Şükran Yiğit
Menüde bugün zürafa var!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:10
28 Aralık 1888, Torino. Noel ertesi. Şehir Po Nehri’nin ve Alp Dağları’nın koynunda kış uykusunda. Meydandaki küçük bir kafede müşteriler şehre özgü çikolatalı kahvelerini yudumluyorlar. Fiat otomobilin şehre damgasını vuracak fabrikasının kurulmasına birkaç ay var, at arabaları geçiyor sokaklardan. Davide Fino dışarıdan gelen bağrışmaları duyup da dışarı çıkıp olanları gördüğünde belki de derin bir üzüntüyle sarsılmıştır. Evet, kiracıları olan Profesör son günlerde tuhaf davranışlar sergilemektedir ama....
Arkalarında bağrışıp gülüşen bir kalabalıkla birlikte, iki polisin arasında eve doğru gelen kişi Profesör Nietzsche’dir. Çökmüştür, gözleri kıpkırmızıdır. Çünkü az önce, etraftan görenlerin hayret dolu bakışlarına ve alaylarına aldırmadan acımasızca kırbaçlanan bir atın boynuna ağlayarak sarılmış ve attan güçlükle koparılabilmiştir. Bu olay Nietzsche’nin bilinen trajik sonunun resmi başlangıç noktası olur. İnsan eliyle acı çektirilen bir hayvana utanç içerisinde gösterdiği şefkat, onu nihai olarak tıkır tıkır çalışan “normalin” çarklarından dışarıya, kendi mutlak yalnızlığına doğru atacaktır.
Bundan yaklaşık yüz otuz yıl sonra yirmi yedi bin kişinin desteklediği karşı bir imza kampanyası ve Kopenhag Hayvanat Bahçesi’nin önünde bekleyen dehşet, öfke ve üzüntü içindeki hayvan hakları aktivistlerinin protestoları devam ederken, Marius adlı genç ve sapasağlam bir zürafa, hayvanat bahçesinin yetkilileri tarafından özel bir aletle vurularak öldürüldü. Marius’un tek suçu’ yanlış genlere sahip olmasıydı. Onunla benzer genleri taşıyan akrabaları, Kopenhag dahil, Avrupa’nın bütün hayvanat bahçelerine yayılmıştı. Ve onu ve akrabalarını oralara kapatan yetkililer kendilerini şimdi de Marius’un ve türünün genetik kodlarının bekçileri ilan etmişlerdi. Bu yetkililer örgütsüz değillerdi elbette, EAZA denen ve Avrupa çapında, hayvanat bahçelerindeki esirlerinin genetik kodları izleyen ve kollayan bir kuruluşta bir araya gelmişlerdi. Oturup Marius’un ve kader arkadaşlarının genlerini karşılaştırdılar ve kararlarını verdiler: Avrupa’da Marius’a yer yoktu. Kopenhag’ta ve gidebileceği her yerde “akraba evliliği” tehlikesi vardı. Afrika’ya, doğal hayatına geri de gönderemezlerdi. Çünkü Marius’un orada yaşama şansı artık sıfırdı. Yani Marius ölmeliydi.
Derken Kuzey’den bir umut ışığı doğdu: İsveç’ten bir hayvanat bahçesi müdürü, “Marius’u biz alalım” diyordu. “Hayır”, dediler yine yetkililer. “EAZA üyesi olmayan hayvanat bahçelerine hayvan veremeyiz.” Marius’u beş yüz bin avro verip almaya hazır olan varlıklı bir insan da geriye çevrildi arkasından: “Zürafa evcil hayvan değildir!” demişlerdi yetkililer. Hayvanat bahçelerini verili, vazgeçilmez bir gerçeklik olarak gören, gösteren ve ancak bu gerçeklik içerisinde çözüm aradıkları için de bulamayan yetkililere öfkeliydik. Ama hayvanlarla, hayvanat bahçeleriyle ve en önemlisi endüstriyel et tüketimi ile olan ilişkimizi sorgulayıp, ahlaki sorumluluğumuzu üstlenmeden küçük zürafaları kurtarmamız mümkün müydü? Değildi elbette.
Ve beklenen son geldi: Zürafa Marius, bir pazar günü on sekiz ay önce dünyaya gözünü açtığı yerde öldürüldü. Cansız bedeni “eğitim amaçlı” olarak seyircilerin önünde kesilip, parçalandıktan sonra aslanların önüne atıldı. Bütün bunlar olurken, Marius gibi bir adı olmayan, değil bir mera görmeyi, yeşilin adını bile duymamış isimsiz bir inek ya da bir domuz, hayatı boyunca hiç çıkarılmadığı, vücudunu bile çeviremediği daracık kafesinde sırasını bekliyordu. Kafesteki hayvanlara bakan işçi, “aslanlara bugün et istemiyorlar, bir zürafa kesip vermişler” diye düşündü. Aynı esnada Kopenhag’taki evinde Marius’un ardından içlenen bir çocuk, yine aynı mezbahadan gelen sosisinden bir parça koparıyordu, ağlamaklı. Kendisine dayatılan ikiyüzlülükten habersizdi. Hayatı boyunca, her ortalama Danimarkalı gibi, mutsuz doğup mutsuz ölen ve en az Marius kadar hayatı hak eden binden fazla hayvanı yiyeceğinden habersizdi. Dünyanın her yerinde yüzbinler, ailece güzel bir pazar geçirmek için Hayvanat Bahçeleri’ne akıyor, bürokrasilerinin, bilimlerinin ve ekonomilerinin arkasına saklanan yetkililer hangi Marius’un nasıl öleceğine karar veriyorlardı. Biz ise hiçbir işe yaramayan imza kampanyalarına katılıp, “Marius ölmesin” çığlıklarına da bir “like” verdiğimizden belki de hâlâ deliremiyorduk. Nietzsche? Nietzsche hâlâ ağlıyordu. Hepimiz için!