Sinan Sönmez
Sistemin çürüyen düzeninden bir kesit
Yayın Tarihi: 03.11.2026 , 00:08
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Ülkemizde sorunlar yumağı giderek kördüğüme dönüşüyor. Fon skandalı ve vurgununun finansal-ekonomik boyutları, ilgili kurumlarının yönetim ve denetimden sorumlu üst düzey kadroların bizzat sürecin içinde yer almaları, skandalın siyasi boyutlarının kısmen ortaya saçılması gündemdedir.
Siyaset sahnesinde muhalif kanattan iktidar partisine göç kervanına belediye başkanları, belediye meclis üyeleri başta olmak üzere milletvekilleri seçmenlerin oylarını özel mülkiyetlerindeymiş gibi davranmakta sakınca görmemektedir. Bir kez daha sormak gerekiyor: siyasi etik paketlenip dipsiz kuyuya mı atıldı acaba?
Her hafta muhalif belediyelere yapılan operasyonlarla birlikte gözaltılar ve tutuklamalar hız kesmiyor. Sokaklara yansıyan her türden suça bulaşmış çeteler arasındaki silahlı çatışmalar, kolluk kuvvetlerinin müdahalesi ve geniş çaplı operasyonları ne yazık ki sıradanlaşıyor. İş cinayetleri, özellikle maden emekçilerinin haklarının açıkça özel sektör patronları tarafından açıkça gaspı ve direniş, kadına karşı şiddet ve işlenen cinayetler tabloyu iyice karartıyor. Gelir bölüşümündeki aşırı eşitsizlik nedeniyle kitlesel yoksulluğun yaygınlık kazanması şaşırtıcı değildir.
Olumsuzluklar dizinini uzatmak güç değil, bu bağlamda öncelik özgürlükler ve haklara sahip çıkılması ve savunulmasıdır. Olumsuzluklar sistemseldir, sistem tıkanmıştır. Bu saptama didaktik bir yargı ve indirgemecilik değildir. Nitekim boyutları farklılık gösterse de birçok birikmiş sorunun farklı coğrafyalarda yaşandığını, ancak toplumsal tepkinin de çok farlılık gösterdiğine tanık olmaktayız. Bu bağlamda rotayı Fransa’ya kıralım.
24 Ekim’de Fransa’da lise öğrencilerinin başlattığı, üniversite gençliği, sosyalist sol ve sarı ceketlilerin yanısıra sendikal hareketin kısmen desteklediği iktidara karşı protesto gösterilerini France Info ve ENews televizyon kanallarındaki canlı yayından 4-5 saat boyunca izledim.
Paris’te solun geleneksel yürüyüş güzergâhına izin verilmeyip merkezi oluşturan bölgede gece sokağa çıkma yasağının uygulanması tepkilere yol açtı. Kaçınılmaz olarak yaşanan arbedelerle birlikte önemli sayıda gözaltılar eksik kalmadı. Diğer büyük kentlerde (Örneğin Lyon, Marsilya, vd.) protesto gösterilerine izin verilmedi, bununla birlikte sokağa inen göstericiler ve kolluk kuvvetleri arasında sürtüşmelerin ötesinde protestocular kolluk kuvvetlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Diğer önemli bir gelişme ise aynı gün Paris’e trenle bir saat mesafedeki Orleans’da aşırı sağcı, ırkçı Ulusal Birlik (RN) partisi kongresinin toplanmasıydı. İlk turu 18 Nisan, gerekirse ikinci turu 2 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanı seçiminde adaylığını açıklayan Marine Le Pen’in başında olduğu neo-faşist partiye karşı radikal sol kongreye izin vermeyeceğini açıklamıştı. Korkulan olmadı, çatışma çıkmadı ve kentte toplanan 26 bin dolayında protestocu eylemlerini gerçekleştirdikten sonra dağıldı.
Bu satırları yazarken amacım gazete veya TV muhabiri rolüne soyunarak kısmi gözlemlerimi aktarmak değil. Ciddi ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarla karşılaşan, Almanya ile birlikte AB’nin çekirdek ülkesi konumundaki ve G5 ile G7 grubunda yer alan Fransa’daki protestoların kökeninde bizzat sistemsel bozukluğa karşı gençlerin başlattığı tepkilerin giderek kitleselleşmesi ve düzen değişikliği talebinin gündeme getirilmesidir. Nitekim televizyon ekranlarından yansıyan söyleşiler kapitalist sistemin geniş halk kesimini sürüklediği durumu sergilemektedir.
Paris’teki protestoda üç farklı kuşaktan kadın protestocuyu bir araya getiren gazetecinin yaptığı söyleşide eleştirilerin aynı noktalarda toplanması sistemdeki temel bozukluğu yansıtmaktadır. Henüz lise öğrencisi olan güleryüzlü genç eğitimden, bursların yetersizliğinden, barınma ve maddi sorunlardan, beslenme yetersizliğinden şikayetçiydi. Orta yaşlardaki emekçi kadın barınma sorununu dile getirerek yüksek kiraları, düşük ücreti, yoksulluk ve beslenme güçlüğünü vurguladı. Oldukça yaşlı emekli yapılan ödemelerin çok düşük olduğunu, bırakın euroyla hesaplamayı, santimleri (bizdeki kuruş) bile tek tek sayarak harcadığını buna karşın düzenli beslenemediğini, aç kaldığını, sokağa bile nadiren çıktığını vurguladı. Üç kuşaktan temsilcinin altını çizdiği sorunların aynı paydaya sahip olduğu açık seçik görülüyor.
31 Ekim’de protestolara kalınan yerden devam edildi. Protestoyu organize eden örgütlere göre ağırlıklı Paris olmak üzere çeşitli kentlerde yarım milyon dolayında kişi katılım sağladı. Talepler bir hafta öncekiyle aynıydı ancak dikkati çeken bir gerekçe de “protestoda bulunma özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı çıkılarak bu hakkın korunması” olarak dile getirildi.
Fransa’nın dışında başta Almanya’da uzun süredir yaşanan ekonomik-sosyal kriz ve protestoların yanısıra Belçika, İtalya, İspanya ve Portekiz’de tepkilerin yükselmesi şaşırtıcı değildir. Avrupa dışında ABD’de yoksulluk, konut sorunu, sosyal yardımların özellikle Trump döneminde budanması, sağlık hizmetlerine ulaşmada tıkanıklık, enflasyonist tırmanış ve ırkçı siyasi baskılar ortadadır. Yapılan yeni bir araştırmada dört temel ihtiyaç olan gıda/beslenme, konut, sağlık hizmeti/tıbbi bakım ve ulaşımda en azından birini sağlayamama oranı düşük gelir grubunda %71, orta gelirde %39 ve yüksek gelirde %13 olarak belirlenmiştir.
Örnekleri diğer ülkelere yayabiliriz. Avrupa’da yükselen protesto dalgası, halkın giderek sokağa inmesi biriken ekonomik-sosyal sorunların yol açtığı şaşırtıcı olmayan bir gelişmedir. Aynı zamanda aşırı sağ, neo-faşist hareketin giderek güç kazanması da yaşanan sürecin parçasıdır. Giderek aksayan ve çürüyen kapitalist sistem aynı zamanda faşist hareketi doğurup beslemektedir. Haklar ve özgürlüklerin korunması ve sömürü düzeninin değiştirilmesindeki kararlılık toplumların gideceği yönü belirleyecektir.