Şükran Yiğit
23.11.2012, Frankfurt
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:44 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:44
Şükran Yiğit'in “23.11.2012 , Frankfurt” başlıklı köşe yazısı 28 Kasım 2012 Çarşamba tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
1992 yılında tuttuğum Berlin Notları şöyle başlıyor: “Boyun ağrısı ömür boyu!” Anlaşılan, MFÖ ve yine bir boyun ağrısı eşliğinde dolaşıyormuşum ortalıkta. Yine diyorum, çünkü bu ağrının olmadığı bir zaman var mıydı, bilmiyorum. İşte bugün çalışırken ani bir kararla yerimden kalkıp, öğlen oniki gibi bir Tay Masaj Salonu’na gitmem ve bir gökdelenin en üst katındaki o yarı ruhani, yarı koloniyal sahte “Ortamı” birkaç dakika içerisinde terketmem de böyle bir boyun ağrısının çaresizliğindendir. O masaj salonuna gitme yanılgım gerçi sadece birkaç dakika sürmüştür ama umutsuzca şifa arama maceram bir hayli eskidir:
İstanbul’da oturuyordum. Ortopedist, kas gevşetici, fizik tedavi üçgeninde yaşayıp giderken bir iş arkadaşım, evlerinin yakınında oturan bir hanımdan sözetti, “değişik tedaviler uyguluyormuş,” diyerek. Verdiği numarayı hemen aradım ve böylece Şefkat Hanım’la tanıştım. Şefkat Hanım Shiatsu yapıyordu, hem de bundan yirmibeş sene önce kadar. Tabii ben ne Shiatsu’yu biliyordum ne de telefonda anlattıklarından birşey anlamıştım ama evinden nazar boncuğu eksik etmeyen bir milletin evladı olarak, Nomen est Omen diye diye Şefkat Hanım’ın evinin yolunu tuttum.
Şefkat Hanım, o ara gittiğim, Liz Taylor’ın gözlerinden lensler takmış, buz gibi Fizik Tedavi Uzmanı Hanımdan çok farklı bir hanımdı. Bir kere insanı dinleyip, ağrının yerini, çeşidini anlamaya çalışıyor, Shiatsu dediği ayak masajını yapıyor, sonra tedavisini boyun ve yüz kısmında sürdürüyordu. Ben tam gitmeye hazırlanırken de, bana beslenmeme de dikkat etmem gerektiğini, ayın yükseldiği zamanlarda - emin değilim, belki de alçaldığı zamanlardı - yiyecek olarak sadece sıvı alınması gerektiğini ve nihayetinde az önce soya fasülyesi pişirdiğini, istersem yemeğe de kalabileceğimi söylüyordu. Doksanlı yılların başlarından sözediyoruz, yani, ortalıkta Shiatsu olmadığı gibi, yalnız oturan insan da az, üstelik yalnız oturana da bayağı acınıyor. Tabii sadece acınmakla kalınmıyor: Bazen imreniliyor, bazen tuhaf karşılanıyor, bazen de takdir ediliyor. Yani bu konuda memleketin hisleri daha karışık. Bir tarafta inşaatlarını, bilgi işlem sistemlerini, fabrikalarını, hastalarını, çocuklarını teslim ettikleri gençlerin nedense kendi evlerini yönetemeyeceklerine dair neredeyse metafizik denebilecek bir inanış ve tabii bunun hemen yanında yükselen geleneksel aidiyet anlayışı var. Ama öte yandan da onyıllardır süren batılılaşma tutkusuna rağmen kendisine o güne kadar bir türlü bir çıkış noktası bulamayan birey olma fikrinin yavaş yavaş yeşerdiği ekonomik/toplumsal bir atmosfer: Yani artık, tek başına yaşayan bir insanı bunu tercih eden bir insan olarak değilse bile, yeni iktisadi düzenin dayattığı bir homo-economicus olarak “kerhen” kabul edebiliriz. Tesadüf değildi elbette bu zamanlama. 68 ile doruğuna erişen toplumsal hareketlerin tüm dünyada ve Türkiye’de inişe geçmesi ve yükselen neo-liberal değerlerin dayatması ile birlikte, eşitlik ideali yerini ayrıcalıklı olmanın dayanılmaz çekiciliğine terkederken, dayanışma fikri de zaten giderek daralmış alanını “tek başına başarma” tutkusuna bırakıyordu yavaş yavaş. Böylece artık her bireyin kendisini bir marka haline getirmesinin de yolu açılmıştı. Ve bu kez sadece kanun hükmündeki kararnameleri ve meşhur “inan, sen de başarabilirsin,” rüyalarıyla değil, kurslarıyla, teknikleriyle, kitaplarıyla, koçlarıyla gelmişlerdi. Kursları özel insanlar içindi, kullandıkları tekniklerin sadece isimleri bile sanki uzay araştırmalarından çıkmış gibiydi. Kitapları çok satıyor, koçları ise herşeyi biliyordu. Bu “kişisel gelişim” dinine eşlik eden ve gönüllü fazla mesailerle yıpranan bünyeleri ruhen de olsa huzura kavuşturacak pozitif düşünmeler, durup dururken mutlu olmalar, nefes alma teknikleri, yumuşak salınımlar, taşlar, dokunuşlar ve Coelho’larla birlikte sonunda çalışan insan bir “PROJE” olarak raflardaki yerini aldı.
Ama görünen o ki, toplum mühendisliğinden insan mühendisliğine giden bu yolda yitip gidenler, krizle birlikte kendilerini sokakta buluveren bazı yatırım uzmanları değil sadece. Artık yazarlar, yönetmenler ve müzisyenler de sözleşmişler gibi romanlarından, filmlerinden ve albümlerinden birer “proje” olarak sözediyorlar. Sanki iş dünyasından ya da akademiden ödünç alınan, bu duygudan yoksun planlama terimi ile son derece kişisel ve duygusal bir süreç olan yaratma sürecine, inandırıcı bir piyasa ürünü ciddiyetini vermek isterlermiş gibi diyorum ve ekliyorum: Dil ne masumdur ne de tesadüfidir. Kitaplarınıza, filmlerinize, albümlerinize birer proje olmayı reva göreceğinize, yaptıklarınızdan umutsuz olduğunuz sabahlarda ilk milli procecimiz Zihni Sinir’i yad edip, boynunuza sıcak havlu ile kompres yapın.