Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Şükran Yiğit

‘Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır’

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:52 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:52

Şükran Yiğit'in “'Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır'” başlıklı yazısı 12 Mart 2013 Salı tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

Onların arkadaşları değil de, nedense hep dostları oluyor, hatta çoğunlukla da can dostları oluyor. Mesela ‘sevgili Serpil,’ diye başlıyorlar konuşmaya. Ama onlar öyle başlayınca söze, her defasında korkup, kötü bir haber vereceklemiş de, önce teskin edici birşeyler söylemek istiyorlar gibi geliyor bana. Tam bu girişi sağ salim atlatıp, rahat bir nefes almışken, aslında neresinden tutsam elimde kalan bir de ‘sohbete’ girişiyorlar kendi deyimleriyle. Sonra donuk, bir yere kısa bir süre için, bir an için bile olsa doğru dürüst odaklanamayan bakışlarına nispet yaparcasına konuşmanın orta yerinde birden, ‘canıııım, canım’ diyiveriyorlar durup dururken. Ben o zaman kala kalıyorum, ‘canııım, sen de benim canımsın,’ diyemiyorum bir türlü, bir sessizlik oluyor haliyle.

Konuşmaya devam ediyorlar. Ve de ‘canııım, canım’dan’ çark edip, birdenbire duyguların rasyonalize edilip, söylenenlere sahte bir özgüven boyutu katan ve aslında niye söylendiğini tam olarak bir türlü anlayamadığım, ama dilin en güçlü harflerinden biri olan ‚ç’ harfinin gücüne sığınmak istedikleri için kullandıklarını tahmin ettiğim o sözcükle bitiriyorlar monologlarını. Üstüne basa basa söylenen o sözcüğün daha ilk ‚ç‘ sinin kulaklarımı nasıl tırmaladığını, ikinci ‚ç‘ ile ise içimde uyanan tek isteğin hemen kalkıp gitmek olduğunu söylersem abartılı bulur musunuz acaba? Bu sözcüğün bu şekilde kullanımı nasıl girdi hayatımıza? Kim “konuşlandırdı”? Belli bir mahcubiyetle, elinden başka birşey gelmeyeceğini ifade ederken ya da lafı dolandırmadan birşeyi açıklayacağını beyan ederken kısacası genellikle olağanüstü hallerde kullanılan ve öyle kullanılırken gerçekten de bir anlamı, bir ağırlığı olan o sözcük, yani ‘açıkçası’, hangi bilemediğimiz ruh halinin, hangi dil fukaralığının, hangi zihinsel tembelliğin ve önemlisi hangi iktidar düşkünlüğünün ifadesidir? Hayatları artık bir “proje” olanların bu sözcüğe bu derece düşkün olmaları sizde de bir gelecek korkusu uyandırıyor mu?

Sonra devam ediyorlar: Nedense filmleri, kitapları, şarkıları beğenmiyorlar, güzel bulmuyorlar, hoşlarına gitmiyor da hep seviyorlar ya da sevmiyorlar. Yani sevmek ya da sevmemek son söz oluyor, ne konuşmaya ne de tartışmaya yol vermeyen, aslında artık varlığından dahi şüphe ettiğim öznel beğeniye mutlak bir dokunulmazlık ve atalet atfeden bir ‘ben sevdim’ kalıverıyor havada asılı. Tabii, kolayca tahmin edilebileceği gibi ‘ben sevdim açıkçası!’ burada tam olarak söylenen cümle. Cümle diyorum, çünkü sanki aralarında gizli bir anlaşma yapmışlar gibi hepsi, sürekli ‘kurulan cümlelerden’ bahsediyorlar. Çevrelerinde devamlı kendi kendine kurulan cümleler var, bir nevi bağımsızlığını ilan etmiş, ‘kendinde şey’ gibi dolaşıp duran cümleler... Cümlelerin sanki ifade ettikleri fikirlerlerden söylenen, anlatılan, iletilmek istenen düşüncelerden bağımsız, özerk bir hayatları var. Dilbilgisi sanki fikriyatla ilişkisini tamamen kopartıp, fikriyata paralel bir evren geliştirmiş. Tabii ki böyle bir dil evreni var ama ‘şöyle bir cümle kurmuştunuz,’ diyen, sizi özne olarak söylediğinizden koparan cümleler sizde de talihsiz, hesap soran ve başlamadan biten bir iletişim duygusu uyandırmıyor mu?

Hem... Benim bildiğim, insan dediğin genellikle sıkılır. Mutlu hayatlardan çok, mutlu anlar, hadi bilemediniz mutlu günler vardır. Olur mu canım? Ne demek? Hayat bir keyif vadisinde akıp gidiyor sanki. Keyifle kalkıp, keyifle çay içilip, keyifli filmler seyredilip, keyifli insanlarla birlikte olunuyor. İnsanı rahatsız eden, düşündüren, başka dünyalara götüren ya da bir harekete geçme duygusu yaratan bir kitap, bir film, bir oyun, bir şarkı, bir insan girmiyor mu hiç bu insanların hayatlarına? Peki ya herşey öyle keyifli keyifli giderken aniden Pandora’nın kutusundan çıkıveren o zeka düşkünlüğü? Düşünsel dünyamızı iki sıfata indirgeyen nihai bir detoksun eşiğinde olabilir miyiz? Keyif cephesi ile zeka cephesi arasında yollarını yitirmiş biz zavallılar bütün kitaplarımızı, bütün hayallerimizi gömelim mi? Hayatlarını, dünyayı ve sanatı anlamak üzerine kurduğunu iddia eden insanlar dahi bir kitap için “keyifli” ya da “zekice” dışında bir sıfat bulamıyorlarsa, bu sizde de entellektüel bir umutsuzluk yaratmıyor mu?

Modern insanı sadece bir meta tüketicisi olmaktan çıkartıp, aynı zamanda bir konsept, bir ‘life style’ tüketicisi haline dönüştüren ve ‘tüketiyorum, o halde varım!’ diyen yüzbinlerin hergün yeni bir sürümünü pazara sunan bir mekanizmanın içinde yaşıyoruz. Farklılık yaratmak yanılsaması ile ortaya çıkıp, aslında insanları aynılaştıran ve bir insandan bir tüketici yaratan marka pazarlama tekniklerinin bombardımanı altındayız. İnsanın ruhuyla değil de sadece bedeni ve zihniyle varolabildiği uzun çalışma saatlerinde, yollarda geçirilen sürelerde ve çoğu zaman şehrin keşmekeşi içinde kaybolup giden binbir türlü insanlık hali içindeyiz. Ama her koşulda elimizde bize sonsuz imkanlar sunan, sınırlarını her an zorlayabileceğimiz, havaya atıp tutabileceğimiz, çalım atıp koşturabileceğimiz ve bütün kurallarına rağmen içinde yine de kendimiz olabileceğimiz bir dil varken, sadece bir sözcük tüketicisi olmak sizde de bir boşluk duygusu yaratmıyor mu?

Dünyanın halini sözcükler “üzerinden” anlayabiliriz mi diyorsunuz? Demeyin. Evet evet, “aynen öyle!” Bugün süper negatifim!

(*) L.Wittgenstein

Şükran Yiğit 'ın Son Yazıları