti bu kitap! Bir taşla iki kuş vurmuştum gibiydim! Önümüzde uzun bir yaz tatili, elimizde “İtiraflar” neşeyle dönmüştük babamla o gün kitapçıdan eve.

Ama işler hiç düşündüğüm gibi gitmemişti. Evde “bunlar benim kitaplarım ha!” diye diye dolaşan ve seneye ortaokula gideceği için artık bu dünyada anlamadığı hiçbir şeyin kalmadığını düşünen ben, birkaç gün sonra kitabı çaktırmadan büfenin dolabına koymuş, yine ablamın okuduğu kitaplara yaklaşmaya çalışıyordum.

Şöyle değerlendiriyordum bu anlaşılmaz durumu kendi kendime: “Aslında cümleleri tek tek anlıyorum…” Ama için için, anlamak bir yana, bunun yanına bile yaklaşamadığımın farkındaydım tabii ki. Daha sonra tekrar karşıma çıktı elbette Rousseau. Ama ne herşeyi olduğu gibi Rousseau’yu da geçiştiriveren lise müfredatı, ne de bizim kuşağın bütün kitaplığını bir gecede elinden alan 12 Eylül’den geriye kalan birkaç kitaptan birisi olması’ yetmedi Rousseau’nun bizim evdeki kaderini değiştirmeye.

Rousseau’yu yıllar sonra okumaya başlamam ise “Émile” ile oldu. İyi bir gelecek kaygısı adı altında ısrarla sürdürülen ve endişeyle izlediğim çağdaş pedagoji terörü üzerine düşünürken, yazarıyla aramızdaki üçyüz yılı ve bütün küskünlüklerimizi unutup Émile’i okumaya başladım. “Yetişkinleri yetişkin, çocukları çocuk olarak kabul etmek gerekir,” diyerek çocukluğun hiçbir kesinliği olmayan bir gelecek için kurban edilmemesini ve kendi başına yaşanması gereken bir hayatı olması gerektiğini söyleyen Rousseau’nun dogmalardan uzak ve döneminde egemen olan herşeyle bağını kopartan tavrından etkilenmiştim. Daha sonra bu kitabın basıldığı anda yasaklandığını öğrenmem de şaşırtmadı beni. Peki ama, beş çocuğunu da yetimler yurduna veren bir insanın böyle bir kitap yazmasını nereye koyacaktım? İşte bu noktada büfenin dolabındaki “İtiraflar” çıktı nihayet ortaya!

Jean-Jacques Rousseau 1712’de Cenevre’de doğmuştu. Annesi doğumdan dokuz gün sonra ölmüş ve ona ilk olarak halası bakmıştı. Babası bir subayla kavga edip Cenevre’den kaçmak zorunda kalınca bu kez küçük Jean önce iki yıl bir rahibin korumasında kalmış, daha sonra bir teyzesinin yanına gönderilmiş, sonunda da çırak olarak yanına girdiği ustanın dayağına dayanamayarak memleketi Cenevre’den kaçmıştı. O arada tekrar evlenen babası ise bu talihsiz çocukla hiç ilgilenmemişti. Ama hiç huzura erecek miydi Rousseau? Hayır. Yaşadığı bütün güçlüklere rağmen, kralın davetini bile kabul etmeyecek, ruhen ve düşünsel olarak bir “yalnızgezer” olarak hayatına devam ederken, sesini her zaman cesaretle yükseltecekti. “İnsan özgür doğmuştur ama her yerde zincire vurulmuştur,” diyecek, kötü olanın insan olmadığını savunacak ve - bence - iddia edildiği gibi “Toplum Sözleşmesi” ile değil, 18. yüzyılın tartışmasız en çok satan romanı olan “Julie” ile Fransız Devrimi’ne en önemli katkılardan birini yapacaktı.

Rousseau çiftçilerin, zanaatkarların ve aydınların buluştuğu komünleri hayal ederken de, bütün zayıflıkları ile insanı anlatırken de, temsili hiçbir yönetim biçimin özgürlükle bağdaşmadığını söylerken de ne felsefeden, ne politikadan ne de şiirden vazgeçer. Yazdığı metinlerdeki ses sadece politik bir muhalifin ya da bir filozofun değil, bir şairin sesidir de aynı zamanda. Ve o sestir ki hep yollarda olan sahibi gibi hiç bitmeyecek yolculuğuna önce Robespierre’in sesinin tınısında, sonra İspanyol anarşistlerinin kalp atışlarında ve nihayet taşınan tek kitap olarak, ülkesine dönen Castro’nun çantasında devam edecektir. Şimdilerde ise her katılımcının eşit söz hakkına sahip olduğu Occupy hareketlerinin New York’tan Frankfurt’a, bütün oturumlarına ilham perisi olarak davetlidir. 300. yaşınız kutlu olsun Mösyö!

Şükran Yiğit 'ın Son Yazıları