Şükran Yiğit
Dört günlük bir şey: Frankfurt Kitap Fuarı
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:04
Fuar’da günün konukları: Boris Becker, Daniela Katzenberger ve Jutta Ditfurth! Perşembe sabahı böyle duyuruyordu radyo Frankfurt Kitap Fuarı’nın programını. Boris Becker’i tanıtmama gerek yok tabii ama kitabının adını bir kez söylemeden geçemeyeceğim: Bum Bum Boris. Daniela Katzenberger? Beni aşar. Kendisini Türkiye medyasında layıkıyla anlatabilecek tek bir insan tanıyorum, o da artık köşe yazmıyor. O yüzden ben kısaca reality-show katılımcısı ve model olduğunu söylemekle yetineyim. Ve Jutta Ditfurth. Yeşillerin seksenlerdeki efsanevi kadrosundan olup, partiden bence haklı gerekçelerle ayrılan ve hayatını Yeşiller’in eleştirisine adamış gibi görünen Ekolojik-Sol’un medyadaki siması Jutta Ditfurth. Ve soğukların başlamasıyla birlikte vuran grip. Ne işe ne de kitap fuarına gidecek halim var. Zaten evden çıkamayacağım için gizli gizli seviniyorum bu kadar kötü bir programa. Bir yandan da dünya o kadar da kötü bir yer değil diye düşünüyorum. Cünkü daha kötüsü de olabilir, bu listede Brezilya Edebiyatı’nin starı ve tüm zamanların klişeler kralı Paulo Coelho da olabilirdi. Ama Coelho Brezilya’nın onur konuğu olduğu bu yılki fuarı sürpriz bir şekilde protesto ederek gelmedi. Gerekçesi ise Brezilya’dan resmi olarak fuara getirilen yetmiş yazardan sadece yirmi tanesini tanıması, geri kalanların adını bile duymamış olması, yani bunların torpil konukları olmasıydı.
O perşembe gününü gribin hakimiyetinde kah Brezilya edebiyatı üzerine okuyarak kah pencereden işini yapan bir memur titizliği ile bütün gün aynı ağır tempoda yağan yağmura ve çöken griliğe bakarak güneyin tropikalizmosu ile kuzeyin melankolisinin tuhaf karmaşasında geçirdim. Günün sonunda geriye kalan soru, 60’lı yıllarda askeri cuntaya bir tepki olarak başlayarak müzikte ve plastik sanatlarda ciddi anlamda yerini bulan muhalif akım tropikalizmonun neden Brezilya edebiyatına sirayet etmediğiydi. Bu noktada belki şu önemli: Brezilya’ya matbaa ilk kez ülkenin hala Portekiz sömürgesi olduğu dönemde, 1747 yılında giriyor -yani bize girişinden tam yirmi yıl sonra-. Birkaç kitap basıldıktan sonra matbaa apar topar yasaklaniyor ve hatta harfleri sökülüp Portekiz’e gönderiliyor. Ve aynı ülke 1964‘ten itibaren 21 yil boyunca askeri cuntanin idaresinde kalıyor. Yani daha Haziran ayında kader birliği ettiğimiz futbol, samba, tanga ve caipirinha ülkesinin ciddi bir okuma kültürünü yaratabilmesinin imkanları en az bizimki kadar zayıf görünüyor. Ama mucizeler her zaman mümkün: İki yıl Brezilya’da sokak çocukları ile çalışan eski komşum Gesa’yı arayıp soruyorum. Gülüyor Gesa, değil kitap, gazete okuyan birini bulman zor diyor: Brezilyalıların günlük hayatında öyle bir kavram yok! Biz, diyorum milletçe küçükken Vasconcelos, büyüyünce de Coelho’yu öğrendik. Belki arada Amado da okuyan olmuştur. Var mı bunlar dışında mutlaka oku diyeceğin bir yazar? Chico Buarque, diyor. Kaydediyorum.
* * *
Cuma akşamı. Saat yedi gibi. Herkes çoktan çıkmış işten. “Cung“ diyorum bizim yalnızlıktan şikayet eden Çinli stajyere, “hadi!“ Nereye, diyor gözlerini açıp. Birkaç okuma seansına gidelim, şehre yeni yazarlar gelmis. Tanıyor musun? Hayır, tanımıyorum!
Cung’la hâlâ yağan yağmurda yavaş yavaş yürüyoruz. Şangay’ı anlatıyor bana. Gökdelenlerden, şehrin batısı ile doğusunu ayıran korkunç yoksulluktan, bunaltıcı sıcaktan sözediyor. “Şimdi, halk kapitalizmi mi var sizin orada?“ diyorum. Gülüyor.
Fuar boyunca Frankfurt’un turistik atraksiyon merkezi Römer Meydanı’nın bütün kiliselerinde, resmi binalarında ve sanatçılar derneğinde akşamüstü başlayıp gece yarısına kadar aralıksız süren okuma seansları var. Küçük, güzel, sade ve fazla izleyici alması mümkün olmayan Nikolai Kilisesi’ne giriyoruz. Tahmin ettiğim gibi, okumanın neredeyse basit bir ayine dönüştüğü loş ışıkta, adının daha sonra Ben Marcus olduğunu öğreneceğimiz Amerikalı bir yazar son kitabından bir öykü okuyor. Belki on beş-yirmi kişi var sandalyelerde. Sessizlik diyor şair, sessizlik!
Cumartesi günü ise yine hiç tanımadığım bir Alman yazarın, Joachim Geil‘ın okuma saatine gidiyorum. Böyle ne yazarını tanıdığım ne de kitabını bildiğim bu okuma seanslarının fuarların en sevdiğim yanı olmasınının en temel nedeni, bir insanın kitabıyla kurduğu ilişkiyi hiçbir önyargımın olmadığı o sıfır noktasından izlemek. Hangi bölümleri okuyor, neyi anlatıyor ve neyi anlatmak isteyip da anlatamıyor? Yazarın kitabıyla kurduğu fiziksel ve ruhani ilişkiyi izlemek hoşuma gidiyor. Hem böyle küçük mekanlarda ve topluluklarda, uzansan dokunacağın bir iletişim yolu da açıldığından, aslında bizim edebiyat dünyamızda da bazen gözlemlediğim bir tikten kurtuluyor yazarlar: Yani, “yazmanın büyüsünden, kendi kendine hareket kabiliyeti kazanan karakterlerden, yaratma sürecinin, acıları“ gibi şeylerden söz edip, bence son derece insani olan yazma sürecini mistikleştirip, yüceltip, olağanüstü bir sürece dönüştürmeye çalışmıyorlar.
Pazar: Fuarın son günü. Her seferinde daha içine girmemle kaybolmaya başladığım fuar binasına gidiyorum. Bütün köşelerde söyleşiler, yiyenler, içenler, kitap okumaya, kitap çalmaya ve hatta takvim almaya gelenler. Ve tabii ki her seferinde büyük bir hayret ve hayranlıkla izlediğim, her yana yayılmış yüzlerce türlü çeşit Cosplay figürü. Kalabalık mahşeri. Rastgele birkaç söyleşiye giriyorum. Birisinde karşıma Martin Walser çıkıyor. Fakat o kadar bunaltıcı bir kalabalık ki, bir süre sonra sanki bir köşeden de Sartre göz kırpıyor. Galiba yine “cehennem başkalarıdır“ demek istiyor.
Çıkıyorum, metroya doğru yürüyorum. Yağmur hala devam ediyor.