Şükran Yiğit
Dünyanın bittiği yer: Otterndorf (Kasaba I)
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:06 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:06
Otterndorf’ta trenden indiğimde istasyon saati üç buçuğu gösteriyordu. Bölgenin yapılarının karakteristik malzemesi tuğladan yapılmış küçük istasyonda ve çevresinde tek bir hayat izi yoktu. Ve Almanya’nın hemen hemen bütün kasabalarında ve kentlerinde olduğu gibi trenle gidenleri uğurlayan ve gelenleri ilk karşılayan cadde olan İstasyon Caddesi’nde yürümeye başladım. Otel, Medem Irmağı’nın kıyısındaydı. O yüzden donmak üzere olan ırmağı gördüğümde sevindim. Irmağı izleyerek kuzeye doğru yürürsem rahat rahat bulurum oteli diye düşündüm bu keşfimden hoşnut kalarak. Oysa benim gibi yön duygusu hiç gelişmemiş, biraz büyücek süpermarketlerde kaybolan, oturdukları sokağa kar yağsa dekor değişikliğinden evini bulamayacak ve dahası bütün yokuşları Kuzey, sol taraflarını ise hep Batı zanneden insanların yola düştüklerindeki o derin huzursuzluğa ne haritalar ne pusulalar ne de ırmaklar deva olur. Bunu her yeri eliyle koymuş gibi buluveren, farkında olmasalar da adeta bir av köpeğinin yetenekleriyle donatılmış şanslı insanlara anlatabilmek ise çok zordur. O yüzden ne yol sorabileceği bir insanla ne de haritayla karşılaştırabileceği bir kesişim noktasıyla karşılaşmadan, yabancı bir kasabada ırmağı takip ederek bir adresi bulabileceğini düşünen bir faninin bu ırmak fikriyle nasıl da sevinçle sarsıldığını belki de hiç anlayamayacaklardır.
Öyleyse bir an durup bırakalım da onlar da gözlerini kapatsınlar ve kendilerini ne ayın, ne de yıldızların göründüğü kapkaranlık bir gecede, açık bir denizde yol alırken, birdenbire karşılarında deniz fenerini gören bir balıkçı olarak hayal edebilsinler ki hep beraber İstasyon Caddesi’nde yürümeye devam edelim.
Bir müddet daha, karların kaldırımların iki yanına yığıldığı caddede yürüdükten sonra ırmak meselesini bıraktım, çünkü artık krokide yazılanlarla, geçtiğim yollar birbirini tutuyordu. Kasaba merkezine teğet geçerek otele doğru yürüdüm. Ayaklarımdan birisi sanki buz tutmuşken, diğeri neredeyse hiç üşümemişti. Bunun nedeni ise birgün önce hafifçe kazara kesilen ayağımı doktorun her ihtimale karşı deyip sardığı sargı beziydi. Rüzgar yakıyordu, kar tipiye dönüşmüştü ve sokakta hala kimse yoktu. Üçüncü sınıftayken okuldan eve nedense ablamla değil de yalnız döndüğüm o gün geldi aklıma. Büyük bir arsadan geçmiş, yokuşu çıkıyordum. Belki de hayatımda ilk defa tek başıma tipide yürüyordum, dünyada yapayalnız olduğum hissine kapılmış, bir daha eve dönemeyeceğimi düşünüyordum. Ama annemi kapıda telaşla beni karşılamaya çıkarken bulduğumda, her şeyi inkar etmiş ve istersem derhal Kuzey Kutbu‘na gidebileceğimi iddia etmiştim. Otele vardığımda hemen arayacaktım evi. Sonra İstanbul’daki 1987 kışını düşündüm. Kaş’tan dönüp Taksim’de bir metreyi bulan kara inmiş ve Taksim’den Rumelihisar’ına kadar dört saat yürümüştüm. Tek bir araba, tek bir taksi durmamıştı. Yufka yürekli, yardımsever ve merhamet sahibi sıfatlarının sözlüklerde iyice köşelerine sindiği bir geceydi. Eve vardığımda Fundacım hemen bir mercimek çorbası yapmıştı bana. Okulların günlerce kapalı kaldığı, hep beraber salonda sobanın önünde uyuduğumuz ama soba camının bir gece ısıya dayanamayıp sonunda kırıldığı ve Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın özür dilediği kıştı. Sonra Sezar bir yazı yazmıştı: “Bedrettin Dalan, Gerisi Yalan” diye. Okuyup gülmüştük hep beraber. Hisar o zamanlar daha, hafta sonları iyice nükseden “life style” kahvaltılarının esir almadığı bir yerdi. Ve sadece memlekete karşı değil, sanki bütün dünyaya karşı sessiz sedasız bağımsızlığını ilan etmişti Hisar. Ya Otterndorf? Otterndorf ise şu yürüdüğüm haliyle dünyanın bittiği yerdi. Tam “ne işim var burada” tehlikesi baş göstermek üzereyken otelin kapısına varmıştım. Kapıyı açtım. Ne büyük ne de küçük bir resepsiyonu vardi otelin. Genç bir kız, otel üniformasıyla karşıladı beni. “Hoşgeldiniz,” dedikten sonra, hemen “Augenblick” deyip resepsiyonun arkasındaki odada kayboldu. Almanca’nın en sevdiğim sözcüklerindendir “Augenblick”. Gündelik hayatta tıpkı Türkçe’deki “bir saniye,” anlamında kullanılır ama sözcüğün içsel anlamı, “bir bakış” ânıdır. Yani süreyi, saniye sözcüğü gibi bir zaman birimiyle değil de “göz açıp kapayıncaya kadar” deyiminde olduğu gibi otantik bir insani ölçüyle ifade eder. Belki de bu yüzden sevimli görünmüştü genç kız gözüme ya da fark etmeden iş yerinde yeni olmasından ötürü saklamaya çalıştığı heyecanını hisetmiştim.
Kız kısa bir süre sonra, haftada en az üç kereden ikişer saat spor yaptığı her halinden belli kırk yaşlarında bir kadınla geri döndü: Belediye’nin misafiri miydim? Evet. Güzel bir oda vereceklerdi bana. Meslek eğitimindeydi genç kız. Otele girişi kaydetmenin bütün ayrıntılarını, çıldırtacak bir yavaşlıkla tek tek açıklıyordu kadın. Sonra beni odama çıkardılar, pek dinlemediğim birtakım açıklamalarda bulundular ve iyi günler dileyerek gittiler. Kahve servisi kapıyı çaldığında pencerenin önündeki koltukta oturmuş ağaçların arasından görünen ırmağa bakarak “Ve durgun akardı Medem” diyordum kendi kendime. O gece lokantadan otele dönerken ise tamamen donmuş olduğunu, tam akarken donmuş olduğunu görecektim. O soru yavaş yavaş, durgun akan Medem’in sularıyla birlikte çıktı tekrar dinlendiği köşeden: Ne işim vardı benim burada, bu dünyanın bittiği yerde?