Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Şükran Yiğit

Blomberg’te bir kış sabahı

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:11 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:11

1994 yılının Aralık ayında gerçek bir kış Blomberg’in üzerine bembeyaz çökmüştü. Ve ben Kaş’ın güneşinden kopup Blomberg’in ayazına gelmiştim. Haftada bir kez pazarın kurulduğu meydanın çevresinde belediyenin, kilisenin, okulun, gazeteci büfesinin sıralandığı, sokaklarında 16. yüzyıldan kalma evlerin bile hâlâ korunduğu süslü bir kasabaydı Blomberg. Karanfil Sokak, Maydanoz Sokak ve Güller Sokağı...Sonra bir İtalyan kafesi ve rustik dekorasyonu ile bir Alman barı. Bir tütüncü dükkanı, iki fırın, bir Türk bakkalı, dört-beş süpermarket, bir kitabevi. Nüfusun büyük kısmının yakınlardaki fabrikalarda vardiyalı işçi olduğu, haftada bir kez belediye salonunda bir filmin gösterildiği, herkesin büyük bir heyecanla sonbaharda kurulacak panayırı beklediği, çevresi ormanlar ve göllerle kaplı, insana her şeyin yüzde yüz yolunda olduğu izlenimini veren on beş bin nüfuslu bir kasaba: Blomberg.

Kabul edildiğim üniversite programının başlamasına daha bir-iki ay vardı ve aslında kalıp kalmamak konusunda kararsızdım. Hem biraz Almanca öğrenmek hem de çevreyle düzenli bir ilişki kurabilmek için yakınlarda açılacağını okuduğum ve iki hafta sürecek bir Almanca kursuna kaydoldum.

Kurs sabah sekizde başlıyordu. Erkenden kalktım, hazırlandım ve çıktım. O günü hatırlayınca o sabah karanlığında esen soğuk rüzgarın nefesini hâlâ yüzümde hissederim.

Kursun yapılacağı binaya gelip, sınıfa girdiğimde hava hâlâ aydınlanmamıştı. Karanlıkta elektrik düğmesini bulup boş olduğunu sandığım odanın ışığını açtığımda şaşırdım, çünkü genç bir kadın uzun bir masanın en ucunda oturuyordu. Merhabalaştıktan sonra birbirimize klasik tanışma sorularını sorduk: Yirmisekiz yaşındaydı Faiza, Faslıydı, iki yıldır Almanya’da yaşıyor ve ütücülük yapıyordu. Alman eşi ile temizlik görevlisi olarak çalıştığı otelde tanışmıştı. İri siyah gözleri ve yüzünü aydınlatan bir gülümsemesi vardı. Halinden memnun olup olmadığını sorduğumda omzunu silkti. Nedense saçma bir soru sorduğum hissine kapılmıştım ki eşinin yetmiş beş yaşında bir alkolik olduğunu söyleyiverdi Faiza.

Az sonra orta yaşlı bir çift girdi kapıdan. Mutsuz, kırık bir halleri vardı. Adam zoraki, kadın ise bir parça daha doğal bir gülümseme ile bizi selamladı. Ardında yüz bin ölü bırakan Bosna savaşının en kanlı dönemleriydi ve daha sonra Mirela’nın avukat, Ismar’ın ise bir ressam olduğunu ve Saraybosna’da birçok yakınlarını ve evlerini kaybettikten sonra Almanya’ya sığındıklarını öğrenecektim. Mülteci yurdunda küçük bir odada kalıyorlardı.

Daha sonra gelenler ise Filistinli bir sığınmacı, annesi ve iki çocuğu ile birlikte Sibirya’dan göç eden ve sosyal yardımla yaşayan kırk yaşlarında bir kadın, aslında matematik okumak isteyen Litvanyalı bir au pair kız, hemen kaynaşacağımız İranlı bir mülteci olan Mojde ve bunun gibi birkaç insan daha... Yegane ortak noktaları geçmişin çaresizliği ile bugünün umudu arasında yaşamaları olan ve geleceğin kocaman bir belirsizlikten başka bir şey sunmadığı bir avuç insan. Sessizce öğretmeni bekliyoruz. Öğretmen sekizi çeyrek gece geliyor. Geç kaldığı için dilediği özrün ardından kendisini tanıtıyor: Adı Sandra, otuziki yaşında. Uzun boylu, gözlüklü ve neredeyse hep gülerek konuşan bir kadın. Herkes kendisini tek tek tanıtıyor, Bosnalı ressam adını söylüyor sadece, Sandra’nın ısrarlı sorularına karısı cevap veriyor.

Az sonra günün ilk ışıkları sınıfa düşerken bu iki haftalık işi bulduğu için duyduğu mutluluktan söz ediyor Sandra. Çok mutlu, çünkü iki hafta sonra Amerikalı sevgilisi Mike geldiğinde hem parası hem de vakti olacak. Mike uzun boylu ve yakışıklı. Noeli birlikte Avusturya’da bir dağ kulübesinde geçirecekler. Sınıfta, ülkelerini terk etmek zorunda kalan, mülteci olmak için başvuran ve bu süreç içerisinde belirlenmiş eyalet sınırlarından dışarı bile resmi izinle çıkan insanların olduğu düşünülünce hayal etmesi bile olanaksız bir peri masalı Sandra’nın anlatıkları. Ama anlaşılan olgun insanlar sınıftakiler. Gülümsemekle yetiniyorlar, hava aydınlanıyor ve Almanca gramerin derinliklerinde hep beraber kayboluyoruz.

Kısa bir teneffüsün ardından sözcük dağarcığımızın gelişmesi gerektiği inancında olan Sandra mutfak eşyalarının adlarını yazmaya başlıyor tahtaya. Sarımsak presi, ekmek kutusu, çorba kepçesi, yemek kaşığı, kahve kaşığı, dondurma kaşığı. Sonra yumurta kaşığı ve reçel kaşığı. Çelik olması lazım hepsinin! Ve ocak! Mutfakta en önemli şey! Sandra elektrikli olan ocağını gazlı ocağa çevirtecek. Çünkü Mike yemeğe çok düşkün ve gazlı ocakta pişen yemeğin tadını hiçbir elektrikli ocakta pişen yemek veremiyor. İşte o an ben ve Mirela göz göze geliyoruz. Filistinli genç Bosnalı Ismar’a bakıyor. Faslı Faiza Litvanyalı Daiwa’ya. Sandra belki de empati sözcüğü daha keşfedilip de kendisi gibi olanlara henüz ulaşamadığından(!) hâlâ gözleri ışıl ışıl anlatmaya devam ederken, bir kez daha anlıyorum ki yoksulluk ve çaresizlik hangi coğrafyadan gelirse gelsin gözleriyle anlaşıyor. Yeter ki istesinler ve birbirlerinden gözlerini kaçırmasınlar.

Şükran Yiğit 'ın Son Yazıları