Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Şükran Yiğit

Broyard ve Llewyn

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:07 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:07

“Biliyorum ki insanlar hâlâ kitap okuyorlar ve bazıları kitapları gerçekten seviyor, ama bizim 1946 yılının Greenwich Village’ında kitaplar için hissettiklerimiz aşkın da ötesindeydi.

“Biz nerede bitiyoruz, kitaplar nerede başlıyordu, bilmiyorduk. Kitaplar bizim havamız, suyumuz, dünyamız, giysilerimizdi. Kitapları sadece okumuyor, onları içimize çekiyor, onlarla tarihimizi yazıyorduk. Kitaplar bizi, iki elimizde de ağır birer çanta taşıyormuşuz gibi dengede tutuyor, bize adeta yerçekimini bağışlıyorlardı.”

Bu sözleri Amerika’nın efsanevi edebiyat eleştirmenlerinden Anatole Broyard savaş sonrası New York’unun Greenwich Village’ini anlatırken söylüyor. New Orleanslı bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen ve teninin görece açıklığı nedeniyle siyah köklerini hayatı boyunca saklayan ve hatta siyah yazarları eleştirirken daha da katı davranan Broyard, ölümünden sonra ırkçılık/ayrımcılık temelinde birçok tartışmanın konusu olmuştu. Broyard’ı fırsatlar ülkesinin büyük bireysel başarısı olarak görenlerle, kendine yönelik nefretin ve ırkçılığın bir göstergesi olarak değerlendirenler bitmez tükenmez tartışmalara girdiler. Ama bütün bu tartışmalarda kesin olan tek şey vardı: Broyard kaybetmemişti.
Broyard küçük bir kitapçı dükkanı açarak girdiği Village’i, yani New York’un bu bohem ve yaratıcı damarını 1961 yılında evli ve ünlü bir adam olarak terk etmeden birkaç hafta önce bir elinde gitarı, omuzunda çantası ve diğer elinde sarman bir kediyle karşısına çıkan genç müzisyenin yanından belki de hiç dikkat etmeden geçip gitmiştir. Ne de olsa o günlerde, 1961 kışının dondurucu New York soğuğunda, sokaktan geçip giden onlarca müzisyenden sadece birisidir Llewyn Davis. Tıpkı soğuk ve karanlık sokaklar gibi insanda seyrederken bile bir üşüme hissi uyandıran Gaslight Cafe’deki programından sonra arkadaşlarının birinin evinde bir kanepeye kıvrılıp geceyi geçirecektir. Henüz, tıpkı bizim bir Cihangir masalının vardığı yer gibi, ancak üst-orta sınıflara mesken sunan bir semt değildir o zamanlar Village, genç müzisyenlere, şairlere, sanatçılara kira evlerinin kapıları tamamen kapanmamıştır. Ama Llewyn, kötünün kötüsü bir oda bulamayacak kadar yolsuzdur. Yaptığı albümün geliri bir palto bile almasına yetmemiştir.

Aksidir Llewyn, ödün vermez, dik kafalıdır, solo çalışmaması, bir müzik grubuna katılması önerilerini şiddetle reddeder. Çünkü daha önce ikili olarak birlikte çalıştığı arkadaşı Washington Köprüsü’nden atlayarak intihar etmiştir. Ama bu bile problemlidir. “İnsan Washington köprüsünden değil, Brooklyn köprüsünden atlar” der caz müzisyeni Turner, acımasızdır.

Sonra izlediğim bütün Coen filmlerinde olduğu gibi, yavaş yavaş insan kalabalığı çekilir ortalıktan. Yola çıkar Llewyn. Çaresizliğin, melankolinin, ironinin ve aksi bir tesadüfle elinde kalan sarman bir kedinin eşliğinde yol alır Washington’a doğru. Ama umut dolu bir yolculuk olmaktan çok uzaktır bu yolculuk, sanki zaten başlıbaşına bir kaos olan hayatını adeta yeni hayal kırıklıklarına yer açmak için sadece birkaç günlüğüne geride bırakmış gibidir. Karanlık mola yerlerinde, karda, ayazda, gecede hiç konuşmadan araba süren bir şair ve ağzını sadece yukarıdaki gibi tespitlerini sunmak için açan caz müzisyeni Turner ile birlikte yollardadır. Evet, her şey kötüdür, girişimlerinin hiçbirisi olumlu bir sonuç vermeyecektir, durum gerçekten umutsuzdur ama özgür bir kahramandır Llewyn. Uyumsuzluğun özgürlüğünde kendine ait olan bir hayatı yaşamaktadır. Eleştirmen Broyard gibi başarı ve kabul görme adına beyaz bir sırra sarılmadan, yerleşik konformizmin önünde eğilmeden yoluna devam edecek, bir döngü halini alan kaosunda hiçbir zaman aynı cafelerde dolaşan bir Bob Dylan olamayacaktır. Ama idellarine sadık ve daha da önemlisi özgür bir ruh olarak yaşayacaktır.

Kuşkusuz hepimizin hayatında bir Broyard ve bir Llewyn ya olmuştur ya da olacaktır. Üzerlerinde kazanmanın hazzını ya da kaybetmenin hüznünü taşıyarak geçip gideceklerdir bu insanlar hemen yakınımızdan. İstesek de, istemesek de bize kazananların, hep kazananaların hikayelerinin anlatılmaya değer bulunduğu bir çağda, kazanmayı ya da kaybetmeyi değil de, yaşamayı, kendileri olmayı, özgür olmayı seçenlerin sadece Coen Kardeşler’in beyaz perdesinden değil, hayatımızdan da geçtiği nice yeni yıllara...

Şükran Yiğit 'ın Son Yazıları