Şükran Yiğit
Berlin’de bir kitabevi
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:09 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:09
Hani klasik bir polisiye kurgusu vardır: Herkesin birbirini tanıdığı, birbirinin dününü, bugününü, nefretini, sevgisini, zaaflarını bildiği, dostlukların ve vefa borçlarının, düşmanlıkların ve eski hesapların herkesin malumu olduğu küçük bir kasabada hayat her zamanki gibi akıp giderken bir gün bir cinayet işlenir. Ve bütün çelişkilerin, çıkar çatışmalarının hasıraltı edilip bir suç etrafında aniden kenetlenivermiş kasaba sakinlerinin arasına genç ve tecrübesiz bir dedektif düşer. Kasaba halkı aslında tam olarak bilmese de cinayetin hangi nedenle ve kim ya da kimler tarafından işlendiğini tahmin etmekte ancak yine de ser verip sır vermemektedir. Dedektif derin ve her tarafından kuşatılmış bir sessizlikte, adeta büyük bir yalanın içinde yaşamaya başlar.
İşte Berlin’in, her köşesinden sokak müzisyenlerinin seslerinin yükseldiği, her şey yolundaymış gibi görünen kalabalık caddelerinde dolaşırken dünya birdenbire tıpkı o kasaba gibi görünüyor gözüme. Bir köşeye büzülüp neredeyse görünmez olmak isteyen evsizlerin, alkoliklerin yanından geçiyorum. Gecenin tehlikelerine karşı kendilerini koruyan köpekleri var yanlarında. Önümden manto diye, bir zamanlar uzak bir ülkenin ormanlarında yaşayan bir hayvanın postunu çalmış bir ‘hırsız’ yürüyor. Cezası yok bunun! Karşıdan bir türlü alışveriş sarhoşluğundan çıkamayan genç kadınlar geliyor. Giysileri parlak ve ucuz. Elleri alışveriş torbaları ile dolu. Torbaların üzerindeki yazılar, içlerinin dünyanın en yoksul ülkelerinin, en bodrumundaki en insanlık dışı tekstil atölyelerinden gelen giysilerle dolu olduğunu söylüyor. Refah ülkelerinin ‘yoksullarını’ yine başka yoksul ülkeler giydiriyor. O cinayetin işlendiği kasaba sakinleri gibiyiz. Sessizliğin kuşattığı büyük, çok büyük bir yalanın içinde yaşıyoruz derken...
İşte o an karşıma çıkıyor Marga Scholler’in kitabevi. Ben kitabevi diyorum ama o, zamanında, yani 1929 yılında, henüz yirmi dört yaşında genç bir kadınken açtığı bu kitabevine ‘kitap odası’ adını vermiş. Hayatını otuzüç kişinin öldürüldüğü Berlin’in Kanlı Mayıs’ının, Hitler faşizminin, korkunç bir savaşın, 68 hareketinin, Benno Ohnesorg’un ölümüyle en kederli, Rudi Dutschke ile ise en ateşli günlerinin ve nihayet şehri sadece ortasından bölmekle kalmayıp, aynı zamanda dört bir yanından çeviren 160 kilometrelik bir duvarın örülüşünün ve çöküşünün tanıklığında geçiren bir kitabevi. Yeşil, ahşap kitap raflarıyla dolu bir oturma odasındayım sanki. Yerler halı, köşede bir demlik çay... Bütün Nazi dönemi boyunca, giriş katında göstermelik yemek kitapları satarken, büyük bir tehlikeyi göze alarak yasaklanmış kitapları bodrumunda okuyucularına sunmaya devam eden, sessiz bir direnişin kahramanı olmuş Marga Scholler’in kitabevi burası.
Beckett’ten Brecht’e, Brecht’ten Hesse’ye, Hesse’den Canetti’ye yüzlerce yazarı ağırlamış, tüketim cinnetini dışarıda bırakan bu cennetin çalışanları ve müşterileri sohbet ederek dolaşıyorlar rafların arasında. Burada Emile Zola’yı hiç duymamış, etraflarına boş gözlerle bakarken, yasak savar gibi “Aradığınız sakın Soler ya da Sola olmasın” diyen büyük kitapçı zincirlerinin satıcıları dolaşmıyor ortalıkta. Camların gerisinden bakıyorum bir kapıyla dışarıda kalan hayata ve paltoların ceplerinin olması ya da trenler kadar büyük bir buluş bu diye düşünüyorum kendi kendime. Düşünsene! Durup dururken şehrin ortasındaki bir odaya dünyanın dört bir yanından gelen öyküleri dolduruyorlar ve bununla da kalmayıp gelen herkesi buyur ediyorlar içeriye!
Sonra, “dünya” diyorum yine kendi kendime, dünya muhteşem bir yer!