Şükran Yiğit
Dünyanın bittiği yer: Otterndorf (yolculuk II)
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Çıkan kısmın özeti: İki kış önceydi. Otterndorf Belediyesi’nin kent vaka-i nüvisi için açtığı yarışmada finale kalmış adaylardan birisi olarak görüşmeye çağrılmıştım. Ve Ocak ayında kuzeye doğru, dört günlük bir yolculuğa çıktım. Frankfurt-Hamburg treniyle yola çıkmış, Hamburg’ta kırkbeş dakikalık bir moladan sonra peronda bekleyen Otterndorf trenine binmeye hazırlanıyordum.
* * *
Otterndorf’a gideceğim tren, bölgesel ulaşımda kullanılan iki katlı, koltukları tek yönlü bir simetriye bağlı kalmadan düzenlenmiş, mavinin ve beyazın hakim olduğu ferah bir trendi. Üstelik sıcaktı, istasyonun soğuğundan içeri adım atar atmaz rahatlatan, hoş bir duygu kapladı içimi. Yerlerin hemen hemen dolmuş olduğu vagonda tek tük boşluklar vardı. Kitap okuyan bir kızın yanındaki boşluğa doğru ilerledim. Derrida üzerine bir kitap okuyordu kız. “İyi ki ikinci sınıf vagonda ayırtmışlar yerimi” diye düşündüm. Çünkü birinci sınıf vagonlarda bilgisayarların ve cep telefonlarının egemenliğinde sürer yolculuk. İkinci sınıf vagonlarda ise her zaman hayat vardır. Kitap okuyanlar, müzik dinleyenler, kağıt oynayanlar, uyuyanlar ya da hiçbir şey yapmadan camdan dışarı bakanlarla hayatın küçük bir kesitini paylaştığı duygusuna kapılır insan. Bir bilinmeyene doğru yola çıkanlarla evine dönenler arasında kurulan tuhaf bir kader birliği.
Derrida okuyan kız, bunları düşündüğümü hissetmiş gibi yanına otururken gülümsedi. Uzun boyluydu, küçük valizimi yukarıya koymama yardım etti. Paltomu asmış, tam çantamdan Hesse’nin “Bozkırkurdu” adlı romanını çıkarmış, kapağını açmak üzereydim ki… Dediğim gibi, o yolculuk için neden Hesse’yi seçtiğimi bilmiyordum. Ama nasıl karlarla kaplı yollarda birdenbire Hesse’nin kış şiirleri karşıma çıkıverdiyse, bu sefer de Derrida okuyan kızın büyülenmiş gözleri takıldı elimdeki kitaba: “Hesse’nin en sevdiğim kitabıdır. Hatta en sevdiğim kitaplardan birisidir!” Böyle başlayıp Hesse’nin diğer romanları üzerine devam eden bir sohbet başlamıştı kızla aramızda. Bir süre sonra ellerimizle sıkıca kavradığımız fincanlarımızdan sütlü kahvelerimizi içiyor, haritada adlarının olmasından başka hiçbir önemi olmayan küçük köylerden, kasabalardan geçiyorduk. Bambaşka kentlerden, bambaşka ülkelerden gelen ve birbirleriyle ilk kez karşılaşan insanlar romanlardan, öykülerden söz ederken neden bu kadar çabuk kaynaşırlar? Belki de roman kahramanlarından sanki bir süredir gözden kaybettikleri ortak bir arkadaştan söz eder gibi söz ettikleri, belki de böylece tren yolcularını birbirlerine bağlayan kaderden daha derin bir ortak kaderi, aslında adı şimdiye kadar konmamış bir geçmişi paylaştıkları içindir.
Babası Rus, annesi Volga Almanları’ndan, Sibirya-Novosibirsk doğumlu olup, sekiz yaşındayken, göçeden ailesi ile birlikte Almanya’ya gelen Elena. Kabarık, siyah, kıvırcık saçları, İspanyol paçalı desenli pantolonu ve naif heyecanıyla, insana yetmişli yıllardan kazara 2011 yılına ışınlanmış gibi gelen bir hali vardı. Bir yandan postacılık yapan bir yandan da felsefe okuyan ve son anda e-posta adresini yazıp, küçük bir istasyonda indikten sonra el sallayarak treni uğurlayan Elena’nın arkasından, artık tipiye dönüşmüş karı seyrederken hâlâ onun az önce söylediklerini düşünüyordum: “Çocukluğumu hatırlatan iki şeyi çok seviyorum: Anneannem ve kar!”
Öyleydi, çocukluğunu uzaklarda bıraktığı için onu hep içinde taşıyan insanlar gibiydi Elena: Yersiz, yurtsuz. Trendeki insanlara baktım. Büyük bir kısmının evlerine döndüklerini düşündüm. Nasıl birşeydi acaba insanın hep doğup, büyüdüğü evde yaşaması?
Otterndorf’a yavaş yavaş yaklaşıyorduk. Artık ahşap iskeletli ve kırmızı tuğlalı evlerin, bembeyaz tarlaların, eski değirmenlerin, ağırbaşlı çamların, bilge meşelerin ve hüzünlü kayınların içinde ardarda belirip kaybolduğu gün ışığı çekilmeye başlamıştı. “Cadenberge” anonsunun ardından valizimi indirdim, paltomu giydim. Çantamdaki krokileri çıkarıp cebime koydum ve kapıya doğru yürüdüm. İnen birkaç kişinin ardından kapı kapandı. Bir sonraki durakta, beş dakika sonra ben de inecektim, şimdiye kadar hiç gitmediğim ve büyük ihtimalle bir daha da hiç gitmeyeceğim bir istasyonda inecektim. Şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım ve belki de bir daha hiç karşılaşmayacağım insanlarla medeni ilişkiler kuracak, tokalaşacak, iyi akşamlar diyecek, teşekkür edecektim. Yolda yazmadan çevirdiğim Hesse şiirini tekrarladım unutmamak için:
“nasıl da öyle tuhaf bir hüzün sarar insanı
yürürken yabancı bir kentte
ayın çatıları aydınlattığı,
uyuklayan bir gecede”
Tren durunca indim. Artık kasabadaki o yabancı bendim.