Şükran Yiğit
Kitaplığın önünde
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:51 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:51
Şükran Yiğit'in “Kitaplığın önünde” başlıklı yazısı 19 Şubat 2013 Çarşamba tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Doktor Jivago soğuklarının arkasından başka ne gelebilirdi ki?
Önce, burnumun ucunda belli belirsiz ama tanıdık kokusunu duydum. Limonlu bir çay içtim. Fakat az sonra bir ürperti geçti sırtımdan. Sobaya iki odun attım. Sonra, yavaş yavaş eklemlerimde belli belirsiz bir sızı... Evde Vicks var mıydı acaba? Biraz daha oyalandım ve sonunda “belki” diyerek babamın her derde deva reçetesi olan uykunun, şifalı kollarına bırakmaya karar verdim kendimi.
Ertesi sabah uyandığımda ise her şey için çok geç olduğundan emindim. Kaybetmiştim. Hırkamı giyip, battaniye ile kanapenin köşesine gittim. Biliyordum ki artık, zamanı puslu rüyalardan birinden ötekine geçmekle geçireceğim, soğuk algınlığı krallığının topraklarına yapacağım üç günlük yolculuğun eşiğindeydim. Dünyaya durumumu kısaca bildirip, kendimi dünyevi yükümlülüklerimden kurtardıktan sonra, çay termosu, battaniye, termofor, radyo ve mendilden oluşan bagajımın en vazgeçilmez parçasını tamamlamak üzere kitaplığın önüne gittim. Gerçek yolculuklara çıkarken de böyle yaparım. O kitaplığın önünde durup bakarım. Ve yanıma alacağım bir-iki kitabı seçerken her seferinde, birdenbire, okumak istediğim ama bir türlü okuyamadığım ne kadar çok şey olduğunu tekrar idrak edip, yolculuğa beş kala bileti yakıp, bavulları boşaltıp, herşeyi bırakıp oracıkta oturuverip, okuyamadığım ya da tekrar okumak istediğim her şeyi okumayı düşünürüm. Ama tabii ki yapmam. Memleketten gelen seslerle, kokularla, yüzlerle birlikte, “gittiğim yerde nasılsa bulurum birşeyler” diye avutarak kendimi, alelacele bir-iki kitabı koyarım çantama. Soğuk algınlığı ülkesine doğru yolculuğa çıkarken ise önümde duran kitaplardan başka çağıran yoktur beni. Sanki günler sürecek bir yolculuğa çıkacakmışım gibi toplamaya başlarım raftan kitapları: Bir türlü okuyamadığım, başlayıp bitiremediğim, araya bir şeylerin girdiği, ortasında bıraktığım ama aslında haksızlık ettiğim kitaplar… Fakat yanıma aldığımın talihsiz bir seçim olmaması için de içten içe dua ederim. Yani Paul Auster’in “Kehanet Gecesi” ile yaşadığım gibi, zamansız ve talihsiz bir karşılaşma olmamasına: Aslında bana olay örgüleri cetvelle çizilmiş gibi gelen, figürasyonunu başrollerden her zaman daha başarılı bulduğum ve sonunda hafızamda geriye, en iyi ihtimalle sadece bir atmosfer bırakan Paul Auster romanlarının bir figürü vardır ki her şeyi unutsam da onu asla unutmam: Trause. Adının, Auster’in adının bir anagramı, kişiliğinin ise Auster’in bizzat kendisi olduğunu tahmin etmenin çok güç olmadığı Trause! Birkaç yıl önce, bir diz ameliyatı sonrasında, olası bir tromboz tehlikesine karşı kendime hergün iğne yaptığım günlerdi. İşte böyle bir ruh hali içerisinde karşılaştığım Trause için ise tromboz bir tehlike değil, gerçeğin ta kendisiydi. Bütün kitap boyunca bacağında trombozla oturdu Trause. Ben de kaderimizi birleştirmekten kaçınıp, iğneler bitinceye kadar hep az az okuyup bitirmedim kitabı.
Aklımda Auster, kollarımda Flaubert’in Duygusal Eğitim‘i, Necib Mahfuz’un Saray Gezi’si, Edith Wharton’un Keyif Evi ve şimdi adlarını saymak istemediğim birkaç Türk yazarının büyük ihtimalle haksızlık ettiğim, ama “işte, bir türlü olmadı!” kitaplarıyla kanapeye doğru ilerlesem de, aslında böyle zamanlarda içimde tek bir kitap vardır benim: Oblomov!
Ne üzerimde onunki gibi “yumuşak, efendisinin en küçük hareketine uysal bir köle gibi boyun eğen” bir Acem hırkası, ne kendisine seslenebileceğim ve hiçbir iş yapmayan uşakların uşağı bir Zahar, ne de beni o salondan bu salona süreklemek isteyen Stolz adlı bir arkadaşım olmasa da, Oblomov’un gelen her ziyaretçinin dışarıdan soğuğu getirdiğine inanan, hayatın kendi peşini niye bırakmadığını bir türlü anlayamayan ve ilk kez yataktan kalkması yüz sayfa kadar süren Oblomov’un ruhu uyanmıştır içimde. Bu doğulu ruhun sayfalarca eleştirisi yapılmış ve „Oblomovluk“ tam politikadan psikiyatri’ye herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir tarihsel hata ya da apatik bir kişilik örneği olarak paketlenmişken, yüz yıl kadar sonra, Batı’nın tam da orta yerinde dirilivermiştir tekrar. Bu kez adı İlya değil, Vladimir’dir ve arkadaşı Estragon’la birlikte, bir ağacın altında Godot’yu beklemektedir. Vladimir elbette, bir türlü yakalayamadığı söylenen zamanın ruhu tarafından mahkum edilen iyi kalpli ve sevimli orijinalinden uzaklaşmış gibidir ama o da tıpkı orijinali gibi aynı anlamsızlığın içinde beklemektedir.
Geçen yıl Almanca’ya yedinci kez çevrildi Gonçarov’un Oblomov’u. Her zaman olduğu gibi -Oblomov’un hiç mi hiç ilgilenmeyeceği- bir kaşık suda fırtınalar kopardı eleştirmenler. Biz ise şanslıyız. Çünkü hala Sabahattin Eyüboğlu ve Erol Güney tarafından kırklı yıllarda yapılan enfes bir çeviriyle okuyoruz Oblomov’u. Bense diyorum ki şimdi: Şu kitapçı aylar önce ısmarladığım kitabı, “Erol Güney’in Ke(n)disi’ni” getirmiş olsaydı da, ben de elimde bunlarla değil de, Oblomov çevirisinden ve Orhan Veli’nin anlattığı kedisinden bildiğim ve uzaktan uzağa hep sevdiğim, Erol Güney’in anılarıyla gidiyor olsaydım battaniyemin altına doğru.