Şükran Yiğit
Kış, adaçayı, kediler ve turistler
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:07 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:07
30 Aralık 2013. Üçağız. Hava bir gün önce durmadan bütün gün yağan yağmurla, ertesi gün pırıl pırıl parlayacak güneşin arasında duruyor. Dünyanın en güzel ilkokullarından birisi koyun kenarında, boş bahçesiyle kıyıdaki teknelere yüzünü dönmüş. Çay bahçesi, yazın günübirlik turistlerle dolup taşan lokantalar ve tezgahlar kapalı. İki köpek, meydana bir daire halinde dizilmiş tarihi taşların arasından uykulu gözlerle çevrelerini süzüyorlar. Zaman durmuş, herkes gitmiş ve köy dünyanın en eski uygarlıklarının birinin koynunda, sessizliğin krallığında sanki derin bir düşünceye dalmış.
Ama bu durağanlığın dışında olan iki şey var: Kıyıda yürümeye başlar başlamaz önce birer ikişer gelip sonra yavaş yavaş toplanarak sayıları onu bulan ve bizimle birlikte yürümeye başlayan kediler. Murakamı’nın kediler kasabasına inmiş gibiyiz diye düşünüyoruz önce. Ama İlknur çabuk uyanıyor. Açık olan tek bakkaldan bir kutu süt alıp geliyor.
Az ileride ise bir teyze tezgahını bir an önce açmak için koşturuyor. Bir köşeye, küçük torbalara doldurduğu adaçaylarını, kekikleri diziyor, diğer köşeye ise keçiboynuzu pekmezi ve yerli tahin şişelerini yerleştiriyor. “Az sonra gelecekler herhalde”, diyoruz ve bunu söylememizin üzerinden beş dakika geçmeden bir otobüs meydanda duruyor. Teker teker inip neredeyse ikişerli bir sırayla tekneye doğru ilerliyorlar gelenler. Belli ki tabanı cam bir tekneyle batık şehri görmeye gidecekler. Belki biraz da havanın bekledikleri kadar güzel olmamasının hayal kırıklığı var üzerlerinde. Ama gözlerindeki o ilgisizliği, donukluğu, çevrelerindeki hiçbir şeye dokunmadan geçip giden bakışları görünce, belki de hayatlarında ilk kez içinden geçtikleri bir yere bu kadar az ilgi gösteren insanları, yüzlerce yıl önce batmış bir şehre götürebilen ve adına turizm denen fenomen karşısında her seferinde düştüğüm şaşkınlığa düşüyorum yine. Bir tepenin ardında gizlenerek binlerce yıldır tek başına varolmuş ve kimbilir başından neler neler geçmiş bir mavinin kenarından, kendileri için telaşla dizilmiş adaçaylarının, kekiklerin yanından “uygun adım, marş!” komutunu almış gibi ilerleyen turist kafilesinin ardından bakıyoruz.
19. yüzyılın sonlarına doğru İtalyan şehirlerinin bir çoban köpeğinin çevresinde toplanan ve birbirinden hiç ayrılmayan yaratıkların istilasına uğradığından söz ediyor Charles Lever. Bunlar tur grupları ve muhtemelen her soylu İngiliz vatandaşının muhakkak bir İtalya yolculuğu yapmasının moda olmaya başladığı, yani bir anlamada bireysel bir edim olarak seyyahlığın büyüsünün kaybolup, seyahat etmenin toplumsal bir statü haline dönüşmeye başladığı yıllar. Yola çıkmayı ya da yolculuğu, insanın kendisini bir bilinmeyene bıraktığı eşsiz bir serüven, hayallerine ve kendi içine yaptığı bir yolculuk olmaktan çıkartıp, modern hayatın planlanabilir bir unsuru haline dönüştüren kafile turizminin ilk adımları. Ve çevremde çıkacakları beş günlük bir New York yolculuğu öncesinde, internet marifetiyle kalacakları beş akşam için de restoran rezervasyonu yaptıran, Meksika’da iki gün için aradıkları bir otelin personelinin nasıl olduğunu ya da Havana’daki istakoz fiyatlarını araştıran insanların sayısı her geçen gün artıp, seyahatler sürprizlerden arınarak bir verimlilik ve performans sınavına dönüşüyor. Oysa yabancı bir ülkenin sokaklarında kaybolmayıp insanlara yol sormayacaksak, hayret edip şaşırmayacak ve başımızın çaresine bakmaya çalışmayacaksak güvenli ve sıcak evlerimizden niye ayrılıyoruz?
Su almak için açık olan tek bakkala doğru ilerlerken tabanı camlı tekneye biniyor yolcular. Tezgahta duran genç kızla, marangozun konuşmalarının orta yerinde giriyorum bakkaldan içeri: “Bi kitaplık yapıver bana,” diyor kız, “şöyle iki üç rafı olsun, yapabilir misin?”
“Yaparım,” diyor genç marangoz, “babandan alırım parasını da!”
“Al, al” diyor kız. Sonra bana dönüyor: “N’aapım can sıkıntısından kitap okumaya başladım!” Okuduğu yazarı tanımıyorum. Sorusu üzerine birkaç yazar adı söylüyorum, “edebi şeyler okuyamam” diyor. Çok istememe rağmen, çekinip “edebi” olanın ne olduğunu soramadan çıkıyorum dükkandan. Yolcularıyla uzaklaşan teknenin sesini duyuyorum. Sanki o an, en yakın kasabanın iki tepenin ardında olduğu o küçük koya o sabah yolu düşenlerle, oradan çıkamayanların hayatlarının bir an bile olsa birbirlerine değip geçtiği bir kesişim noktasında duruyorum: “Hayat ne tuhaf, tekneler filan…”